Filmekimi Notları #2 (Graduation, Sieranevada, The Handmaiden, Elle, The Wailing)

Graduation / Bacalaureat (Yön: Cristian Mungiu)

graduation

Rumen Yeni Dalgası’nın en büyük yıldızlarından Cristian Mungiu’nun yeni filmi Graduation moral değerlerini büsbütün yitirmiş, normal yollardan işlemez hale gelmiş bürokrasiyi konu ediniyor. Merkezde Çavuşesku sonrasında ülkede bir şeylerin düzeleceğine dair umut beslemiş lakin günümüze kadar geçen zamanda bu umudu tamamen yitirmiş bir aile var. Mungiu, Rumen eğitim sistemi ve bir tecavüz soruşturması üzerinden devletin dönmeyen çarklarına işaret ediyor. Her zaman olduğu gibi sabırlı, ustalıklı… Bir hikaye nasıl anlatılır çok iyi biliyor. Aslında sorun bizim için biraz da bu… Mungiu’nun –tıpkı önceki filmlerinde de olduğu gibi- kullanışlı ezberlere sahip olması… Graduation, baştan sona bu ezberlerin içinde kalarak hiçbir anında risk almıyor. Ne bütün bu yozlaşmışlığın kaynağı olan devlete yönelik radikal (veya genelgeçer olmayan) eleştirisi var ne de karakterlerinin moral dayanaklarına dair beylik olmaktan uzak bir detay… ‘İyi yapılmış’ arthouse sinemanın bir formülü varsa eğer, Graduation onu kullanıyor. Mungiu, yöntemlerine aşina seyirciyi şaşırtmanın peşine düşmeyecekmiş gibi görünüyor. (2,5/5)

Sieranevada (Yön: Christi Puiu)

sieranevada

Rumen sinemasının gerçek ustalarından Cristi Puiu’nun Sieranevada’sı bir günün birkaç saatinde, çoğunlukla daracık bir evin içerisinde ve bir düzineye yakın karakterin gölgesinde geçen bir yönetmenlik gösterisi. Puiu, oyuncularına filmin geçtiği evin aksine oldukça geniş bir alan açarak muazzam bir kamera orkestrasyonuyla üç saatte Romanya’ya dair ne varsa tartışmaya açıyor, odakta ise yasla baş etmeye çalışan ve her biri bunun için farklı metotlar benimsemiş kanlı-canlı insanlar var. Jenarasyonlar kılıç kalkan kuşanıp amansızca çatışırken ya da olmadık şekillerde, beklenmedik anlarda uzlaşırken Puiu, kamera arkasında müdahalesizce, hiç kimseyi yargılamadan sinema adına mucizeler yaratıyor. Sieranevada’nın, sindirimi kolay bir film olduğunu söylemek zor; çünkü izleyenin gerçeklik algısını başka bir boyuta taşıyor. Seyirci nezdinde bir tanık olma, direkt olarak yaşama etkisi yaratıyor. Bu, o üç saatin su gibi akıp geçtiği filmlerden değil. Üç saatin üç saat gibi geçiyor ve bu zaman diliminin her saniyesi hayatın sürprizleriyle ve tuhaflıklarıyla dolu. (4,5/5)

The Handmaiden / Ah-ga-ssi (Yön: Park Chan-wook)

handmaiden

The Handmaiden’ı izlerken iki seçeneğiniz var. Birincisi; filmi apaçık demode, yüzeysel ve gösterişçi ilan edip ciddiye alarak keyifsiz bir iki buçuk saat geçirmek. İkincisi ise kendini hiç ciddiye almayan tecrübeli ve yetenekli bir yönetmenin 80’ler, 90’lar erotik gerilimlerinin mizojinik kodlamalarını alaya alışına içten içe saygı beslemek ve baştan sona eğlenmek. Kimileri Chan-wook’un özellikle filmdeki sevişme sahnesindeki bakışı sebebiyle kendi açtığı tartışmada safını koruyamadığını kaybettiğini iddia etse de iki buçuk saatin sonunda görülüyor ki bu film aynı anda fena halde iktidar meraklısı ve iktidarsız erkekler üzerine… Bu fikir de yeni değil ama epeyce taze bir bağlamın içerisinde kullanıldığı aşikar.  Yönetmeni tanıyanlar tarafından tahmin edilecektir, çok iyi çekilmiş ve tasarlanmış bir film karşımızdaki. Çağdışı dramatik yapısını da gayriciddiliğiyle ve sinema coşkusuyla örtmeye çabalıyor. Bu filmle kucaklaşmak ikna olmak gerekmiyor, tolere etmek yeterli. (3/5)

