Filmekimi Notları #4 (Arrival, The Birth of a Nation, Under the Shadow, Voyage of Time, Nocturama)

Arrival (Yön: Denis Villeneuve)

arrival

Denis Villeneuve, sahne tasarlama becerisi üst düzey, görsel repertuarı çok geniş bir yönetmen. Bugüne kadar, yaptığı filmlerin birçoğu mutlaka bir yerinden defolu olsa bile kimse kumaşın kalitesinden şüphe etmedi. Eğer soru buysa cevap hayır, Arrival, Villeneuve’ün yeteneklerine gölge düşüren bir film değil. Ama ona seviye atlattığını da iddia etmemiz pek mümkün değil. Evet, filmde bir dil bilimci ve bir teorik fizikçi insanlık tarihinin en müthiş karşılaşmasına doğru yola çıkarken tarifsiz bir heyecan hissettik ve evet, heptapodların insanlara ne anlatmaya çalıştığını uzun bir süre merak ettik. Ama edindiğimiz bu heyecan ve merak duygusu filmin hemen açılışına serpiştirilen, Hollywood için bile demode çiğliklerden arınmış bir şekilde doğmadı. Villeneuve, belki de klişelerin etrafından en kolay şekilde dolanacağı bölümleri, hızlıca sadede gelmek için ‘baştansavmıştı’. Biz de zaten insanların hikayeyle nasıl tepkimeye gireceğinden ziyade medeniyet tarihinin en büyük fantezilerinden birinin nasıl anlatılacağını merak ediyorduk ve tam olarak ikna olmasak bile bu yolculuğa çıkmaya hazırdık. Buradan sonraki hislerimizi sürprizbozansız ifade etmemiz çok zor (filmi henüz izlemeyenler bu noktada önlem alıp yazının geri kalanını okumasınlar). Arrival ikinci yarısında, kendi zamansal düzleminde geriye doğru, domino taşı gibi devrilen bir film. Üzerine titrediği gizemini bağladığı noktanın gülünç derecede kişisel bayağılığıyla, hiç tartılmamış, düşünülmemiş, ikna edici hiçbir bağlama oturtulamamış sosyo-politik arka planının ‘ben yaptım oldu’culuğuyla ve bilim tarihinin en büyük paradokslarından birinden aldığı yanlış ilham ışığında son nefeste ulaştığı kaderci duruşuyla kendi şatafatının altını kazıyor. Jeremy Renner’ın fizikçi karakterinin filme olan etkisinin pek sınırlı olmasından bu filmin metafiziksel bir düzleme kayacağını tahmin etmek güç değil. Zaten Villeneuve’ün fizik sınavını kontrol eden bir öğretmen de değiliz, bir fantezi izlediğimizin de farkındayız; ancak bu fantezinin kafamızda denge noktasını bulabilmesi adına etrafına kurulmuş olan dünyaya ikna olmamız gerekiyor. Villeneuve, ilk yarıda ağır aksak da olsa soğukkanlılığını muhafaza ederken ikinci yarıda, izleyeni bir fanteziye inandırmak için en çok ihtiyacı olduğu anlarda, bu yetisini kaybediyor. Yılın bilimkurgu olayı olarak değil belki, ama hoş bir masal olarak anlatabileceği bir hikayenin kontrolünü onun meziyetlerine sahip bir yönetmenin çekmeyeceği vasatlıkta sahnelerle bizce yitiriyor. Eğer filmin tamamen içinde değilseniz, senaryonun matematiğine dair biraz olsun şüpheniz varsa ya da filmin duygu skalasına ayak uyduramadıysanız Çinli general sizin de kabuslarınıza girebilir ya da siz de bizim gibi Dr. Louise Banks’in başından geçenleri yüzde yüz isabetle hatırlamadığını düşünebilirsiniz. (2/5)

