Filmekimi Günlükleri #1 (Desde Alla, The Lobster, The Witch, Carol)

Desde Alla

desda_alla-2

Altın Aslan’ı almasa muhtemelen ya Berlin’in yan bölümlerinden birinde ya da Rotterdam Film Festivali’nin yarışmasında karşımıza çıkabilecek ve şöhreti sınırlı kalacak olan Desde Alla, meselesini derinlemesineymiş gibi anlatan bir psikolojik drama. Hayal kırıklığı yaratan babalar, erkeksiliğin şiddetine bulanmış çocuklar ve toplum tarafından hunharca dışlananlar… Desde Alla, hissettirmeye çabaladığı duyguları bütün halde vermiyor izleyenine. Bunun yerine finalde tamamlanmayacak, bile isteye eksik kalacak bir yapbozun belki de en az kritik parçalarını sunuyor. Bu sebeple bütün karakter motivasyonlarının altında talepkar bir belirsizlik hissi yerine yorucu bir boşluk oluşuyor. Film izleyeninden bir şeyler talep ederken azami derecede bitap sinemasıyla izleyeni bu yönde teşvik edemiyor. Yönetmeni Lorenzo Vigas’ın dört kolla bir belirsizlik hissine sarıldığı ve filmini sonsuz bir huzursuzluk üzerine kurmaya çabaladığı aşikar. Lakin düzenin tiranlığı üzerinden sağlamaya çabaladığı rahatsız ediciliğin altını yorgun düşene kadar kazınca dahi buna değecek türden bir defineye ulaşamıyoruz. (2/5)

The Lobster

lobster-2

Yunan Yeni Dalgası’nın öncülerinden Yorgos Lanthimos’un çok uzun zamandır beklenen ilk İngilizce filmi The Lobster kendini hiç ciddiye almayan bir distopya kuruyor. Bu distopyada yalnızlığa yer yok, her kadın ve her erkek uyumlu olduğu bir partner bulmak zorunda. Eğer bulamazsa, 45 gün boyunca son şansını deneyeceği bir otele gönderiliyor, başarısız olursa da kendi seçeceği bir hayvana dönüştürülüyor. Lanthimos, önceki filmlerinden de aşina olduğumuz muzipliğini bu kez daha da teferruatsız bir şekilde The Lobster’a taşıyor. Devletin (ya da bu distopyada hangi aygıt iktidardaysa) insanlarından nihai düzen için beklediği bu birlikteliğin karşısında ise irili ufaklı gerilla grupları var. Kısacası, mesele ne olursa olsun, oyunun tarafları değişmiyor. Zaten Lanthimos’un tasarladığı distopyanın şu an içinde yaşadığımız dünyaya tıpatıp benzemesi de bundan. Lanthimos, halihazırda bildiğimiz kodların içine bir oyun katıyor. The Lobster, otelde geçen ilk bir saatinde oldukça eğlenceli, en iyi fikirleri de bu ilk bir saatin içerisinde. Ne zaman ki başkarakterimiz otelin dışına çıkıyor ve kullandığı tuhaf metodolojiye rağmen temelindeki tekdüzeliği savuramayan bir romantizm batağına saplanıp kalıyor. Bu kadar muzip olan ve zekaya yaslanan bir filmin finale doğru tahmin edilebilir manevralar yapması bir nebze hayal kırıklığı yaratıyor elbette. The Lobster’ın zekası iki saatlik süresine eşit şekilde dağılmıyor. (2,5/5)

The Witch (İrili ufaklı sürprizbozanlar içerir)
 the-witch

The Witch’de İngiliz Reform Kilisesi ile çatıştıktan sonra Amerika’ya göç eden dolayısıyla Amerikan muhafazakarlığının temellerini atan püriten bir ailenin tüyler ürpertici hikayesi anlatılıyor. Film 1630’ların New England’ında, yani bu büyük toprak parçasının dört bir yanında soykırımlar yaşanırken ya da yaşanmak üzereyken geçiyor. The Witch’in üzerindeki ağır tekinsizlik hissinin kaynağı kıtanın tarihinde. Tıpkı kurumuş bir kan gölü üzerinde yükselen Overlook Oteli gibi yükseliyor bu ailenin kulübesi. Kendi topraklarından kaçtıktan sonra geldikleri bu yeni coğrafyada hiçbir şey yolunda gitmiyor. Nasıl tarım yapacaklarını ya da nasıl avlanacaklarını bilmiyorlar (Tarihte Kızılderililerden yardım alarak hayatta kaldıkları sonrasında ise nankörlük yaptıkları hep söylenegelmiştir). Bir gün ailenin yeni doğmuş bebeği, büyük kızları olan Thomasin’e emanetken kaybolunca paranoya başlıyor. Bütün aile, hem kendi üyelerine hem de ormanın derinliklerine bakarak bu musibetin nereden geldiğini anlamaya çabalıyor. The Witch çok belli dini ve mitolojik motiflerle muhafazakarlığın temellerine iniyor. Yaşanan her şeyi uzaktan izleyen siyah bir keçi apaçık bir satanizm referansıyla şeytani simgeliyor örneğin. Ailenin babası olan William’ın İsa’ya benziyor olması ya da bu karakterle mitolojik olarak ilişkili olan finaldeki çarmıha gerilme de bir tesadüf değil. The Witch, her karakterin perspektifine uğrayarak yarattığı hayal-gerçek arasındaki arafıyla miras kalan günahları ve bu günahları taşımak zorunda hisseden zavallı, korkak, yalnız ve aciz insanların sahtekarlıklarını anlatıyor. Yeterince dua edip de sözümona tek cadıyı bularak işin içinden sıyrılmaya çabalayan insancıkların çaresizliğini. (4/5)

Carol (İrili ufaklı sürprizbozanlar içerir)

carol 

Sekiz yıldır film yapmayan Todd Haynes’in sinemaya geri dönüşünü müjdeleyen Carol her şeyden evvel her saniyesi muazzam bir özenle tasarlanmış bir yüksek sanat örneği. 1950’lerin erkekler ve erkeklik tarafından istila edilen New York’unu akıl almaz kadrajlarıyla ve nefes kesici sanat tasarımıyla sıfırdan yaratan Carol, biri genç biri görece yaşlı iki mutsuz kadının kaçışını anlatıyor. Filmin açılışında bütün istediği bir şehri ve dönemi yaratma kabiliyetine sahip Hollywood görkeminin gölgesinde, New York’un geniş sokaklarında bir adam yürüyor ve bir restorana giriyor aniden. Kamera odağının dışında Carol ve Therese bir şeyler konuşuyorlar ve bu konuşma restorana dalan bu erkeğin kaba sesiyle bölünüyor. Filmin açılışı bir zamanda geriye dönüş ve Carol bu geleceğe kadar yaşanan geçmişi anlatıyor uzun uzun artık. Bu süreçte izleyici taraf değiştiriyor ve 1950’lerin New York’unda bir restoranda sesini yükselten bir erkek olma sıradanlığından bu iki kadının tarafına geçme fırsatı buluyor. Film finaline doğru yeniden bu noktaya vardığında artık her şey çok farklı, artık masaya davetsizce konuk olan bu erkek seyirci için bambaşka şeyler ifade ediyor, tabii ki bu iki kadın da öyle… Carol destansı bir aşk hikayesi değil. Birbirine varmak için aşılan dağlar ya da büyük bir dirayetle arkada bırakılan alışkanlıklar yok bu filmde. Daha çok toplumun ataerkilliği tarafından baskılanma hali var. Sadece bir kadın bir kadına aşık olduğunda değil, hayatın her alanında. İşte bu yüzden Haynes bir kadınla bir erkek ayrılmanın kavgasını ederken bilinçli olarak beylik diyaloglara başvuruyor, çünkü erkeğin toplum tarafından bahşedilen nedensiz özgüveninin ve gücünün arkasında büyük bir boşlukla yaşama zorunluluğunun olduğunu göstermek istiyor. Öte yandan Carol ve Therese’in bütün yakınlaşmaları bütün derinliğiyle kırılgan, buruk, yoğun ve filmin yönetmeni tarafından üzerine saniye saniye titrenir gibi. Yine de, bu korumacılığa rağmen sanki az sonra kötü bir şey olacakmış gibi… Carol, Amerika’da aşık olmamak gereken birine aşık olmanın filmini akıl almaz bir sinema duygusuyla ve sinemaya dair onlarca referansla yapıyor. Her sahne, her kadraj en küçük ayrıntısına kadar tasarlanmış vaziyette. Bu muazzam vizyonun duygunun önüne geçen bir gösterişe dönüşmemesi ise filmin asıl hikmeti belki de. (4/5)

 

Kaan Karsan

twitter

Araç çubuğuna atla