Filmler, Tutkular ve Suçlar

Fırat Ataç
Fırat Ataç
23 Ocak 2012

Aşkın çeşitli halleri var. Bu hallerin sinema yansıması da bir o kadar çeşitli…Bir nesil iç savaşta Scarlett’e aşık oldu, İkinci Dünya Savaşı’nda Ilsa’ya…Yeni nesil aşıklar ise kendilerini Hong Kong’un yağmurlu caddeleri ile ifade etti. Maalesef bazı aşk masalları bu kadar naif olmadı. Kimine kan sıçradı kiminde ise zevkler ya ahlakla çelişti ya da sahipleriyle…Bu dosyada hiç de normal olmayan ilişkilerin ana hatlarını belirlediği altı örnek okuyacaksınız. İyi mi kötü mü oldukları tamamen size kalmış, ancak bu listede olmayı hakettikleri kesin…

Hazırlayan: Fırat Ataç & Cihan Aydın

Il portiere di notte / Gece Bekçisi (1974)
Yönetmen: Liliana Cavani
İlişkinin Tarafları: Dirk Bogarde, Charlotte Rampling

Söz konusu hastalıklı aşklar ya da suçlu zevkler olduğunda Liliana Cavani’nin Gece Bekçisi filmini saymadan olmaz. Sinema tarihinin en tartışmalı filmlerinden biri olan Gece Bekçisi bu tarz listelerin gediklilerinden. İnsanları rahatlıkla ikiye bölen bu filmle ilgili her türlü yoruma rastlamak mümkün. Tabuları olan kimi izleyiciler için film, nazizme adanmış sapkın bir başarısızlık olarak okunurken, filmleri izlerken politik etiğinden sıyrılmaya çalışanlar içinse Gece Bekçisi amiyane tabirle bir sinema şölenidir.

Şölen deyince gözünüzde süslü püslü bir film canlanmasın, zira Gece Bekçisi kısıtlı mekânlarda, az karakterle, az sesle ve az ışıkla çekilmiş çok sade bir film. Filmin temelinde eski bir Nazi subayının savaştan yıllar sonra Yahudi bir esirle tekrar karşılaştığında alevlenen aşkı ve bir takım sado-mazo ilişkiler yumağı var.

Dirk Bogarde’in canlandırdığı Max, geçmişin izlerinden sıyrılmaya çalışan eski bir S.S. subayı. Resepsiyonist olarak çalıştığı otel aynı zamanda Nazilerin toplantı merkezi. Burada savaş sırasında işledikleri suçlardan arınmaya çalışıyorlar. Bu ruhani temizliğin yanı sıra, onları tanıyan tanıkların da yok edilmesi gerekiyor. Bir gün otele savaştan sonra Max’i tanıyanlardan sağ kalmış son tanık geliyor. Bu kişi Max’in toplama kampında “küçük kızım” diye hitap ettiği Lucia. Subaylar Lucia’nın öldürülmesini istiyor ama Max, Luica ile tekrar sado-mazo bir ilişkiye giriyor.

Bu kışkırtıcı öykünün yanı sıra Gece Bekçisi’nin tartışma yaratan anları saymakla bitmez. Masum Yahudilerin yaşadıkları insani dramları izlemeye alışkın seyirciler için Nazilerin işkencelerinden mazoşist zevkler alan Yahudilerin varlığını sindirmek hiç de kolay olmasa gerek. İnsan doğasının alışılageldik dürtülerinin gerçekte neler olduğu konusunda kafamızdakileri tamamen alt üst eden cesur bir yapım var karşımızda. Öyle bir film ki Max ile “küçük kızı” arasındaki, “aşk” adını vererek yücelttiği ilişki bile, tıpkı flashback bölümlerinin birinde toplama kampında Nazi askerinin ters ilişkiye girdiği Yahudi bir erkeğin mastürbasyon yapması kadar ahlaksızca… Ama Gece Bekçisi’nden çıkan sonuç; aşk bazen etik, ahlak, fazilet ne varsa silip atıyor…