The Birth of a Nation (Yön: Nate Parker)

the_birth_of_a_nation

The Birth of a Nation, Sundance’te ilk kez seyirci karşısına çıktığında tepkilere bakılırsa sıradaki Oscar töreni için rezervasyonunu yaptırmış gibiydi. Geçtiğimiz aylarda yönetmeni Nate Parker’ın tecavüz skandalı ortaya çıkınca filmin ödül sezonu yolu tamamen kapandı, film üzerine olan tartışmalar farklı bir zemine taşındı. “Filmi yönetmenin geçmişinden bağımsız değerlendirmek mümkün mü?” tartışmaları şimdilik bir kenara dursun ve konumuz gerçekten de yılın sinema olaylarından biriyle karşı karşıya olmamız olsun. Zira The Birth of a Nation, bir öğrencinin bitirme projesi olsaydı, o öğrenci mezun olabilir miydi, hiç emin değiliz. Ama şundan eminiz ki karşımızda sinemanın en temel kurallarını bile ihlal eden, özensiz, tutarsız, şuursuz, neresinden tutsak elimizde kalan bir film var ve üzerine iliştirilmiş kucak dolusu övgü sözcüğüyle salınıyor sinema salonlarında. The Birth of a Nation’da gerçekten yaşayan tek bir karakter, gerçekten gerçekleşen tek bir olay bile yok. Eldeki sert ve ilham verici isyan hikayesi sadece izleyenin duygularıyla en bayağı yollardan oynamak için, adeta manipülasyon amaçlı kullanılmış durumda. Bunun yanı sıra Nate Parker’ın en basit diyalog sahnesinde bile varlığını unutturamayan kamerası epeyce tuhaf bir anti sinema hissinin kapısını aralıyor ve The Birth of a Nation dibe battıkça daha da ilginç hale geliyor. Parker’ın filminin bir ilk film için bile ancak tahammülfersa olarak addedilebilecek kusurları var. (1/5)

Under the Shadow (Yön: Babak Anvari)

under_the_shadow

Under the Shadow, İran’da yalnız bir kadın olmakla ilgili bir korku filmi. Bu janrın en çok kullanılan mitlerinden birini, eve musallat olan bir varlığı kullanıyor. Kültürel bazda daha özele inmeliyiz, adını söylemekten şimdiye kadar ne kadar kaçınmış olsak da zamanı artık geldi: Bir cinle karşı karşıyayız. Bizde yapılan korku filmleri sayesinde pek çok kere el sıkışma fırsatı bulduğumuz bu cinlerin içleri genelde doldurulmaz. Onlar filmin dünyasına salınan birer dekordan hallicelerdir, görevlerini yapar ve sanki yetişmeleri gereken başka bir set varmış gibi (zaten bütün cinler birbirine benzer) koşar adım, geride hiçbir iz bırakmadan aklımızdan giderler. Babak Anvari’nin filmindeki ise cin sadece bir cin değil. Under the Shadow’daki cin, kolektif bir anı defterinin yaratımı, bir tür toplumsal ahlak ortalaması, bir riyakar, bir yalancı, bir provokatör. Bu yüzden Under the Shadow’da günden güne aklını yitiren anne ve kızının hikayesinde neyin gerçek, neyin yalan olduğunu hiçbir zaman anlayamayacağız. Bu cine hiçbir zaman güvenemeyeceğiz, tıpkı anne ve kızın birbirlerine güvenemedikleri gibi Babak Anvari, bazı anlarda ülkenin politik durumunu görünür kılmaya yönelik kimi didaktik dokunuşlarla filmin az biraz yalpalamasına sebep olsa da, özellikle ikinci yarıda kurduğu muazzam ritimle kolay kolay unutulmayacağını tahmin ettiğimiz bir ilk filme imza atıyor. Yönetmenin korkutma zanaatını derinlikli bir politik bağlam içinde icra etmesi, mensup olduğu alt türün motiflerini (klişeleri de dahil olmak üzere) müthiş bir armoni içerisinde perdeye taşıması ve iki başrol oyuncusu arasında şahane bir kimya yaratması Under the Shadow’un en güçlü taraflarından. (3,5/5)

