Filmekimi 2015: Olmazsa Olmaz 10 Film

Kaan Karsan
Kaan Karsan
16 Eylül 2015

Eylül ayının sonlarına varıyoruz. Cannes, Venedik, Berlin, Toronto, Sundance gibi yılın neredeyse bütün majör festivallerinden arda kalan filmleri bir haftadan biraz uzun bir sürede sinema hafızamıza katma imkanını bizlere bahşeden, sonbaharın en rafine film festivali Filmekimi kapıda. Bunun heyecanıyla programdaki elliye yakın filmin içinden bir nebze olsun çıkabilmek adına küçük bir tavsiye listesi hazırladık. Bize kalırsa aşağıdaki filmleri izlemeden 12 Ekim sabahına uyanmayın.

Son of Saul – Saul’un Oğlu 

son_of_saul-2

Bir dönem Bela Tarr’ın asistanlığını yapmış olan László Nemes’in ilk uzun metrajlı filmi olan Son of Saul, bize kalırsa sadece bu yılın değil, 21. yüzyılın en dikkat çekici filmlerinden biri. İlk andan itibaren kamerasıyla bir toplama kampındaki ‘Sonderkommando’lardan biri olan Saul’ün peşine takılan Nemes, hem başkarakterini hem de seyircisini dar kadraja sıkıştırıyor. Akıl almaz bir yönetmenlik başarısı olan ve sinemasıyla şoke eden Son of Saul, aşırı derecede rahatsız edici bir film. Bugüne kadar tahayyül edebildiğimizi sandığımız bir toplama kampını şok edici bir biçimde deneyimletiyor. Sizi etkileyen birçok filmi unutmanıza neden olabilir.

Carol 

carol

Amerikan edebiyatının en büyük isimlerinden Patricia Highsmith’in romanından uzun zamandır yeni filminin yolları gözlenen Todd Haynes tarafından uyarlanan Carol’un izleyenine fena halde dokunan bir aşk filmi olduğu söyleniyor. İki kadın oyuncusunun performansı şimdiden destan haline getirildi bile. Yine de asıl merak konusu bu eski usul ve neredeyse nostaljik ambalajın içerisinde çağımızın en büyük yönetmenlerinden Todd Haynes’in neler sakladığı. Şu ana kadar gösterildiği festivallerde neredeyse kimseyi hayal kırıklığına uğratmayan Carol bütün sezonun en çok konuşulan birkaç filminden ve Filmekimi’nin garantili unutulmazlarından biri.

The Witch

the-witch 

Kimi zaman ağzıyla kuş tutsa küçümsenen korku türü, nadiden hep bir ağızdan övülen filmler çıkarıyor. Geçtiğimiz sene Sundance’te gösterilip ortalığı kasıp kavurduktan sonra sırra kadem basan ve sonbahar festivalleri döneminde yeniden ortaya çıkıp konuşulmaya başlanan The Witch, bu yılın spot ışıkları altındaki korku filmi. İzleyen herkes filmin benzersiz atmosferinden ve huzursuz ediciliğinden bahsediyor. Bu hususta filmin fragmanı da halihazırda oldukça aydınlatıcıydı zaten. Şüphe yok ki Filmekimi’nde sadece birkaç filme bilet alma şansımız olsaydı, bunlardan biri The Witch olurdu.

The Lobster

lobster-2

Yunan Yeni Dalgası’nın bayrak taşıyan yönetmenlerinden Yorgos Lanthimos bu kez dar kapsamlı distopyalarının sınırını biraz genişleterek yalnız kalmanın yasak olduğu bir gelecek tasvirine götürüyor karakterlerini. Tıpkı hikayesi gibi, kendisi de aileden uzaklaşıyor ve ilk İngilizce filmini çekiyor, hem de dikkat çekici bir oyuncu kadrosuyla. Hicvetmeyi çok iyi bilen yönetmen belli ki yine layıkıyla hicvediyor ki The Lobster’ı izleyen herkes filmin ne kadar komik olduğundan bahsediyor. Kimileri bu mizahın altından daha ciddi meseleleri çekip çıkarabilmiş, başkaları ise bu mizahın altının çok da dolu olmamasından şikayetçi. Kısacası The Lobster’ı merak etmemiz için her türlü neden mevcut.

Hazine – The Treasure

comoara-2

Romanya’dan çıkıp hakkı en az verilen yönetmenlerden biri olan Corneliu Porumboiu’nun yeni filmi The Treasure, Cannes’da Ana Yarışma’da yarışmayı hak eden bir filmden Belirli Bir Bakış’tan teselli ödülüyle döndü. Porumboiu’nun her zamanki gibi küçümsenmesi kimseyi şaşırtmasın, The Treasure’da muazzam bir yazarlık var. Yönetmen, her filmiyle biraz daha olgunlaştırdığı sinemasını gitgide daha da güçlü metinlerle zenginleştiriyor. Bu kez Robin Hood’dan yola çıkıyor. Büyük ekonomik dertleri olan Romanya’yı bu kadar değerli bir mizahla, ustalıklı bir derinlikle, hiçbir ahlakçılık tuzağına düşmeden, harika bir alegori üzerinden ele almak her türlü takdiri hak ediyor.

Ben, Earl & Ölen Kız – Me, Earl and the Dying Girl

 MeandEarlandtheDyingGirl

İlk kez gösterildiği Sundance’ten bu yana dünyanın dört bir yanındaki sinema seyircisini gözyaşına boğan Me, Earl and the Dying Girl kimilerine göre bir ‘anında klasik’ kimilerine göre ise sadece iyi yapılmış bir melodram. Bu senenin bağımsız şampiyonu olacakmış gibi görünen filmi izlemek, belli ki yukarıdaki iki gruptan birine dahil olmamızı sağlayacak. Filmin Sundance’te kazandığı Seyirci Ödülü de filmin bizlere epeyce dokunacağını haber veriyor sanki. Çoğunluğun beğendiği kadar iyi çıkacak mı bilinmez; ancak bu filmi fazlasıyla merak ettiğimizi itiraf etmemiz gerekiyor.

Baskın

baskın-2

Yaptığı kısa filmlerle Türkiye’de pek az yapılan tür sinemasını canlı tutan Can Evrenol, katıksız bir tür sineması olduğu söylenen ilk uzun metrajlı filmi Baskın ile konuk oluyor Filmekimi’ne. Filmi Toronto’da görme şansı bulanlar oldukça huzursuz olmuşa benziyorlar. Festivalin “Geceyarısı Çılgınlığı” bölümüne aşina olanlar dahi Evrenol’un filmini bu denli şok edici buldularsa iyi bir tür filmine muhtaç olan Türkiye seyircisi Baskın’ı nasıl karşılayacak meraktayız. Baskın’ın uzun zamandır beklediğimiz, o Türkiye’den çıkmış evrensel korku filmi olma ihtimali azımsanamayacak düzeyde. Eğer ki kana karşı hassasiyetiniz yoksa, Baskın’a mutlaka bilet alın.

Hasret

hasret-2

Geçtiğimiz aylarda İstanbul Film Festivali’nin programında olmasına rağmen Bakur’a uygulanan sansür nedeniyle çekilen Hasret, Filmekimi’nde yapıyor galasını. Tamam, programa bakıldığında ilk dikkat çeken filmlerden biri değil, kabul. Ancak bir İstanbul sahte-belgeseli olan Hasret’in bir şeytan tüyü var ve hiç çekinmeden söyleyelim ki değme Cannes çıkışlı filmlere mütevazılığıyla taş çıkarak cinsten. Ben Hopkins’in filmi kendini o kadar ciddiye almıyor ki, mesele ettiği İstanbul bir anda beklenmedik bir gerçekliğe kavuşuyor. Gezi’den kentsel dönüşüme, Ak Parti’ye, İstanbul’un kedilerine kadar varan bir trenle İstanbul gezisine dönüşüyor Hasret. Dışarıdan bakışında harika bir gözlem yeteneği saklı.

Saltanatın Mezarlığı – Cemetery of Splendor

cemetery-of-splendour-cannes-film-festival-5 

Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un yeni filmi Cemetery of Splendor, prömiyerini Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümünde yaparak bir tartışma koparmıştı. Tartışmanın sebebi izleyenlerin filmi ana yarışmadaki birçok filmden çok daha iyi bulmasıydı. Nihayetinde film Belirli Bir Bakış’tan da ödülsüz döndü; ancak arkasında oldukça iyi eleştiriler bıraktı. Yönetmenin tarzını bilenler filme biraz temkinli yaklaşacaktır. Lakin görünen o ki Weerasethakul’dan fazla hazzetmeyenler dahi filme belli oranda bir saygı beslediler. Bize kalırsa Cemetery of Splendor biraz riskli bir tercih olacaksa da Filmekimi’nin olmazsa olmazlarından.

El Club

el_club-2

Pablo Larrain’in Berlin’de pek beğenilen ve–zannediyoruz ki küçük ve siyasi bir farkla- Panahi’ye kaybeden filmi yönetmenin önceki filmlerinden çok daha sert ve tavizsiz. El Club, sanki emekli olup da bir sahil kasabasına yerleşmiş gibi yaşayan bir grup tacizci din adamının başından geçenleri anlatıyor. Larrain, bu tekinsiz hikayeyi tekinsiz bir görsellikle süslüyor ve filmin atmosferi en büyük kuvveti haline geliyor. Biraz öznel olacaksa da, El Club’ın yönetmenin bugüne dek yaptığı en iyi film olduğunu düşündüğümüzü belirtmeliyiz. En iyi, çünkü Larrain bu kez senaryosunu naif manevralarla bütün hale getirmemiş. En iyi, çünkü Larrain meselesinin üstüne giderken kendine olur da uzlaşırım diye ekstra bir pay biçmemiş.

***

Kaan Karsan

twitter

kaankarsan@gmail.com