Kritik Sahne: Lucia’ya olan aşkının kaynağını çok merak eden arkadaşına Max, “Bizimkisi ilahi bir aşktı” der “İncil’den bir hikâye”. Tam bu anda bir flashback daha girer ve Lucia’nın bir grup Nazi subayı önünde yarı çıplak şarkı söyleyerek, dans ettiğini görürüz. Lucia yavaşça Max’e doğru yaklaşır ve Max ona bir hediye sunar. Kutunun içinde Johann isimli, Lucia’yı rahatsız eden Yahudi bir esirin kellesi vardır. Lucia, Max’ten sadece onu başka bir yere göndermesini istemiştir ama Max’in aklına Salome öyküsü gelir ve sevdiği kadına ilahi bir hediye sunar…İncilde yer alan Salome öyküsüne göre M.S. 28 yılında Kudüs Kralı Herodes Antipas, üvey kızı Salome’ye âşık olur. Bunu bilen Salome de, annesinin kışkırtması sonucunda, baştan çıkartıcı dansı karşılığında vaftizci Yahya’nın başını ister.

Anlaşılan imkânsız, hatta bir ötesi ahlaksız aşkların bedeli birilerinin kellesi ile ödeniyor.

C.A.

Basic Instinct / Temel İçgüdü (1992)
Yönetmen: Paul Verhoeven
İlişkinin Tarafları: Michael Douglas, Sharon Stone

90’lı yılları en iyi anlatan filmlerden biridir Basic Insinct. İzlemesi keyif verir, altın çağın tarif edilemez gösterişçiliğini ve renkliliğini barındırır. Bir çok eleştirmenin yüzeyselliğinden dem vurup, sığlığından dolayı yerin dibine batırdığı film, sadece sorgu sahnesi, pahalı senaryosu ve eşcinsel derneklerin protestoları ile hatırlanır olmuş, bir sinema olayından çok popüler kültür olayına dönüşmüştür. Olayların bu hale gelmesini elbetteki yaratıcılarından bağımsız olarak düşünmek yanlış olacaktır. Ama o yaratıcılara da bir noktada haklarını vermek gerekir çünkü karşımızdaki film eli yüzü fazlasıyla düzgün bir örnektir.

Basic Insinct, modern neo-noir öykülerinin tanımı olarak da gösterilebilir aslında. Bunun sebeplerini saymaya başladığımızda ise oldukça uzun bir listeyle karşılaşırız. Yönetmen Paul Verhoeven’in her türlü stilize denemeyi yaptığı kamerası, Jan De Bont’un sinematografisi, vasat bir senarist olan Joe Eszterhas’ın hayatının vurgunu sayabileceğimiz senaryosu ve Jerry Goldsmith’in old school müzikleri listenin ilk kısmını oluştururken ikinci kısım ise tamamen oyunculuklara ayrılabilir. ‘Muazzam’ demekten başka bir benzetme bulamadığımız Sharon Stone, Catherine Tramell rolünde o kadar ateşlidir ki her geçen dakikada filmin biraz daha yanacağını düşünmekten kendimizi alamayız. Gülmesi, ağlaması, omzunun üzerinden arkaya doğru bakışları, sigara içmesi, dans etmesi ve sesi bu biseksüel buz prensesini karşı konulamaz bir femme fatale yapar. Verhoeven onu Vertigo’daki Kim Novak gibi beyazperdenin unutulmazları arasına sokar. Michael Douglas ( Nick Curran)’a ise bu kadına kapılmak kalır.

Tam anlamıyla Michael Douglas ve Sharon Stone düeti şeklinde geçen film, ilk başlarda sadece cinsellik merkezli bir hikâyeyi işaret eder. İki karakter arasındaki yüksek gerilimli cinsel çekimin, disko sahnesiyle zirve yapması ve küçümsenemez hareket özgürlükleri sağlayan kocaman bir yatakta son bulması, filmin bundan sonraki gidişatını da değiştirecektir. Muhteşem bir gecenin ardından yaptıkları sahil yürüyüşü esnasında aralarında şöyle bir diyalog geçer:

N: Her şeyi öğreneceğim ve seni tutuklayacağım.
C: Bana sadece âşık olacaksın.
N: Sana zaten aşığım…( Catherine’i öper) Ama yine de seni tutuklayacağım!

Filmin hızlanan temposuyla beraber ilişkilerinde de ana unsuru ‘güven’ olan bazı iniş çıkışlar  olur. Aralarındaki hınzır ve göndermeli diyaloglar o kadar iyidir ki, sadece cinsel aktivitelere takılı kalanlardan daha farklı tadlar almanın hazzını bize yaşatır. Erotik tanımlamasının bolca kullanıldığı Basic Insinct, ele aldığı hikâyenin gidişatı açısından ‘ cinsel bakımdan açık, şiddetle örülü, psikolojik bir romantik gerilim’ olarak da nitelendirilebilir. Tabi Nick ile Catherine’i sadece ‘yüzyılın sevişmesi’ni yaşayan ikili olarak ele alanlar için bu uzun tanımlama pek de tercih edilmeyecektir.

Kritik Sahne: Yaşanan olayların suçlusu bulunmuş, Catherine aklanmıştır. Kafası karışık olan ve olanlardan kendini sorumlu tutan Catherine, Nick’e “Sevdiğim herkesi kaybediyorum, seni de kaybetmek istemiyorum, seninle olamam”‘ der. Bunları söylerken ağlamaktadır. Nick hiç bir şey söylemez ve Catherine‘e yakınlaşır. Birbirlerine sarılırlar.

Bir sonraki planda ikilinin yatakta sevişiyor olduklarını görürüz. Öncekilerden farklı olarak duyguların daha çok dışarı vurulduğu bu sevişme, birbirine tutkuyla bağlı iki insanın sevişmesidir. Orgazma ulaştıktan sonra Nick’e sırtını dönen Catherine hala kendini pekiyi hissetmemektedir:

Şimdi ne yapacağız Nick?
Sigarasını yakmış olan Nick gayet rahattır:
Minkler gibi düzüşüp, fareler gibi mutluluk içerisinde yaşayacağız.
Catherine yüzünü buruşturur, elini yatağın altına doğru uzatır. Bu sırada sakin başlayan müziğin gerilimi artmaktadır:
Farelerden nefret ederim !
Nick gülümser:
Minkler gibi düzüşeceğiz, fareleri unut gitsin! Sonsuza kadar mutlu yaşayacağız..

Arkasını döner, sigarasını söndürmek için eğilir. Bu esnada Catherine ona sert bir şekilde bakmaktadır. Eli hala aşağıdadır. Müzik yükselir, yükselir. Catherine’in bakışları ürperticidir. Nick arkasına döndüğünde, Catherine ile birbirlerine bakarlar. Catherine , bir şey tuttuğunu sandığımız elini sert bir hareketle kaldırır ve Nick’in boynuna sarılır.Yeniden sevişmeye başlamışlardır. Ekran kararır. Süpriz bir şekilde sahnenin devamını bize izleten yönetmen Verhoeven, karanlığını uzun tutmaz. Kamera sevişen çifti orada bırakıp yavaşça yatağın altına iner ve…

F.A.

Môjû / Blind Beast (1969)
Yönetmen: Yasuzo Masumura
İlişkinin Tarafları: Eiji Funakoshi, Mako Midori

İnsan doğasının farklı olanı çekici ve korkutucu bulması en çok Uzak Doğu korku sinemasına yaramışa benziyor. 60’lardan günümüze farklı formlarda hayat bulan bu türün örnekleri arasından seçtiğimiz Blind Beast ise bir korku filminden çok, korkutucu bir aşk filmi.

İnsan doğasının en temel güdülerinden biri olan, dokunmak eylemi üzerine giden film bir sanat müzesinde açılıyor. Kör bir adamın, müzedeki heykellerden birini, dokunarak hissetmeye çalışması oldukça erotik bir şekilde sunuluyor. Heykelin yapımında poz veren manken, kör adamın heykelin en mahrem yerlerine dokunuşunu izlerken tahrik oladursun biz de filmimizin başkahramanlarını tanımış oluyoruz böylece. Kadın vücuduna takıntılı bu kör adamın, genç modeli kaçırması ile başlıyor tüm hikâye. Dokunarak ezberlediği vücudunu heykele aktarmak istediği genç kadın buna karşı çıkınca kör adam da çareyi zor kullanmakta buluyor. Bu konuda en büyük destekçisi ise annesi…

Bir ara ana oğul iletişiminde cinsel bir psikanalize de soyunan film annenin ölümü ile eşi görülmemiş bir kulvarda yol almaya başlıyor. Kahramanlarımız bekâretlerini birbirlerine teslim ettikten sonra tek bir şeyi aramaya başlıyor: “aşk nedir, zevk nedir?”. Aşk, sabit noktadan ibaret olmayan süreğen bir arayış olsa gerek ki, kalan dakikalarda ikili birbirlerini daha fazla sevmenin çeşitli yollarını arıyor. Bu yolların neler olduğunu açıklamak biraz zor. Ama listedeki diğer filmler gibi burada da bir ‘acı’ unsuru var. ‘Acı’nın çeşitli varyasyonlarının olduğu bu liste içerisinde fiziksel olanını direkt kast edeni bu film. İzlerken; kahramanlarımız dokunmanın kutsallığını keşfederek görme duyularından vazgeçtiğinde, bir sonraki aşamada yapacakları şeyin birbirlerine daha fazla dokunma ihtiyacı olacağını kestirebiliyoruz. Ancak bu “daha fazla dokunma” eyleminin birbirlerinin vücudunu ısırma, deşme ve son tahlilde parçalama olacağını kim bilebilir ki…

Karanlık bir odada sevişmeye başlayan çiftimiz kendi deyimleriyle, bedenlerinin en derin sırlarını ve birbirlerinin en ince ve gölgelenmiş ayrıntılarını birlikte keşfediyor. Ama dokunma ve hissetme üzerine kurulu dünyalarında farklı bir içgüdülerinin olduğunu anlıyorlar. İnsan ne kadar zevk alırlarsa o kadar fazlası için yanıp tutuşan bir varlık ve daha fazla zevk almak için duyulan bastırılamaz bir arzusu var. Daha fazla! Daha derin! Daha sert!

Kritik Sahne: Her şey kadının “Isır beni, sertçe ısır beni!” sözleri ile başlar. Adam ısırdıkça, kadın daha sert ısırmasını, kanatmasını ister. Sonra kadın adamı ısırmaya başlar. Ama bu sadece bir başlangıçtır. Birbirlerini ısırarak, tırmalayarak ve bedenlerine duygusal bir hiddetle vurarak zevk almaya başlarlar. Ama tırnaklar, dişler ve yumruklardan alınan acılı zevk yoğunluğunu giderek yitirir. Birbirlerini uyarmak için kamçılamak gibi çeşitli yöntemler geliştirirler. Ama insan hep bir adım daha atmak ister. Kamçının yerini bu kez bıçak alır. “Kes beni” der kadın, “Devam et, kes beni.” Vücutlarını kesmekle kalmaz, deşmeye de başlarlar. Istırap dolu zarif bir acıdır hissettikleri… Ama uyarılmak için vücutlarındaki derin yaralar bile yetersiz kalmaya başlar. “Kollarımı kes” der kadın “Bacaklarımı da. Bedenimi parçalara ayır.” Onlar için dokunmanın mutluluk verdiği bir dünyada zevklerin zirveye ulaştığı an ölüm olacaktır. Yaralar içindeki adam, son takatiyle kadını kesecek bir şeyler bulmaya gider…

C.A.

Trouble Every Day / Her Gün Başka Bir Bela (2001)
Yönetmen: Claire Denis
İlişkinin Tarafları: Vincent Gallo, Tricia Vessey, Béatrice DalleAlex Descas

Bu bir rüya gibiydi ya da daha doğrusu kâbus. Annem yanıma gelir, vanilya gibi koktuğumu söylerdi. Gözlerimi kapar, sevgisinden ve ısırıklarından felç olurdum. Şuna eminim ki her annenin bebeğine karşı aşırı sevgisinden doğan bir yeme isteği vardır…
Claire Denis

İnsan, doğasının ona emrettiği şeylerden ne kadar kaçabilir? Seks yeterli midir? Vücut sıvılarını içmenin ya da emmenin bir sınırı var mıdır? Claire Denis’in insan vücuduna olan saplantı, düşünce ve hayallerini peliküle aktardığı 2001 tarihli filmi Trouble Every Day bu soruları soruyordu seyircisine. Yönetmen, iki farklı karakterin başından geçenleri paralel şekilde kurguladığı hikâyesinde, yamyamlığa varan sevgi ilişkilerinin üzerinde duruyordu. Çok sevdiği eşiyle balayı için Paris’e gelmiş bir adam (Shane) ve Paris’li, güzel, genç bir kadın (Core) bu tehlikeli hikâyenin merkezindeki kişilerdi. Ortak yönleri ‘kontrol edemedikleri bir öldürme ve et yeme arzusu’ olan ikiliden Shane, bu obsesyonun ortasında kendini kontrol etmeye çalışırken, Core ise daha önce bir çok ‘insan eti yeme’ tecrübesi yaşamıştı. Aynı hastalığın pençesinde olan bu iki karakterin yaşadıkları olaylar gitgide daha da benzeşen bir şekilde karşımıza çıkmaya başladığında, aşk, seks, kan ve doyurulamaz arzular arz-ı endam etmeye başlıyordu.

Trouble Every Day seks ve ölüm arasındaki sınırlardan bahseden bir filmdi. Sert görüntülerin yarattığı kabus atmosferi, minimal diyaloglar, filmin bütününe yayılmış sessizlik ve yakın çekimler, junkie vampirlerin doymak bilmezliklerini resmediyordu. Peki, karşımızdaki bir başka euro-trash gerilim miydi yoksa gotik korkuyla, postmodern hayalleri birleştiren bir karışım mı? Bu konuda genel bir kanıya varmak zor.

Filmin aşk mefhumunu inceleyişini ele aldığımızda ise bütün olanları farklı bir aşk tanımıyla anlamlandırabileceğimiz gerçeğiyle karşılaştığımız açık:

İnsan eti yemeye karşı inanılmaz isteği ve bunu sevdiği kadınla yaşama arzusunun baskınlığına rağmen, bunu hayalleriyle geçiştirmeye çalışan bir eş,
Sevdiği kadını her gün insan yemesi için dışarı çıkaran, eve döndüklerinde ise bütün nazikliğiyle kadınının vücudundaki kanları temizleyen bir sevgili…

İşte normal diyemeyeceğimiz bir filmin normal olmayan ‘âşık’ karakterleri. Aşka ve ete olan açlığın modernize edilmiş bir Hansel-Gratel masalında birleşimine ters düştüklerini de pek sanmıyoruz.

Kritik Sahne: Shane, karısı June’la balayına gittiklerinden beri kendini kötü hissetmektedir. Karısını kanlar içinde gördüğü, sürekli hale gelen hayalleri, onu normal dünyadan koparan bir etken halini almıştır. İnsan eti yemeye karşı duyduğu inanılmaz istek gün geçtikçe artmakta ve iç dünyasında eşine zarar verebileceğine dair korkular oluşmaktadır.

Kritik olarak adlandırabileceğimiz sevişme sahnesi, tüylerin diken diken olduğunu bile görebildiğimiz bir yakın çekimle bize gösterilir. Kamera Shane’in ve June’un vücudunda dolaşır. Henüz birleşme gerçekleşmemiştir. Yaklaşık iki dakika süren bu ön sevişmede ikisinin de birbirini ne kadar sevdiğini göz temaslarına bakarak anlarız. Shane rahat değildir. İstekleri onu rahatsız etmeye başlamış ve sevişmenin ona yeterli gelmeyeceği hissi vücudunu kaplamıştır. Kendini kaybedip yapabileceği korkunç şeyler, aklından geçer. O, ‘yapmaması gerekeni yapmak isteyen’ biridir ve karısını ittirerek yataktan kalkar. Banyoya koşar. June ne olduğunu anlayamamıştır, şaşkındır.

Bir sonraki planda Shane’i banyoda suratındaki mutsuz ve korkunç ifadeyle mastürbasyon yaparken görürüz. Kendini kaybetmişliğin etkisiyle yapılan bu mastürbasyon, zevk ile acı karışımı bir iniltiyle son bulur. Banyo kapısında onu dinleyen karısı gözyaşları içerisinde ‘anlamıyorum’ derken, Shane onu ittirip otel odasından çıkmıştır bile.

F.A.

Nine 1/2 Weeks / 9½ Hafta (1986)
Yönetmen: Adrian Lyne
İlişkinin Tarafları: Mickey Rourke, Kim Basinger

İçinde bulunduğu dönemden son derece etkilenen ancak gücü ile aynı dönemi önemli ölçüde etkilemesini de başaran bazı filmler ve bu filmlerin sinema tarihini dönemlere ayırmaya kalktığımızda büyük işlevleri vardır. Söz konusu seksenli yıllar olduğunda ise akla onlarca film gelebilir. İnsanların özellikle giyim, müzik ve sinema alanında zevklerinin en rüküş boyutlara vardığı bu yıllardan günümüze kalanlar halâ bir grup tarafından özlemle yaşatılmaya çalışılır. Gençliğini seksenlerde geçirmiş biri için aşk film deyince ilk anılması gereken filmin 9½ Hafta olması da bu açıdan bakıldığında şaşırtıcı olmasa gerek.

Erotik sinemanın en ünlü örneklerinden sayılan 9½ Hafta yanlış değerlendirilmiş bir filmdir aslında. Çoğunluk tarafından gişeye yönelik erotizm istismarı bir film olarak görülmesine rağmen gayet romantik ve duygusal bir yapımdır. Akıllara kazınan birkaç sahnesi dışında asla seyircisine seks satmaz. Evet, çok ünlü sevişme sahneleri vardır ama yine de cinsellik açısından bakıldığında pek de cömert sayılmaz. Zaten bu sahneler de sanıldığı kadar estetik değildir. Aksine filmin rüküş ve bayağı tonunu destekler niteliktedir.

9 ½ Hafta’nın geniş kitleler tarafından bu kadar erotik bulunmasının tek nedeni başrol oyuncularıdır. Döneminin en güzel yüzlü erkeği Mickey Rourke ile güzeller güzeli Kim Basinger’in yüksek seksapelitesi beyazperdede eşi görülmemiş bir uyumdadır. Zaten filmden sonra ikisi de uzun yıllar seks ikonu olarak anılacaktır. Dünyanın çeşitli yörelerinde insanlar mutfak fantezilerinin gerçekleştirmek adına bu filmden cesaret alacaktır.

Hâlbuki 9 ½ Hafta destansı bir film değildir. Basit bir konusu vardır. Halâ eski kocasına âşık mutsuz bir kadın, yakışıklı bir adamla tanışır. Aralarında ilk anda engelleyemedikleri cinsel bir çekim oluşur. Birlikte geçirdikleri zamanın güzelliği genç kadının başını döndürür. Ancak bir sorun vardır, o da genç adamın gizemi. Hiçbir şey anlatmayan, cazibesi ile kadına her istediğini yaptırabilecek kadar yakışıklı adam, kadının kafasında bazı şüpheler oluşturur. Adama bir yandan delicesine âşık olan kadın bir yandan da onun tutarsız davranışlarını çözmeye çalışır. Ancak adam artık onu korkutmaya başlar. Genç kadın bir karar vermek zorundadır. Çünkü birini aklınızı yitirecek kadar sevdiğinizde ya aklınızdan vazgeçersiniz ya da aşkınızdan.

Kritik Sahne: John’un yarı çıplak vücudu ile açılır sahne. Kamera yavaşça yukarıya doğru süzülür ve Elizabeth’in ağlayan yüzünü görürüz. Az sonra sevdiği adamı terk edecektir. Kalkıp dolaptan giysilerini alır. Onun çıkardığı seslere uyanan John sessizce izler. İkisi de üzgündür, konuşmamaktadır. Sessizliği John bozar: “Ayrılıyor musun?” der “kalmayacak mısın?” Ağlamakta olan kadın hayır manasında başını sallar. Bir sessizlik daha… Adam kendinden bahsetmeye başlar, ailesini ve kim olduğunu anlatır. Kadının gitmesini engellemek için itiraflar birbirini kovalar. Şarkı sözleri gibi bakan kadın “artık çok geç” der, adam susar. Geniş odalarda, rahat zamanlarda hiç konuşulmamış; bir vedalık zamanda acele ama geç kalmış itiraflar kadının gitmesine engel olmaz. Adam son bir şey söylemek için seslenir, ama kadın onu dinlemeden çekip gider. “Seni seviyorum” der adam “Elliye sayana kadar, lütfen geri gelir misin?
Kadın uzaklaşmaya, adam saymaya başlar. Saniyeler birbirini kovalar. Her saniye bir adım, her adım bir ömür uzaklık olur. Kadın kalabalığa karışır, adam saymayı bitirir. Her şey geride kalır.

C.A.

Jenifer (2005)
Yönetmen: Dario Argento
İlişkinin Tarafları: Steven Weber, Carrie Fleming

Stilize giallo örnekleri ve araya serpiştirilen doğaüstü gerilimler…İki türü de şık bir şekilde önümüze sunmasıyla tanırız Dario Argento’yu. Hithcock şüpheciliği ve kan banyosu şeklinde geçen slasherları birleştirdiği filmlerini izlemek, basit, hızlı kotarılmış bir korku filmi izlemekten çok daha farklıdır. Kendi kafasındaki görsel atmosferin oluşması için herhangi bir mantıksızlıktan kaçınmaz. Kamera harika bir Goblin müziği eşliğinde etrafta dolaşır, pencerelerden yeşil ışık hüzmeleri girer, uzak planlar insanı baştan çıkarır. Bir Argento filminin sahip olduğu teknik zariflikler o kadar fazladır ki en kötü filmini izlerken bile beklentiler merakı ayakta tutar. Her ne kadar Opera‘dan beri tam anlamıyla iyi bir işin altına imza atmasa da her yeni projesi bizim için altın değerindedir. Showtime’da yayınlanan Masters of Horror projesi kapsamında çektiği Jenifer, ustanın diğer filmlerinden çok farklı bir kulvarda hareket ediyor.

Güzel ve Çirkin‘in Argento Yorumu’ olarak nitelendirebileceğimiz film, polis memuru Frank’in saldırıya uğrayan genç bir kızı kurtarmasıyla açılıyor. Adı dışında herhangi bir bilgi sahibi olmadığımız Jenifer, deforme olmuş demenin yeterli olmayacağı yüzüyle Frank’de tiksinti yaratsa da, tuhaf bir şekilde çekici bulduğu bu kimsesiz kızı evine götürmekte tereddüt etmiyor. Konuşamayan, hırıltılarla derdini anlatan Jenifer’ın açıklanamaz cazibesi, şehveti ve boynundan aşağısının fiziksel kusursuzluğuna kapılan Frank temel içgüdülerine yeniliyor. Eşinin evi terketmesiyle sonuçlanan bu kendini kaptırmışlık, seks ve şiddetin ana hatlarını oluşturduğu korkunç bir sona sürükleniyor.

İşin şiddet kısmını biraz açacak olursak, Jenifer’ın vejetaryen olmadığını ve taze etten hoşlandığını söyleyebiliriz. Evcil bir kediyle başladığı ‘yeme’ eylemlerine insanlarla devam eden, seksi seven, hilkat garibesi sınıfına sokabileceğimiz bir kızla karşı karşıyayız. Filmin hikayesinin kuruluşu açısından birincil derecede öneme sahip olan seks, Jenifer’ı diğer Argento filmlerinden ayıran unsurların başında geliyor. Filmin ikinci yarısı devamlı tekrarlanan seks aktivitelerinden oluşuyor.

Her yeni sevişme Frank’in Jenifer’a olan bağımlılığını arttırıyor. Jenifer’ın beslenme alışkanlıklarını değiştirmesi için onu kilitli tutmayı tercih eden Frank, bir hırıltıya kendini teslim ediyor ve yeni bir seks sahnesi daha izlemeye başlıyoruz. Bu sahnelerde güzel ve tinsindirici olanın arasındaki çizgide dolaşan Argento, Frank’ın tutkularının esiri olmuş içler acısı halini çok iyi yansıtıyor. Genel olarak baktığımızda ‘eli yüzü düzgün bir iş’ olarak tanımlayabileceğimiz Jenifer’dan daha fazlasını beklemeye ise gerek yok. Argento, birçok korku filminde kullanılan ve daha önce pek tercih etmediği ‘Three B’s’ ( Blood, Breasts, Beasts –Kan, Göğüsler, Canavarlar-) formülüne yaslanmış görünüyor.

Filmin zirve noktası olarak gösterebileceğimiz, James Whale‘in Frankenstein’ını Argento yorumuyla izlediğimiz an ise ustanın sinefillere bir armağanı. Gölün kenarında canavarın kızı öldürdüğü sahneyi havuz kenarına taşıyan ve bize çok daha korkunç bir son gösteren Argento, klas bir saygı duruşu yapmayı ihmal etmiyor.

Kritik Sahne: Frank, Jenifer’ı eve getirmiş ve ona yatması için koltuk hazırlamıştır. Jenifer koltuğa oturur, bu sırada önünde duran Frank ayaktadır. Kız kafasını kaldırır ve simsiyah gözleriyle Frank’e doğru bakar. Elini Frank’in eline uzatır. Tuttuğu eli ağzına doğru götürür ve yalamaya başlar. Biçimsiz ağzını ve yaralarla dolu dilini yakından gördüğümüz bu plan, Frank’in şaşkın ama bundan sonra yaşanacakları merak eden bakışlarıyla son bulur.

F.A.

 

( Senesini bile net olarak hatırlayamadığımız Cinemascope maceramızdan…)

Fırat Ataç / firat_atac@hotmail.com / firatatac.tumblr.com / twitter

Cihan Aydın / cihanaydin87@yahoo.com