Elle / Oh! (Yön: Paul Verhoeven)

elle

Gözlerini bir yere dikmiş bir kedinin yakın planıyla açılıyor Elle. İnlemeler ve çığlıklar var. Kendi evinde tecavüze uğrayan Michele, bir süre sonra yerden kalkıyor, etrafı derleyip topluyor ve küvete giriyor. Birkaç gün sonra başına gelenleri “Sanırım tecavüze uğradım” cümlesiyle çevresindeki insanlara açıklayacak ve kendisine beklenen sorular sorulacak. Paul Verhoeven’ın başkarakteri, geçmişinden ders almış. Bir kez daha kurban olmak, kendisine bahşedilecek bu titri kabullenmek istemiyor. Kendi mesleği sebebiyle bu bozuk sosyal düzene uzaktan bakabiliyor, bütün bu şiddetin bir parçası olduğunun farkında. Belki de bu sebeple, şiddetle başa çıkmak için dayatılanların çok uzağında, bambaşka yöntemleri var. Elle, bizi sinemanın en kompleks kadın karakterlerinden biriyle tanıştırıyor. İzlerken onunla nasıl bir iletişim kuracağımız, onu bir yerlerden tanıdık gelen bu hikayede nereye oturtacağımız tamamen meçhul. Elle’in gizemi zaten tecavüzcünün kim olduğundan değil, tecavüze uğrayanın kim olduğundan doğuyor. Verhoeven, kimliğe dair bu soruyu göz korkutan bir cesaretle soruyor. Elle, uzun zamandır film yapmayan yönetmenin en olgun filmlerinden biri. Olgun dediğimize bakmayın, delişmenliğiyle meşhur Hollandalı gerektiğinde her zamanki zıpırlıklarından da güç alıyor. Başroldeki Huppert ise herhangi bir övgü sözcüğünün yetersiz kalacağı bir performans ortaya koyuyor. Elle, sinemada bir benzerini bulmanın güç olduğu filmlerden. (4/5)

The Wailing / Goksung (Yön: Na Hong-jin)

wailing

Na Hong-jin’in her dakika bir miktar daha ‘deliren’ filminde korku janrının bütün mitleri mevcut. Zombiler, vampirler, şeytanlar… İzleyenlerden kimse aç kalmasın diye masrafa girilmiş, her şey düşünülmüş. Girift ve derinliği olan bir öykü de yok diyemeyiz, her bölümde hikayenin üzerine bir kat daha çıkılıyor, hatta filmin içerisinde kalmak için hiç de hafife alınmayacak bir çaba göstermek gerekiyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi tekinsizlik bir araç değil, amaç… Filmin başrolünde. Rahatça alınan her nefes bir lütuf. Gelgelelim eksik bir şeyler var; örneğin bütün bu çılgınlığa ayak uydurabilen bir yönetmenlik… İlk iki filmi Chaser ve The Yellow Sea göstermişti ki Na Hong-jin kamerasını çok iyi kullanabilen yönetmen. Chaser ve The Yellow Sea de oldukça düz hikayeler anlatırken stile ve ritme büyük bir önem atfederek filmleri görsel tercihleriyle sırtlamıştı. Metin olarak her anı yeni bir şokla süslü The Wailing’de yönetmenin ele avuca sığıyor oluşunu en çok bundan anlamıyoruz. Yönetmen sanki bu kez dizginleri tamamen elinde tutmayı başaramıyor, film çıldırdıkça savruluyor; savruldukça çıldırıyor ve her şeyi toparlamak bir süre sonra imkansız bir hal alıyor. The Wailing, hem acayip bir deneyim hem de yılın en ilginç filmlerinden ancak ilginç olduğu denli iyi olduğunu söylemek maalesef biraz zor. (3/5)

Kaan Karsan

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla