Fiend Without a Face (1958): Soğuk Savaşın Suratsız Düşmanı

Kaan Karsan
Kaan Karsan
16 Ocak 2013

Fiend Without a Face’in yönetmeni Arthur Crabtree hakkında berrak bilgilere ulaşmak öyle pek de kolay değil. Sadece vakt-i zamanında, genç Arthur’un tüm hücreleriyle yönetmen olmayı arzulayan bir delikanlı olduğu gerçeği var elimizde. Kariyerinin ilk döneminde geniş kitlelerin ilgisini çekemeyen ve bunun neticesinde de günümüze kadar taşınamayan filmler çeken Crabtree’nin makûs talihi aslında hiçbir zaman değişmiyor. Ancak yönetmenin başlangıcı ve sonu arasında kayda değer bir nüans var. Zira Crabtree, spot ışıklarının uzağındaki kulübesinde zanaatını her daim sürdürse de, sinema sahnesine bir gün hakkı teslim edilecek eserlerle veda ediyor. Bunlardan önemli ve yazımızın konusu olanı ise Crabtree’nin Amerika hakkında bir şeyler söylemek isteyen bir İngiliz olarak elinden geleni ardına koymadığı Fiend Without a Face.

Fiend Without a Face, isminin ve cisminin de görünür kıldığı üzere tipik b-filmi kalıplarına uyan ve bu sınırların dışına pek de çıkmaya çalışmayan bir film. Açık konuşmak gerekirse bu filmin arkasındaki güç de tam olarak bu. Zira ‘imkânsızlıklar’ her zaman olduğu gibi ‘imkânsız’ fikirleri de beraberinde getiriyorlar. Bu nedenle de Fiend Without a Face’in barındırdığı ve zamanının çok ötesinde olan kimi fikirleri ve dönemeçleri var. Gerçeğin paranoyasından gücünü alarak fantastik ve neredeyse görünmez bir kâbus üreten film, bir yandan korku sinemasının en ilkel dönemine öykünerek geleneğe selam çakıyor; bir yandan da tuhaf atmosferiyle tuhaflığı sinemasının baş tacı eden birçok yönetmeni etkileyerek, kendi döneminin ötesine taşıyor. Kısacası Fiend Without a Face, kendi döneminden çok, ötesini ve berisini temsil eden, garip bir film.

fiend 2

Arhtur Crabtree, filmi çekmek üzere elinde küçük miktarda bir para bulunan her yönetmen gibi heyecanlı bir telaşa kapılarak filmin öncelikli olarak ihtiyaç duyduğu şehveti cevapsız bırakmıyor. Fantastik bir korku filminin ‘rahatlatıcı’ bir bütçeye sahip olmadığı takdirde seçeceği yolu hepimiz biliyoruz. Arthur Crabtree de, korkuyu görünmeyen bir düşmandan sağarak uzun bir süre soğuk savaş paranoyasından ve peyda dramatik durumdan besleniyor. Soğuk savaşın ve askeri yapının üzerinde dolaşan kara bulutların yeterince korkunç olması Crabtree’nin elini güçlendiriyor. Bu nedenle tıpkı o dönem yaşadığı korkuyu avantaja dönüştüren ve politik hamleleriyle dünyanın üzerine kâbus gibi çöken Amerikan ordusu gibi Arthur Crabtree de Sovyetlere çok şey borçlu.

Günümüz normlarıyla değerlendirdiğimiz takdirde Fiend Without a Face’in öyküsü oldukça tanıdık tınlıyor. Muhtelif çılgın deneylerin neticesinde Amerika, oldukça esrarengiz bir düşman yaratmayı başarıyor. Bu düşmanın en önemli özelliği ise insan duyuları maalesef tarafından algılanamaması… İnsanın bu tuhaf yaratığı algılayabildiği tek an, ölmeden önceki birkaç saniye süresince yaşanıyor. İstendiği takdirde alegorik okumalara da açık olan bu ‘görünmez düşman’, insanın en çok anlayamadığından korkacağı gerçeğinin sinemadaki ilk tezahürlerinden birine mahal veriyor. Dolayısıyla Fiend Without a Face, aynı anda hem öncü hem de bayağı olmayı başarabilen bir yapıt olmayı başarıyor.

fiend 1

Filmin başından sonuna değin, makul sayılamayacak sebeplerden peyda olan düşmanı göstermeyen Crabtree, seyircinin filmin ilk sahnesinden itibaren beklediği zirve noktasında ise asıl sürprizini bahşediyor. Düşmanı algılayıp tespit edebilmemiz için ihtiyaç duyduğumuz tek şey, aslında çevreci ve ‘kitsch’ bir sosyal mesajın içerisinde gizli… Bu, filmin Amerika’nın soğuk savaş paranoyasına ve bir korku toplumuna dönüşen coğrafyasına hicveden damarını zayıflatıyor olsa da kendisi dâhil karşısına çıkan her şeyle dalga geçen bir ‘b-filmi’nin sinemasal karakterini güçlendirmek konusunda benzersiz bir tercih. Aniden David Lynch sinemasının ilk dönemini çağrıştıran ucubeler deryası, bu görünmez düşmanın ‘görünür’ kimliğe bürünmesiyle de iletisini dakikadan dakikaya somutlaştırıyor ve kendini daha da önemli hale getiriyor.

Fiend Without a Face izleyicisini büyülemek yerine şaşırtmayı; sarsmak yerine dondurmayı; etkilemek yerine yabancılaştırmayı tercih eden bir film. Bu açıdan Crabtree’nin oldukça iyi çizilmiş bir izlekle yola çıktığını ve yapmak istediği her şeyi adım adım yapmayı başardığını ispatlıyor. Bir filmi ‘kült’ haline getirecek tüm detayları, iyisiyle kötüsüyle bünyesinde barındırıyor. Korkusunu kendi yaratan, kendi bataklığına gömülen bir toplumu ‘görünmez’ bir düşmanla, yani, en büyük korkusuyla baş başa bırakıyor. Neticesinde de sadece dönemi için ‘ibretlik’ olmakla kalmıyor, aynı zamanda bir zaman makinesi işlevi görüyor.

Not: Yazı ilk olarak Arka Pencere‘de yayımlanmıştır.

**

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 5