The Element of Crime (1984): Suç Unsuru

Ahmet Tuğcu
Ahmet Tuğcu
13 Kasım 2012

Lars Von Trier’in ilk uzun metrajlı filmi olan Forbrydelsens Element, aynı zamanda Europa üçlemesinin ilk filmi olma özelliği taşıyor.

Hikâye kısaca şöyle…

Eski bir polis şefi olan Fisher uzunca aradan sonra ardı ardına seri cinayetler işlenen Avrupa’ya olayları incelemek amacıyla döner. Burada ‘Suç Unsuru’ kitabının yazarı olan arkadaşının yardımıyla olayı çözüme kavuşturmak için türlü girişimlerde bulunur. Kitaba dayanarak, seri katil gibi yaşamanın ve düşünmenin çözüme ulaşmada en etkin yol olacağına karar verir. Sonrası hipnoz ile gerçek hayat arasındaki geçişlerden ibarettir.

Klasik bir polisiye filminin çok ötesinde, bilinçaltı imgelerinin ve psikolojik saptamaların ağırlıklı olduğu bir yapım ile uzun metrajlı sinemaya giriş yapıyor Lars Von Trier. Gerçek ile hayal arasında seyirciyi hapseden karmaşık kurgusu, ardı arkası kesilmeyen flashbackleri ve film boyunca gözümüze sokulan sarımsı rengi, filmden aklımızda kalan en çarpıcı enstantaneler…

Beklentiler, beklentiler… Öyle ki, olaylara sadece seyirci gözünden bakmayan bir adam var kamera arkasında. İlk intibaa bakılırsa, seyircinin ne beklediği çok da umurunda değil gibi.  Bambaşka bir şeyler yapmaya çalışıyor. En önemlisi bir şeyler anlatmak istiyor. İşte burada tüm klişeleri toprağa gömüyor adeta. Suç filmi nedir? Nasıl olmalıdır? Akıllara gelen tüm yanıtları boşa çıkaracak bir senaryo var karşımızda.  Perspektif çok daha geniş, çok daha kapsamlı… Klasik bir işleyişten öte, bireylerin ruh hâlleri üzerinden bir film tasarlıyor. Hem de sadece başkahramanın değil… Kahramanımız olayları çözümlerken aslında suç işleyenin psikolojik analizini de bizatihi yaşıyor ve bizlere yansıtıyor. Basit birkaç sorunun cevabını çok felsefi bir yaklaşımla arıyor aslında. Suç işlemenin sebebi nedir? Kimler, neden suç işler?

element of crime1

Böyle bir bakış açısını yansıtabilme şekliyle kendi tarzını ilk filminde apaçık ortaya koyuyor Trier. Meşhur sözünü haklı çıkarırcasına… “İyi bir film, izleyiciye yaşattığı sıkıntı ölçüsünde iyidir.” Kasvetli havasına, hipnozun etkisini göstermek için koyduğu baskın renkler ve boğucu atmosfer de eklenince filmin içine girmek zordan da öte imkânsıza yakın bir hâl alıyor. Gizem duygusu sosu katarak filme bağlamaya çalışıyor bir nevi seyircileri. Karışık duygular içerisinde kalakalıyor insan. Sonunu getiremediğin bir puzzle edasıyla… Büyük bir parça eksik, tamamlayamamanın verdiği huzursuzluk seyircinin içini an ve an kemiriyor.

Yozlaşmış polis teşkilatı, Avrupa’nın kirli yüzü derken eleştirel kimliğini ön plana çıkararak, iyiyle kötüyü; doğruyla yanlışı ayırmada zorluk çıkarıyor seyirciye. Kafka’dan esintiler sunarken, belli oranda sorgulanmak istiyor adeta. Öyle vakit geçirmek için seyredilmesini istemezcesine… Boğucu atmosferi, insanı yoran renk değişimleri ve ağırlaştırılmış işleyiş ile akıcılıktan çok uzak, kasvetli ve ağır işleyen; bir o kadar da felsefi yaklaşımları güçlü, içinde sayısız ders bulunduran bir yapım çıkıyor ortaya. Trier’in uzun metrajlı filmlerinin miladı olması hasebiyle duygusal bir bağ bırakıyor tabii insanda. Yetmez mi?

Şu replikler kalıyor hafızalarda… “Her insan suça yatkındır.” “Şartlar insanları suça yöneltir.” “Suç işlemek insanın içinde vardır, onu sağlayan koşullar göz ardı edilemez.”

Suç kavramını yeniden mi irdelemek lazım acaba?

AAT

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5