Voyage of Time – Life’s Journey (Yön: Terrence Malick)

voyage_of_time

Şaşkınlık yerini alışkanlığa bıraktı, Malick’in artık sinemada yepyeni bir kimliği var. The Tree of Life’ın gösterildiği dönemlerden beri haberleri dolaşımda olan belgeseli Voyage of Time da yeni nesil ‘feyzli ağabey’ Malick’in senaryosuz filmlerini bile aratan bir film. Bir buçuk saatlik Voyage of Time’da milyarlarca yıllık evrimin kısa ve beylik bir özetini izliyoruz. Yetmiyor, zaman zaman farklı bir çerçeve oranıyla üçüncü dünya ülkelerinin gündelik hayatına konuk oluyoruz. Yetmiyor, bir kadın sesi (Cate Blanchett’a ait) ‘anne’ diye hitap ettiği doğa-tanrı karşısında bir monoloğa (yoksa evrim üzerinden akan bir diyalog mu?) soyunuyor. Kısacası, sevmeyenleri bir yana, artık sevenlerini de yıldıran, bir zamanların usta yönetmeni Terrence Malick, kendisini aklıselime davet edenleri elinin tersiyle itiyor. Bu kadar yavan bir mistisizim, bu kadar demode bir varoluşsal sorun zor görülür. Voyage of Time, Malick sinemasında halen anlam kırıntıları arayan bir kitleye hitap ediyor olabilir belki, ama ezici çoğunluk için bu filme katlanma kararı ancak ‘radikal’ olarak addedilebilir. (1/5)

Nocturama (Yön: Bertrand Bonello)

nocturama

Paris’i ateşe verdikten sonra şehrin ortasında boşaltılmış bir alışveriş merkezinin içinde sabahı beklemeye başlayan bir grup genci bir ideoloji çevresinde bir araya getiren bir şey var mı, hiç emin değiliz Bonello’nun filminde. Birisi cennetten bahsediyor ve şehit olma hevesi var belli ki, bir diğeri anarşinin dilinden konuşuyor. Hiçbirini tanımıyoruz, hiçbirinin motivasyonuna ikna olmamız gerekmiyor. Bir tek şunu biliyoruz, hepsinin bu şehri patlatmak için bir nedeni ‘olabilir’. Öte yandan ezbere bildiğimiz bir yapı duruyor bu çatışmanın diğer yakasında: Devlet. Onun motivasyonunu teşhis etmek için hiçbir ek bilgiye ihtiyacımız yok. Bonello, hem ele aldığı mesele hem de bu meseleye olan mesafeli tutumu sebebiyle oldukça cesur ve fena halde riskli bir işe kalkışıyor Nocturama’da. Önce terör olayını bilinçli olarak aksak bir tansiyonla, kahraman veya zalim yaratmadan, oldukça rahatsız edici bir tonda anlatıyor, sonra da patlamaların akabinde bir alışveriş merkezinde saklanan, bu esnada da tıpkı o AVM’nin içerisindeki Nike ayakkabılar ya ‘Playstation’lar gibi birer ürüne dönüşmeye başlayan gençlerin psikolojik durumlarını, içinde yaşadıkları dünyanın, bu şehrin, bu AVM’nin ayrılmaz bir parçası olmaya zorlandıklarını inatçı bir durağanlık, aksiyonsuzluk eşliğinde tarif ediyor. Nocturama, hızlıca bir tepki geliştirmenin çok zor olduğu, ezberleri tersine çeviren filmlerden. Bu tarafı onu özel kılıyor. Ancak kendisinden geriye sadece soru işaretleri değil, bakış açısıyla ilgili bir şüpheler de kalıyor. Hem içeriksel hem de anlatısal anlamda aldığı onca risk lehine mi aleyhine mi işliyor, bugünden yarına karar vermek zor. (2,5/5)

Kaan Karsan

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5