Fury (2014): ‘Savaş’ Devam Ediyor

Kaan Karsan
Kaan Karsan
25 Ekim 2014

Quentin Tarantino’nun 2009 yapımı Inglorious Basterds (Soysuzlar Çetesi) filminde Daniel Brühl’ün canlandırdığı ve “Almanya’ya bir mesaj göndermek isteyen var mı?” repliğiyle ünlenen Frierick Zoller karakteri, çatışma esnasında bir kulede mahsur kalmış, kendini yüzlerce müttefik devlet askerine karşı savunmuş ve üç günde 250’den fazla ‘düşman’ askerini öldürmüştür. Yaşanmış ya da yaşandığına inanılması istenen her türlü ‘milli’ coşkuyu devlet aygıtları aracılığıyla propagandist bir politikaya dönüştüren Nazizm Almanyası da bu hamaset öyküsünü Joseph Goebbels önderliğinde filmleştirme kararı alır; başrolü askerin bizzat kendisine teslim ederek şaşalı bir galayla sonlanacak olan imkansız zaferi algı yöneten bir proje haline getirir. Tarihsel bir gerçekliğe dayanmayan bu yan hikaye yüksek oranda Tarantino muzipliği içermektedir, kuşkusuz. Ancak Inglorious Basterds’ın güçlü bir mizah malzemesi haline getirdiği öykü, bağlamı itibariyle bir klasik olarak addedilen 1935 yapımı Leni Riefenstahl belgeseli Triumph des Willens (Azmin Zaferi) ile birlikte düşünüldüğünde tarihi aynı konjonktürde yeniden yazan Inglorious Basterds içinde daha anlamlı bir yere oturmaktadır.

David Ayer’in filmini hamasi tarafları nedeniyle Hitler Almanyası filmlerinin yanına koymak büyük bir haksızlık olacaktır. Ancak bir “Öfke” (Fury) adını verdikleri ve adeta bir aidiyetle bağlandıkları bir tankın içerisinde kendilerini 300 Alman askerine karşı savunan ve ‘direnmek’ şıkkını istemli bir şekilde ve yiğitçe seçen Amerikan askerlerinin hikayesi ilk bakışta bir Tarantino filmi garnitürü gibi duruyor. Tabii ki Ayer, anlattığı hikayeyi bir karikatüre dönüştürmemek adına bu yiğitlik hikayesini önceleyen bir film daha çekmek zorunda kalıyor Fury dahilinde… Bu ilk filmde de savaşın sıradan insanları nasıl, ne kadar hızlı ve kesin bir şekilde dönüştürdüğü, idealler konsepti ve tarih gerçeğinin aynı düzlemde bir arada bulunamayacağı ve savaşın ne kadar illet bir şey olduğu (bilmiyoruz kaçıncı kez) anlayanın anlamayana anlatırken seçeceği türden bir üslupla dile geliyor.

fury-3

Fury, ilk iş olarak çoktandır gezindikleri savaş meydanlarında epeyce ‘kirlenmiş’ olan dört askeri tanıtıyor. Her birinin kendi karakterlerini betimleyen lakapları var. Örneğin Brad Pitt’in canlandırdığı Don Collier karakterinin ‘savaş adı’ Wardaddy. Tanka önderlik eden, hatta yemek masasında kimin ne yiyeceğine karar veren bu askeri bir ‘baba’ figürü olarak etiketlemek hiç zor değil. İncil’den yaptığı alıntılarla, dinginliği ve duygusallığıyla öne çıkan Boyd Swan karakterinin adı ise ‘Bible’. Bible, inanç konusunda şüpheleri olan babasıyla çatışmalar yaşasa dahi herkese yetecek denli dua edebilecek kadar ‘huzurlu’ bir karakter. Ancak filmin bütün dinamiklerine direkt tesir eden asıl karakter, az önce mevzubahis ettiğimiz dört askerden biri değil. Zira o karakterler zaten savaşın bir parçası olmuşlar ve bir Hollywood öyküsü için miadlarını doldurmuşlar. Her daim normatif ifadelere ihtiyaç duyan Hollywood’a başka türlü bir karakter gerekiyor: Mümkünse hiç kirlenmemiş, eline silah almamış ve vatandaşlarını sorgusuzca öldüren Almanlara dahi kurşun sıkmak konusunda çekinceli, çaylak bir asker: Norman Ellison.

