Geriye Kalan Sesler

Sinan Yusufoğlu
Sinan Yusufoğlu
15 Kasım 2012

Zonê Ma Koti Yo (Anadilim Nerede), Ez Firiyam Tu Ma Li Cih (Ben Uçtum Sen Kaldın) ve Dengê Bavê Min (Babamın Sesi). Yitik sesler üzerinden memleketin ‘diken’lerle çevrili kişisel tarihlerini anlatıyor yönetmenler. Ankara’nın üzerine gri bulutlar çökerken ‘ana’sının dilini yani Zazaca’yı arıyor Mustafa; çocukluğuna ait kayıp bir düşün peşine takılıp Mahmur’a gidiyor Mizgin; sadece ‘bawke’ diyebilmek için. Basê ise sıvası dökülmüş, eski bir ev kadar yalnız kalmış sonunda; bir gözü telefonda; dilinde ise “Pasârî û Lâlijîn.”

İkinci Yeni’nin büyük şairi Turgut Uyar Yokuş Yol’a şiirinin ilk iki dizesinde bu memleketin devlet tarafından kuşatılmış tarihine güllerin bedeni üzerinden ‘ses’ verir: “Güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan/ Dikenlerini kopardığın yerler teker teker kanar.”  Bir diğer İkinci Yeni şairi Cemal Süreya (Daha 7 yaşındayken; 1938 Dersim katliamında Pülümür’den Bilecik’e sürgün edilmiştir ailesiyle birlikte) tarih öncesi zamanlardan bahseder: “Bizi kamyona doldurdular/Tüfekli iki erin nezaretinde/Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular/Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar/Tarih öncesi köpekler havlıyordu.”

Cumhuriyetin katliamlar, sürgünler ve ölümler ile çevrili tarihi şiirin kurduğu hakikat dünyasına böyle yansırken; yıllar sonra 2000’lere geldiğimizde Türkiye sinemasında da bu ‘hakikat’ kendini yeniden yaratır ve karşımıza çıkar. ‘Güllerin bedeni’nden hala kan sızmaktadır ve toplumsal nisyana karşı yönetmenler sinemalarını hakikate ulaşma çabasıyla yaparlar. Hakikat sinemasının şiirle kurduğu akrabalık hiç de raslantısal değildir. Bu ülkede yaşayan halkların yüzyıllık acısı da oldukça şiirseldir çünkü. İkinci Yeni’nin ‘sivil şairi’ Ece Ayhan’ın şiirle sinema arasında kurduğu ilişkide durmadan ‘sıkı’ kelimesini kullanması da boşuna değil. Sözcükle ve sekansla kurulan ‘hakikat’ dünyası elbette çok güçlü ve sıkı bir yerden bağlanır yaşama ve kendisine bir direniş alanı yaratır. Görüntüler ve ses ile kurulan bu ‘sıkı’ sinema pelikülden çok daha önce zihnimize kazınır.

Son iki yılda çekilen ve izleme şansı bulduğumuz filmlere baktığımızda karşımıza Kürt meselesi, faili meçhuller, savaş, asimilasyon, ana dil ve zikredebileceğimiz daha birçok devlet baskısı çıkar. Bu baskının karşısına ‘seslerle’ örülmüş bir sinema dünyası yaratak çıkar yönetmenler.

Bu yönetmenlerden biri Veli Kahraman’dır. Anadilim Nerede ( Zonê Ma Koti Yo) filmiyle ailesinin kasvetli Ankara günlerine dahil eder bizi. Etkileyici açılış sahnesinde kara bulutların çöktüğü (devletin simgeleşmiş hali olarak) gri Ankara kentinin üzerine Zazaca (Dımılki, Kırmancki) konuşan yaşlı bir erkek sesi düşer. Mustafa’nın sesidir bu. Rüyasında sürekli duyduğu sesten bahseder, anadili Zazacayı kaybetmiş yaşlı bir adamın geçmişine yeniden dönmesini söyler bu ses. Kendisini yeniden bulması için köklerine dönmesini söyler içinden gelen bu ‘yaşlı’ ses. Mustafa ve karısı Hatice’nin çocuklarına öğretmedikleri, yasaklı anadilleri yıllar sonra bir kabus gibi yeniden çöker Ankara’daki o orta sınıf yaşamın üzerine.

Geçirdiği rahatsızlık nedeniyle dinlenmesi gereken Mustafa evin içinde bir hayalet gibi dolaşan anadilini küçük bir kamera vasıtasıyla kaydetmeye başlar. Büyük kentin küçük ve sıkıcı apartman dairesinde yok olma tehlikesiyle yüz yüze kalan anadilini kendi çözüm yoluyla ve büyük bir umutla yeniden yaşatmaya çalışır Mustafa. Hüzünlü ve kırgındır; ama diliyle, kökleriyle bir bağ kurmaktan da vazgeçmez asla. Gri ve kasvetli iktidarın kabusundan uyanıp bir bardak su içer ve bulutlarla kaplı Ankara’ya (devlete) anadiliyle seslenir:

“Dilerim ki kimse kimseye yapmasın bir daha,inkar etmesin başkasının “dil”ini. Kimse öğrenmesin,yaşarken öldüğünü.”

Yaşarken ölenlerin hikayesini cesurca anlatan bir diğer yönetmen Mizgin Müjde Arslan. Ben Uçtum Sen Kaldın (Ez Firiyam Tu Ma Li Cih) masalların bittiği ve masal olunan bir zulüm çağını anlatır hakikatli kamerasıyla. Kendi geçmişine doğru bir yolculuğa çıkar yönetmen. Mardin’de, 80’lerde parçalanan ailesi üzerinden Türkiye’nin cumhuriyet tarihiyle yaşıt Kürt meselesinin son 30 yılına götürür seyirciyi. Egemen dilin ‘terörist’ Kürtlerin ise ‘gerilla’ dediği babasının neden dağa çıktığını araştırır Mizgin. Bu yolculukta önce çocukluğunun geçtiği Mardin’e oradan da Mahmur Mülteci Kampı’na uzanır. Yoksul evler, yorgun kadınlar ve erkekler, yasaklı bir dil ve savaşın yok ettiği umutlar durmadan sallanan bir belgesel kamerasının kadrajına sığanlardır sadece. Sinema yitikliğin orta yerinde yeni bir imaj yaratırken kendine; ‘kayıp’ bir baba dağlara uçar.

Babasıyla yani geçmişiyle barışmak ve onunla yüzleşmek ister Mizgin. İki halkın birbiriyle yüzleşmesi ve barışması için de güçlü bir tanıklık bırakır geriye. Bireysel bir hikayenin toplumsal alanı ne kadar ilgilendirdiğini sabırla anlatır bize yönetmen. Film kültürel miras, bellek, aile ve en önemlisi ‘sesler’ üzerinden bizi yakın tarihin çatışmalar ve ölümle çevrili Kürt meselesinin sınırlarına sokar. “Onu rüyamda göremiyorum” dediği babasına (geçmişine) doğru yolculuğu onu yıllar önce terk eden annesinde son bulurken; filmin sonunda babası Ahmet’in bir ses kasedi vasıtasıyla bize ulaşan sesi bu ‘dikenli’ zamanların ağıdına da dönüşür.

Babanın yokluğu ve yakın tarih ilişkisi bir kez daha Babamın Sesi (Dengê Bavê Min) ile karşımıza çıkar. Filmin yönetmenliğini Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan yaparlar. Zeynel Doğan’ın babasının ses kayıtları üzerinden şekillendirdiği hikayeyi Orhan Eskiköy kaleme alır. İki Dil Bir Bavul’un bir nevi suskunlukla geri dönüşüdür Babamın Sesi. Zilkîf büyür ve ‘Hesen’ olur; dilini öğrenmek istemediği bir egemenliğe isyan edip, dağa çıkar. Maraş Katliamı’nı yaşamış bir ailenin ‘sesler’le örülü ‘bölünmüş’ tarihine götürür bizi film. Elbistan’da yalnız yaşayan anne Basê’nin dağa giden oğlu Hasan’ı bekleyişinini anlatan film; diğer oğlu Mehmet’in Diyarbakır’dan Elbistan’a gelmesiyle ve babasının yıllar önce annesine gönderdiği ses kayıtları arayışını oldukça etkileyici bir biçimde aktarır seyircisine. Yıllar önce çalışmak için yurtdışına giden Mustafa, Basê’ye gönderdiği kasetlerdeki sesiyle vardır sadece. Gündelik yaşamını sessizce sürdüren Basê’nin gözü kulağı ise Hasan’dadır sadece.

Basê’nin diğer oğlu Mehmet ise annesini Diyarbakır’a götürmeye ikna etmek için Elbistan’a gelir. Buna ikna edemeyeceğini anlayınca ise annesinin bu ‘sessiz’ dünyasına ortak olarak babasının sesine ulaşmaya çalışır. Anne Basê oğlu Hasan’ın sesini ararken; oğul Mehmet ise babasının sesi üzerinden bir ülkenin yakın tarihini yeniden keşfeder. Perdeye ise Mustafa’nın ‘gurbet’ten gönderdiği eski bir kasetin içindeki yorgun ses düşer:

“Düzenimiz bir kere bozuldu. Bir daha toparlayamadık. Sen de biraz daha dayan. Gideriz. Yoruldum artık.  Belimde bir ağrı var. Geçmiyor. Köyde neler oluyorsa bana  söyle. Beni habersiz bırakma. Kar yağdı mı?”

Sinan Yusufoğlu

sinan.yusufoglu@gmail.com

 

(Bu yazı Yer Gösterici Sinema Dergisi’nin Kasım sayısında yayımlanmıştır.)

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5