Filmekimi Notları #6 (Hunt for the Wilderpeople, Desierto, Swiss Army Man, Salesman, Paterson)

Hunt for the Wilderpeople (Yön: Taika Waititi) 

hunt_for_the_wilder_people

Hazine mertebesinde bir kendini iyi hisset filmi ile karşı karşıyayız. Yazıp yönettiği dört komedisi de Sundance Film Festivali’nde açılan Taika Waititi, sıradaki hitinde on üçüne henüz basan kimsesiz Ricky’yle, ak sakallı kimsesiz Hector’ın usul usul bir baba-oğula dönüşmesini anlatıyor. Bu iki problem ‘ergen’, av olmayı reddediyor. Yeni Zelenda cangıllarında serüvene atılıyor, kanundan kaçıyor, kıyasıya direniyor ve doğanın onlara verdiği yetkiye dayanarak sevgiyi beraber öğreniyor. Geçmişin reddedilenleri Ricky ve Hector, bugün şamata ve hüzün deryasında yeniden doğup birbirlerinin kahramanı oluyor. Karakterler resmen parlıyor. Ricky problem çocuk klişelerine haddini bildiriyor. Hector ise duraklama döneminde sıkışıp kalan aksi ihtiyarlar imparatorluğuna ikinci yükselmeyi getiriyor. Waititi, 1986 tarihli Wild Pork and Watercress adlı romanı perdeye uyarlarken tutku ve coşkuyla dolup taşan bir sinema dili yakalıyor. Öyküyü ziyaret eden karakterlerin tamamını unutulmaz kılıyor. Başta 70’ine merdiven dayayan Sam Neill ile Waititi’nin daha önce bir reklamda çalıştığı ve rolü ‘audition’sız teslim ettiği Julian Dennison olmak üzere kadronun seyrişahane oyunları, Yeni Zelenda’yı fantastik bir gezegene eviren müzikler ve çılgın kurgu capcanlı bir film izlememizi sağlıyor. Bizim Ricky’nin, arkasında (Tupac albümü) ‘All Eyez on Me’ yazan paltosundan sıcak su torbasına her bir detay filmi büyütüyor. Tatlı anlar ve neşeli sahneler galerisinden çok daha fazlasını vaat eden bu kural tanımaz gülmece kendisiyle beraber seyircisini de doğanın cazibesine kaptırmayı başarıyor ve mutlu ediyor. (Affınıza sığınarak) Ömrümde bir kez bu geyiği yapacaksam o film bu filmdir: Beş haftada dondurucu soğukta çekilen Hunt for the Wilderpeople yüreciklerimizi ihtiyaç fazlasıyla ısıtıyor. Seyircisini hayat enerjisiyle kuşatan serüvenlere nadiren rastladığımızı not düşmek ve gangsterlerimizin haikularına selam ederek bitirmek isterim. Bu şen film ve ben / koştuk paylaştık sustuk / sinema güzel. (4/5)

Desierto (Yön: Jonás Cuarón)

desierto

İnsan avı öyküsü anlatmanın milyon yolu var tabi. Alfonso Cuarón’un evladı Jonás Cuarón, ikinci filminde Dünya üzerinde konuşlanan sayısız cehennemden birine, Amerika-Meksika sınırına sürüklüyor bizi. Bir grup Meksikalı yeni bir hayat için “özgürlükler” ülkesine adım adım yaklaşmakta. Eli tüfekli ırkçı bir Amerikalı, vatanını onlardan “korumak” adına, köpeğiyle beraber pusuda… Desierto’nun anlatısı tanıtım cümlesinden ibaret. Bulduğu tek fikre sırtını dayayıp doksan dakika boyunca onun ekmeğini yiyor. Çölün ortasında kimlikleri değişen av-avcı buluşunu kazımak için en ufak çabası yok. Hatta diyaloglarda feci basmakalıp olmaya da razı. En büyük kozları, seyircisini ölüm vadisine savuran ses tasarımı ve huzursuzluktan kıvrandıran rejisi… Cuarón’un yönetmen olarak yaptığı hamleler senaristliğinin aksine son derece ince. Kurduğu atmosfer, nice ölüm gördüğümüz halde sömürü rüzgarına kapılmasına izin vermiyor. Özellikle bir anda nevrimizi döndüren ilk katliam şoku kısa, gerçek, yalın ve tüm bu sebeplerden etkili. Evet, Cuarón filmin görsel tekniğiyle seyirci arasındaki his bağını önemsiyor. Ama aynı özeni anlatıya vermemesi az karakterli eseri açısından bir zaafa dönüşüyor. Üç ana karakter de öyle başıboş ve yavan ki. Yalnızca isimlerinin simgeledikleri üzerinden var olabiliyorlar. Amerikalı cani Sam. İster herkesi isteyen Sam Amca olarak okuyun ister Meksika-Amerika savaşında “destan yazan” Sam Houston olarak. Sam’e karşı mücadele veren “kahraman” Meksikalının adı Moises. Tek kadın ise kız evlat Adela. Desierto’nun karakterlerine dair iki cümle kurmak olanaksız. Oysa mekan kullanımına dair sonsuz övgü düzebilirsiniz. Cuarón, Gravity’nin yavrusu Aningaaq’ta bizi sinemanın ögelerinin hakkını veren bir duygu dünyasına ortak etmişti. Demem o ki yönetmenin içinde var. Neler yapabileceğini görmek için biraz sabretmemiz gerekiyor belli ki. (2.5/5)