David Ayer’ın filmi altı yıl süren bir savaşın finali ve dolayısıyla en yorgun bölümünü parmağına dolayarak Norman Ellison’ın hikayesini ikna edici kılmaya çabalıyor. Savaşın altıncı yılında bir insana bir kurşun daha sıkmak ve sıkmamak arasında hiçbir fark yok. Etrafı ‘merhamet’ kavramına tamamen yabancılaşmış ölüm makinalarıyla donatılmış Norman’ın da zaten başka bir şansı yok. Bu noktadaki asıl sıkıntı ise Ayer’in bir günde vuku bulan bir dönüşüm hikayesi için ‘savaş’ın kendisini yeterli görmesi. Hiç tanımadığımız, sadece pür-i paklığını benimsediğimiz bir karakterin kısıtlı saatler içinde öfkeye direnmesi, öfkeye öfkelenmesi, aşık olması, anlayış göstermesi ve nihayetinde diğerlerine benzemesine inanmalıyız. Dolayısıyla seyircinin dönüşümü de en az karakterinki kadar hızlı olmalı. Kurulan çatı hiçbir an organik hale gelmeyince bu ‘hızlandırılmış öğretim’ süreci de ‘aceleye gelmişlik’ten öte bir mertebeye erişemiyor. Filmi herhangi bir savaş filminden farklı kılmaya yönelik bir adım olarak sunulan ‘yemek sahnesi’ de bütün bu oldurulamamışlığın bir özeti gibi aslında. Bu sahnenin oldukça lezzetli bir gerilim kurduğunu söylemek elzem; ancak gerçeklikteki denkliğini bulmak güç.

fury_1-2

İnanca karşı inançsızlık, ideallere karşı tarihsel gerçeklik, doğal acıma içgüdüsüne karşı merhametsizlik derken kendimizi bir anda filmin sinopsisini de ‘renklendiren’ ve kümülatif araçların amacı olarak beliren final çatışma sahnesinde buluyoruz. 5 Amerikan askeri, savaşı kaybettiği ayan beyan ortada olan 300 Alman askerine karşı direnmeyi seçiyorlar. Tankları bir mayın tarafından harap edildiği için sığınacak bir yerleri de yok, malum olanı bekleyerek her öldürdüklerine ‘kârdır’ demek zorunda kalacaklar. David Ayer, tam bu noktada çektiği ilk filmi sonlandırarak ikinci filmine başlıyor. Zira dönüşmüş, kirlenmiş, savaşın kölesi olmuş askerlerin öze dönme zamanları geldi artık. Belki de savaşın en huzurlu anlarını yaşamak üzereler. Tam bu anda Ayer, senaryosundan işareti alarak direksiyonunu sabitliyor. Ancak cephenin öteki yakasına geçerek ‘Burası Alman toprakları’ çığlıklarıyla kendini motive eden Alman askerlerine arada bir göz atmayı da ihmal etmiyor. Pek meşhur “Tarihi kazananlar yazar” sözünü anacağımız bölüm de bu satırlar olsa gerek.

Teknik olarak hiçbir falsosu olmayan Fury’nin (Hollywood’a en kötü gününde dahi bu yüzden para kazandırıyoruz zaten) en mühim eksikliği cesaret. Bu sebeple maliyetini stüdyoların karşıladığı ve bileti en çok Amerikan vatandaşlarına satılacak olan bir filmde ne arıyorsak bulabildiğimiz bir işle karşı karşıyayız. Kendi içinde tutarlı mı? Evet. İşliyor mu? İşliyor. İzleyenini nefessiz bırakacak birkaç sahnesi var mı? Neden olmasın. O vakit Amerikan savaş filmlerinin mirasının emin ellerde olduğuna şüphe yok.

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yönetmen: David Ayer

Senaryo: David Ayer

Yapım: ABD, 2014

Oyuncular: Brad Pitt, Shia LaBeouf, Logan Lerman, Michael Pena, Jon Bernthal

Süre: 134′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5