Filmekimi Notları #5 (Toni Erdmann, Frantz, The Age of Shadows, Albüm, A Monster Calls)

Toni Erdmann (Yön: Maren Ade)

toni_erdmann

Müsamereden hallice bir sosyal devlet hikayesi ya da güvenli sularda yüzen bir yozlaşma eleştirisi Ken Loach ya da Cristian Mungiu ambalajıyla övgülere boğulurken ve içi boşaltılmış kavramlar bu övgülere boca edilirken aynı vakitlerde kapitalizmin göbeğinde takma dişleriyle Toni Erdmann diye bir karakter belirdi. Uluslararası bir şirkette çalışan işkolik kızının hayatına Andy Kaufmanvari şakalarıyla dahil olan Winfried Conradi, önemli davetlerde, yemeklerde ve toplantılarda Toni Erdmann kimliğiyle ortaya çıkarak kızı Ines’i utandırmak ve zor duruma sokmak için elinden geleni yapan bir baba(!) Ancak, takım elbiseli erkeklerin dünyasında ayakta kalmak, yükselmek, güçlü ve başarılı olmak için birçok şeyden, özellikle de gülmekten vazgeçmiş asık suratlı Ines’in hayatında kendisine “mutlu musun?” diye soru soran babasına yer yok. Mutluluğu iddialı bir kelime olarak niteleyen Ines’in kendisine kurduğu düzende babası fazlalık. Yine de makine gibi işleyen düzenin çarklarından biri olan Ines’in kendisiyle ve hayatıyla yüzleşmesini belki babası değil ama Toni Erdmann sağlıyor. Hatta bir süre sonra Ines, Toni Erdmann’ın hayatından çıkması için çok da çaba sarf etmiyor. Ines mutlu olup olmadığının cevabını ararken Toni Erdmann’ın oyununa dahil oluyor.

Babasından ve kendini komedyen olarak görmeyen komedyen Andy Kaufman’dan ilham aldığını belirten yönetmen Maren Ade, 160 dakikalık filminde sinir bozucu ve absürt anlara fazlasıyla yer verdiği gibi, küçük dokunuşlarla büyüleyici sahneler yaratmayı da beceriyor. Baba-kız çatışmasını incelikli bir oliolitik metin üzerine yerleştirerek kuruyor ve hikayedeki bütün çatışmalar da bu metin üzerinden işlemeye başlıyor. Birbirine benzeyen yüzler, ifadeler, amaçlar, hırslar, konuşmalar arasında sahte dişleri, “kötü” şakaları, uydurma hikayeleri ve kimlikleriyle Toni Erdmann filmin en “gerçek” karakteri oluyor haliyle. Bir yandan taş gibi bir kapitalizm hikayesi, diğer yandan mizahın ve hüznün kusursuz bir şekilde senkronize edildiği benzersiz bir baba-kız ilişkisi anlatıyor Toni Erdmann. (5/5)

Frantz (Yön: François Ozon)

frantz

François Ozon, Birinci Dünya Savaşı sonrasında geçen yeni filminde bir kaybın sonrasında ortaya çıkan gerçek ve yalanların peşinden gidiyor. Savaşta hayatını kaybeden Frantz’ın geride bıraktığı ailesi Hoffmeister’lar ile nişanlısı Anna yas sürecindeyken bir gün aniden Frantz’ın arkadaşı olduğunu söyleyen Adrien çıkageliyor. Ozon, Adrien ve Anna arasında kurduğu ilişkiyi şüphelerle besleyerek melodram türündeki hikayesiyle oynamayı tercih ediyor. Seyirciye önce Adrien’in sırrını merak ettiriyor, Adrien sırrını anlattığında ise bu kez anlatılanın gerçek olup olmadığına dair bir belirsizlik yaratıyor. Siyah beyaz hikayede araya giren renkli kareler savaşın acı dolu karanlık dünyasından bir an olsun uzaklaşmayı sağlarken diğer yandan da yalan-gerçek arasındaki belirsizliği güçlendiriyor. Örneğin, Adrien’in anıları renklere boyanırken filmin sonunda bu anılardan hangisinin gerçek olup olmadığına karar vermek güç hale geliyor. Bir bakıma renkler hayal/yalan, geri kalanı yani siyah beyaz ise yalanlara karışmış gerçekler olarak okunabilir.