Swiss Army Man (Yön: Dan Kwan, Daniel Scheinert)

swiss_army_man

Dan Kwan ve Daniel Scheinert ikilisi yazıp yönettikleri ilk uzun metrajlarında mucizevi bir öykü yakalıyorlar. Varoluşuyla hesaplaşmak üzere doğduğu şehre/köyüne dönen yalnızların buhranlarına rest çekiyorlar. Varlığı ve hiçliği baştan sona kendi yöntemleriyle sorguluyor, eşine rastlamadığımız bir komediye imza atıyorlar. Halihazırda dibe vurmuş Hank’in yoksunluğuyla daha fazla baş edemediği noktada, tiksinç ceset Manny, Hank’in hayatına süratli bir giriş yapıyor. Gerçeküstü öz arayışı başlıyor. Diri Hank ile ölü Manny mutsuzluktan kıvrana kıvrana bir nevi öcüleşen topluma inat hayal kuruyorlar, “pis şeyler” yapıyorlar, kim olmak isterlerse o oluyorlar. Bu iki genç… Aile, dost, sevgili, birbirlerinin her şeyi… Swiss Army Man yalnızlığa meydan okuyan bir senfoniye benzetilebilir. Perdede, düpedüz dünyanın güzelliklerini kadavrada keşfeden bir insan anlatılıyor. Tükenmişlikten dirilişe koşuyor. Kalpsiz 21. yüzyılın acıklı getirisi olarak Hank’le özdeşleşmemek neredeyse olanaksız. Finalde öyle bir bakıyor ki hayat arkadaşına, kollarınızı perdeye uzatıp ona sarılmak istiyorsunuz. Danielgiller, bize yeni bir şey izlettiklerinin farkındalar, tam da bu amaçla yola çıkıyorlar. Yeni, heyecan verici, zeki ve incitici. Absürt ve edepsiz olduğu kadar hassas ve kırılgan bir eser. Filme bu özellikleri veren etkenler arasında peri masalı dokusuna sahip görsel efektleri ve bin bir ruh haliyle örülü ezgileri de var. Dinledikçe uzaklara dalıp zamanı yitirmemize vesile oluyor müzik albümü. Manchester Orchestra grubundan Andy Hull ve Robert McDowell imzalı soundtrack, iki bestecinin acapellaları, nefesleri, mırıldanmaları, dingin ritim gitarları, başrol ikilisine emanet ettikleri vokallerle hafızada yer ediyor. O halde Paul Dano’nun sesinden Cave Ballad’la veda edelim: Crazy/I’m fucking crazy/Maybe just maybe/I’ll make it alone/Rescued/I thought I was rescued/But you’re just a dead dude/And I’m gonna die. (3.5/5)

Salesman / Forushande (Yön: Asghar Farhadi) 

Salesman

Asghar Farhadi cephesinde yeni bir şey yok. Hikaye anlatıcılığı bir kez daha yönetmenliğinin önüne geçiyor. Bir süredir alışageldiğimiz üzere kadın erkek çatışması var merkezde. Çiftimiz Emad ve Rana’nın hayatı, Rana’nın saldırıya uğramasıyla geri dönülemez biçimde değişiyor. Her ikisi de kendi felaketlerine sürükleniyor. Rana, travmasıyla bir başına kalıyor. Film, açılışını yaptığı andan itibaren yedi ellere karşı pek yardımsever ve anlayışlı bir profil çizen Emad, eşi ona yalvaran gözlerle “Yardıma ihtiyacım var” demesine karşın hiçbir şey yapmıyor. Emad’ın tek derdi intikam. Bu durum başlı başına bir kabus zaten ve sert bir psikolojik dram malzemesi taşıyor. Ama hayır! Farhadi filmin tamamında yönetmen olarak kendini güvenceye almayı tercih ediyor. Meseleyi, taraf tutmadan, kitabına uygun, engebesiz ve ahenksiz bir akışla döküyor ortaya. Kim kime hak verirse artık… Rana ve Emad’ı, başkarakterler olarak Arthur Miller’ın Pulitzer ödüllü oyunu Death of a Salesman’i sahnelerken görüyoruz. Oyunun filme serpiştirilen referans bölümleri, karşılığını çözülmede buluyor. Çözülme; oyundaki kimlikleri, filmdeki kimlikler üzerinden okumayı sağladığı için Salesman’in yükseldiği ve ilginçleştiği tek blok. İki kişilik düellonun üç kişilik yüzleşmeye dönüşmesi, öç ve merhameti çarpıştırıyor. Ancak bir yerden sonra yönetmenin arabeske teslim olması çözülmenin hakkını veren bir final yapmasını engelliyor. Sahne de film de yara alıyor. Son kertede görece iyi bir hikaye söz konusu olsa da Farhadi’den, haklı olarak yedinci filminde vizyonunu genişletmesini beklerdik. Tatsız tuzsuz bir temcit pilavıyla karşılaşmak can sıkıcı. Muhtemelen filmografisinin en zayıfı. (2.5/5)

Paterson (Yön: Jim Jarmusch)

paterson

Otuz altı yıldır tuhaf ve ‘cool’ filmler yaratan bir sinemacı Jim Jarmusch. Niyetlenip sevemediklerimiz vardır arada, o başka… Yine de hakikat değişmiyor: Jarmusch’un her eseri özgün. Her eseri bir parça melankolik… Paterson gibi. Paterson, Amerika’nın Latin Amerika ve Arap ülkelerinden en çok göç alan üç şehrinden biri. Şair William Carlos Williams’ın aynı adlı beş kitaplık şiirinin çekirdeği. Williams’ı, filmin ve ana karakterin ortak öznesi yapan günlük hayatın teferruatlarına meyletmesi. Otobüs şoförü genç bir adam, kabullenilmiş bir döngüde dizelerini döktüğü defteriyle nefes alıyor. Yaşadığı şehirle aynı adı ve yükü taşıyor. Mütemadiyen şehri dinliyor: Kocaman sıkıntıları, küçük yalanları, körpe isyanları, zararsız tehditleri, kendi sakin sevgisini ve hepsinin içindeki sürpriz uyumu… Cannes’da gösterildikten sonra ağız birliği etmişçesine eleştirmenler “en kişisel filmi” yazsa da Jarmusch “Only Lovers Left Alive’dan ve Broken Flowers’dan sonra da aynı şeyi yazmışlardı.” diyor. Kişisellik mevzusunda iki taraf da haklı olabilir. Ama Paterson özelinde kişisellikten öte bir durum söz konusu: Jarmusch’un 80’lerde yaptığı kayıp filmi bulundu ve restore edildi, gibi bir yan etkisi var bu dramın sanki. Öyküyü yirmi yıl önce yazmasından kaynaklanan bir şey değil dem vurduğum. Sadece dokuyla açıklanabilecek bir şey. Dokudan doğan karşıtlıklar filmin her köşesine siniyor. Film, dertlerinden huzur çıkartabiliyor. Tıpkı yüreği parçalanmış görünen Paterson’a nasıl olduğu sorulduğunda hep ikna edici bir tonda “İyiyim.” demesi gibi. Rutin hayatının enteresan algılanabilmesi gibi. Ya da iki genç karakterin evliliğine çöken orta yaş dinginliği. Dinginliğe karşın kusursuz bir ilişki sürdürebilmeleri… Buz gibi anların komikleşmesi… Kaybın özgürleştirmesi… Hepsi bir yana, renkli çekilen Paterson’ın esansı siyah beyaz değil mi? Her şey çok garip. (3/5)

Ceylan Özgün Özçelik

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla