Filmekimi Günlükleri #2 (Louder Than Bombs, Saul fia, Que Horas Ela Volta?, Il racconto dei racconti)

Louder Than Bombs

louder_than_bombs-2
Bundan önceki iki filmiyle yıldızlaşan ve kendisine hızlıca İngilizce bir filme giden yolu açan Joachim Trier, yaşıtı senarist Eskil Vogt ile beraber ‘çağın ruhunu yakalayan’ (bu kez en iyi ihtimalle ancak ‘deneyen’) dram filmleri yapmaya devam ediyor. Louder Than Bombs’da sürekli evinden ırak çalışmak durumunda olan (haliyle) kadın bir savaş fotoğrafçısı, onun vakt-i evvel oyunculuğa heveslenmiş sonrasında hayallerini bir kenara koymuş kocası, bu ikilinin genç yaşına rağmen profesör olmuş ve üniversitede ders vermeye başlamış (topluma optimum seviyede uyum sağlamış) büyük oğulları ve onun asosyal, yalnız mı yalnız, yabancılaşmış kardeşi var. Sözün özü Trier, bir açıdan hangisiyle daha çok ilgilendiğini hiç belli etmeden, dört karakterle çıkıyor yola. Bu filmin bu dört karakterden yalnızca birinin filmi olmadığını vurgulamak için hikayenin kurgusuyla oynuyor, bilinçli olarak büyük boşluklar bırakıyor. Lakin yönetmenin malzemesi o kadar kısıtlı ki elindeki şablonların yapısını bozarak rengini değiştirmeye çalıştığı filmi henüz ilk yarıdan su almaya başlıyor. Filmin zannettiğinin aksine, hiçbir karakter üçüncü boyutunu kazanamıyor, hepsi senaryo matematiğinin faydasız birer değişkeni haline geliyorlar. Trier’in Cannes’da yarışan (dolayısıyla en iddialı filmi olan) Louder Than Bombs’ı beklentileri fena halde boşa çıkarıyor. (2/5)

Saul fia

son_of_saul-2

László Nemes’in Cannes’da gösterildiği ilk günden bu yana tartışılan ve uzun yıllar tartışılacakmış gibi görünen filmi Saul fia, her şeyden önce kayıtsız kalınamayacak bir soykırım filmi. Bir toplama kampında kendi ırkından insanların hayatına son vermekle görevlendirilmiş Saul’un hikayesini anlatıyor. Bu karakterin hayatta kalma motivasyonu toplama kampında ölü bedeniyle karşılaştığı oğlunu bir haham eşliğinde gömebilmek. Hikayenin ön planındaki bu ‘melodramik’ hikayenin hemen arkasında tüyler ürperten bir gerçeklik var. Nemes, kadrajını daraltarak sadece Saul’u ve onun algısını takip ederken hem odağın hem de kadrajın dışında savaşın bütün günahları büyük bir kaos siluetinde cereyan ediyorlar. Nemes’in stili izleyeni bir toplama kampının içerisinde hissettirmenin peşinde ki filme dair bütün etik tartışmaları da bu noktadan yükseltiyor. Tam bu noktada bir karar vermek gerekiyor, toplama kampında ne yaşandığı böylesi bir gerçeklikle özümsenmeli mi? Soykırımın realitesi dar kadrajlarla, yakın planlarla, neredeyse bir zaman ve mekan yolculuğu yapılmış gibi bir tecrübe haline getirilebilir mi? İşin bu tarafı izleyene kalıyor. Saul fia’nın klişe tabirle seyirciyi ikiye bölecek olan tarafı da başlattığı bu etik tartışması. Ancak filmi finaline kadar izleyen birinin böylesi adanmış bir yönetmenliğe kayıtsız kalması, filme düşmanlaşsa da ardındaki zekayı takdir etmemesi imkansız. Saul fia’nın sinema tarihinde mutlaka hatırlanacağını düşündüğümüz bir finalle sonlandığını da eklemeliyiz. (5/5)

Que Horas Ela Volta?

second_mother-2

Berlin’deki ilk gösteriminden bu yana senenin en çok konuşulan filmlerinden biri haline gelen ‘Que Horas Ela Volta?’ oldukça zengin bir ailenin yanında çalışan, onlarla yaşayan bir hizmetçinin, kızının onunla beraber kalmak üzere yaşadığı şehre gelmesiyle beraber değişen yaşamını ve hayata bakış açısını anlatıyor. Brezilya’daki sınıf meselesini Val ve işverenleri arasında kızının gelişiyle beraber kurulan köprü üzerinden ele alan film, epeyce tutarlı bir sinema diline ve iyi yazılmış bir başkaraktere sahip. Sorun ise hem daha fazlasına sahip olmaması hem de bütün fikirlerini sıkılmadan yeniden kullanması. Filmin yönetmeni Anna Muylaert 110 dakikalık filminde bir kez değindiği her noktaya bir kez daha değinmeden edemiyor. Bunun akabinde ‘Que Horas Ela Volta?’ meselesini altını çize çize -yetmezmiş gibi- bir de üstüne basa basa anlatıyor. Derinleştirememesi bir yana, sadece evdeki hiyerarşinin katiyetini anlatmak için hem ‘farklı’ dondurma kaplarını hem de havuz çatışmasını kurmaya gerek var mıydı örneğin? Öte yandan ‘Que Horas Ela Volta?’ en azından bayağı çatışmalardaki ısrarını sinema diline yansıtmıyor ve melodramik tarafının altını teknik tercihlerle oymuyor. Bu tarafı takdir edilebilir. (2,5/5)

Il racconto dei racconti

tale_of_tales-2
Matteo Garrone’nin ‘aşırı gerçeklik’ ile ilgili iki filminin ardından masallar dünyasına atıldığını müjdeleyen Il racconto dei racconti, Grimm Kardeşler masallarına ilham veren Giambattista Basile’nin kitabındaki masallardan uyarlanmış. Filmin en ilgiye mazhar tarafı da herkes tarafından bilinen (ve elbette ki herkesin zihnine uygun biçimde popülize edilen) o masalların kökenlerine dair verdiği ipuçları. Garrone beklendiği üzere bu filminde sinema dilini görsel şatafat üzerine kuruyor. Renkler, hisler, müzikler izleyeni hızlıca yeni bir masal dünyasının sınırları içine sokuyor. Il racconto dei racconti, seçtiği öyküleri birbirini tamamlayacak, bir diğerine referans verecek ya da nihayetinde bir sonuca varacak şekilde kurgulamıyor. Film, öykülerini birinin ‘pause’ bir diğerinin ‘start’ tuşlarına basarak anlatıyor. Bu nedenle Garrone’nin filmi takibi oldukça kolay, yormayan, birçok açıdan da şık görünen bir film. Lakin bütün bunların ötesine geçtiğimizde filmin bir kıvam sorununa sahip olduğunu seziyoruz. Il racconto dei racconti, kimi anlarında ciddiyetinden ödün vermiyor, bazen oldukça ‘rahatsız edici’ bir tavır takınarak bir ‘freak show’a, yaş sınırı olan tavizsiz bir sirk gösterisine dönüşüyor, hemen birkaç sahne sonra ise aniden hafifleyip masalsılığının naifliğine sarılıyor. Bu bağlam yoksunluğunun nihayetinde nasıl bir film izlediğimizin, hatta film bitince ne hissettiğimizin tam olarak farkına varamıyoruz. Filmi renklerin ötesinde bir anlama büründüremiyoruz. (2,5/5)

 

Kaan Karsan

twitter

Araç çubuğuna atla