Ozon, Adrien üzerinden yarattığı şüpheleri gizem öğesi olarak kullansa da anlatısını bunun üzerine kurmuyor aslında. Kaybetmek, affetmek ve yalanlarla ilgileniyor. Yalanın yerine yeni bir yalan koyulabilir mi? Adrien ile Frantz’ın geçmişteki ilişkisine dair şüphe tohumları eken Ozon, Adrien ve Anna arasındaki ilişkinin sınırları ve duygusuyla da, aralarındaki mesafeyle de sürekli oynuyor. (Adrien-Anna arasındaki sahnelerde Ettore Scola’nın Özel Bir Gün’ünü (Una Giornata Particolare) hatırlatıyor.) Adrien’in sırrını açıkladığı andan itibaren ise Anna’nın gerçekliğini ve yalanlarını izlemeye başlıyoruz. Anna duygularının peşinden gitmeyi seçtiğinde yalanı mı gerçeği mi seçiyor? Ozon, film boyunca sorduğu soruların cevaplarıyla ilgilenmiyor. Seyirciyi de bu belirsizliğe dahil ediyor. Son derece basit ve düz görünen hikayesini her sahnede katman katman derinleştiriyor. Son zamanlardaki en iyi işlerinden birini ortaya çıkarıyor. (3,5/5)

The Age of Shadows / Miljeong (Yön: Kim Jee-woon)

age_of_shadows

Hollywood’da yaptığı manasız deneme The Last Stand sonrası ülkesine sağlam bir şekilde geri döndü Kim Jee-woon ve açılıştan itibaren seyirciyi koltuğuna mıhlamayı başaran son filmiyle övgülere mahzar olmakla meşgul hala. Karanlık Görev, Jee-woon’un şanına yakışır güzellikte çektiği açılış sekansının ardından vakit kaybetmeden casusluk hikayesini tarihi arka planın üzerine yerleştiriyor. 1920’lerin Japon işgali altındaki Kore’sinde polis ile bağımsızlık mücadelesi veren Kardeşler adlı örgüt arasındaki savaşı ince ince tırmandırırken gerilimin dozunu finale kadar küçük dozlarla artırıyor Jee-woon. Komiser Lee ile örgütün bölgesel lideri Kim arasındaki hafif mizah yüklü ilişki bağımsızlık mücadelesinin hem duygusal zeminini hem de tarihsel gerçekliğini işlemeye imkan tanırken diğer yandan da bu ilişki üzerinden casusluk mevzusu dönüşmeye ve taraflar arasındaki pozisyonlar değişmeye başlıyor. Zaten kökleri Kore’ye bağlı olan ama Japonya adına çalışan Komiser Lee karakteri hikayedeki taraf değiştirme, çift taraflı ajanlık gibi mevzuları kurcalamak için başlı başına yeterliyken Kim Jee-woon, Lee’yi geçmişle gelecek, kökleriyle görevi arasında kalmış karakter olarak çizmeye son ana kadar devam ederek merak unsurunu da diri tutmayı başarıyor. Karanlık Görev, polisiye olarak vaat ettiğini fazlasıyla veriyor, son 15 dakikada hikaye daha da büyüyor, unutulmaz finaliyle uzun yıllar Japonya’nın işgali altında yaşan Güney Kore’nin tarihine de stilize bir şekilde bağlanıyor. Kim Jee-woon geri döndü. (3,5/5)

Albüm (Yön: Mehmet Can Mertoğlu)

album

Bahar ve Cüneyt çiftinin evlat edinme sürecini anlatırken aileyi ve Türkiye’yi resmetmeye soyunuyor Albüm. Lakin filmin yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu’nun ülke ve toplum hakkındaki gözlemleri alelade olduğu gibi bol bol her sahneye serpiştirildiğinden hiçbir incelik de taşımıyor. Örneğin; Bahar ve Cüneyt’in çocuk sahiplenmek için gittikleri kurumun müdürünün odasındaki sahnede önce müdürün bilgisayarında oyun oynadığını, sonrasında da – başkarakterler odadan çıkmasına rağmen sahneyi devam ettirerek – müdürün çiftin arkasından küfür ettiğini gösteriyor yönetmen. Bu sahne yönetmenin gözlem yeteneğine, dahası bu gözlemleri nasıl sahnelediğine dair çok şey söylüyor. Keza filmin tamamı benzeri sahnelerle dolu. Küfür eden, boş işlerle uğraşan, çıkarcı tiplemelerle bürokrasi eleştirisine soyunan Mertoğlu’nun senaryosu bu yapıyı besleyen malzemenin yetersizliği ve sıradanlığı nedeniyle oldukça kuru ve zayıf kalıyor.

Filmin estetiği ise bu sığ gözlem ve analizleri yeni ve ilginç kılmayı başaramıyor. Albüm’ün Rumen Yeni Dalgası’na öykünmeye çalıştığı çok net bir biçimde görülüyor. Hatta yönetmenin Romanya’dan ödünç aldığı bu estetik aynen uygulamaya kalkıştığı ve yaratıcı dokunuşlarla hikayesine uygun bir şekilde dönüştüremediği için eğreti ve özenti duruyor. Vergi dairesindeki ya da okuldaki absürt sahneler de aynı sebeple bütün içerisinde yerini bulamıyor. Politist, adjectiv, Bükreş’in Doğusu gibi filmlerin görüntü yönetmeni Marius Panduru ile çalışmak sorunları çözmüyor maalesef. Romanya’dan aynen aldığı uzun ve sabit planları hiçbir şekilde işlevsel kılamayan, biçimsel açıdan farklılık yaratmak dışında bir etki yaratamayan Mertoğlu’nun filmi özendiği her şeye özlemle sona eriyor. Sabit planlar üzerine düşen vasat diyalogları, hiçbir yere oturmayan absürt sahneleri, sığ aile eleştirisi ile son derece zayıf bir ilk film Albüm. (1,5/5)

A Monster Calls (Yön: J. A. Bayona)

09395-joseharo.NEF

Annesinin hastalığı ile baş etmeye çalışan bir çocuğun dünyasını oldukça parıltısız bir şekilde anlatıyor Canavarın Çağrısı (A Monster Calls). Bunda en büyük etken fantastik bir hikaye olmasına rağmen filmin görsel zekasının oldukça zayıf kalması. Filmin başkarakteri Connor’ın kendisini ziyarete gelen dev ağaç şeklindeki canavarla kurduğu ilişki canavarın anlattığı hikayelerle şekilleniyor. Uyarlandığı kitapta çizim olarak yer alan ve filmde animasyona dönüşen üç hikaye Connor’ın annesinin hastalığıyla/kaybıyla baş edebilmesinde diğer bir deyişle büyümesine giden yolda yol gösterici oluyor. Connor’ın annesinin hastalığı karşısında duyduğu öfkesi, çaresizliği ve yalnızlığı hikayenin merkezinde yer alıyor ancak bunu fantastik bir dünya içinde izliyormuşuz hissi hiçbir sahnede güçlü bir şekilde belirmiyor. Yönetmen J.A. Bayona, türün anlatım olanaklarını hakkıyla kullanamıyor açıkçası. Bu yüzden de Connor’ın kabusları, görünmezliği, babası, anneannesi ve dış dünyayla kurduğu ilişki ile canavarın yer aldığı sahneler iç içe geçemiyor. Görsel dille ifade edilemeyen her şey kelimelerle anlatılmaya çalışıldıkça asıl hikaye de etkisini yitiriyor ister istemez. Kendi yazdığı kitabı senaryolaştıran Patrick Ness’in kaleminin J.A. Bayona’nın kamerasından fazla hissedilmesinin büyük bir sorun olduğu aşikar. Yine de dramatik anları sömürmeden hikayesini anlatabilmeyi, bir çocuğun gözünden bakabilmeyi beceriyor Canavarın Çağrısı. (2,5/5)

Hasan Cömert

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5