Festival Notları: Ulusal Yarışma Üzerine Kişisel Dertler

2000’lerin ortası itibariyle İstanbul Film Festivali‘nin en heyecanlı ve en çok konuşulan bölümlerinden birisi haline gelen Ulusal Yarışma, zaman içinde yeni sinemacıların üretim çokluğuyla beraber ek bölümlerle de desteklenerek yerli sinemanın – popüler deyişle ‘Yeni Türkiye Sineması‘nın – cazibe merkezlerinden birisi haline geldi. Ancak yeni sinemacılarımızın yaptıklarının artık ne kadar yeni olduğunu da sorgular duruma geldik.

tozbezi

Bu yılki Ulusal Yarışma bölümünün ve beraberinde ödüllerle beraber gelen homurtuların da aslında belli başlı ‘takılmış, kalmışlıklar’ın bir sonucu olduğunu belirtmek gerek. Öncesinde çeşitli başarılar kazanmış bazı alternatif, yeni – veya iyi niyetli – duruşların artık tamamiyle formüllere dönüşmüş olduğu sektörümüzde ister azınlık politikasına yoğunlaşsın, ister spiritüel taşra hikayeleri anlatsın, isterse kentli varoluşsal aydın dertlerine boğulsun; rastladığımız her film 90’lardan beri gördüğümüz başarılı/başarısız işlerin birer kopyası gibi karşımıza çıkıyor. Politik meseleleri ön plana çıkaran işlerde adeta tek güvence buymuş gibi üzerine ne kışkırtıcı öykülere rastlıyoruz, ne biçimsel arayışlara. Bu yıl ‘en iyi film’ dahil olmak üzere kadın oyuncu ve senaryo ödülünü alan ‘Toz Bezi’ gerçekçi bir anlatım peşinden gitse de, bilindik azınlık anektodları üzerinden ilerleyen ve çok da özeli olmayan bir iş. Asiye Dinçsoy ve Nazan Kesal‘ın güçlü oyunculuklarından çok şey kazanıyor ancak yönetmen Ahu Öztürk‘ün sade anlatımının, yarattığı doğal atmosferin duygusal anlamda çok güçlü bir dünya yaratıp yaratmadığını ve senaryo kısmında karakterlerini ne kadar zorladığını tartışmak gerek. İlk bakışta belki ‘Toz Bezi‘nde direkt bir eksiklik veya olmamışlık hissi uyanmıyor. Ancak film genel anlamda politik cümlesinden gayrı bir his de uyandıramıyor.

rauf

Diğer yandan politik meseleler üzerinden öyküsünü biçimlendiren ve Jüri Özel Ödülü alan ‘Rauf’a baktığımızda ise bu sefer neredeyse masalsı bir anlatım görüyoruz. Yönetmenler Barış Kaya ve Soner Caner, belki de politik dertler için en klasik ve temiz bakış açısını, bir çocuğun masum dünyasını, seçmiş durumdalar. Bu yapıyı tercih etmek ilk bakışta kolaycılık gibi gözükebilir. Ancak ‘masalını anlatırken gerçeklerden kopmamak’ veya ‘çocuk oyuncuyu oynatabilmek’ gibi önemli zorlukların altından kalktıklarını da kabul etmek gerekiyor. Her şeyden önce Kaya, Caner ikilisi özellikle sonlara doğru naifliğin ayarını kaçırmalarına ve ajitasyon müziklere rahatsız edici bir şekilde yüklenmelerine rağmen; çocuksal dertlerin ve gerçek dünya sorunlarının kesişiminde yine de bir denge tutturmayı beceriyorlar ve en azından bir şekilde izleyene dokunan bir öykü ve anlatım sağlıyorlar. Yine bir çocuk öyküsü olan ‘Mavi Bisiklet’ ise hissedilen tüm iyi niyetine ve Ümit Köreken‘in ‘çabalayan’ rejisine rağmen mizansen kokan amatör oyunculuklarla çok da hedefine ulaşamıyor. Sınıf farkları, adalet sisteminin işleyişsizliği, fakir bir çocuğun bisiklet hayalleri, masum çocukluk aşkı, sisteme karşı sesini duyurma çabaları gibi son derece albenili temaların oluşturdukları öyküler tek bir hikayeyi güçlendirmek yerine sanki dallanıp başka yönlere saçılıyor ve filmin sonundaki son derece keyifli ‘kanca’nın etkisini de azaltıyor.

kalandar

Yarışmanın en çok ödüle boğulan filmi ‘Kalandar Soğuğu’ ise çekirdek bir ailenin varolmaya çalışma hikayesini anlatırken Mustafa Kara‘nın tutkulu, zorlu mizansenleri ve aile içi dinamiği resmederken yarattığı doğallıkla – özellikle Nuray Yeşilaraz‘ın hakkını vermek gerek – yarışma bölümünün kalburüstü işlerinden birisi oluyor. Ancak artık sinemamızda kanıksadığımız ‘gereğinden fazla uzatma’ sendromu burada da kendini gösteriyor. Üstelik bu uzatmalar filmin ‘daha önce izlenmişlik’ hissini de pekiştiriyor. Eğri oturup doğru konuşalım, zaten bugünlerde karşılaştığımız çoğu film zamanında başarılı olmuş örneklerin paralel öyküleri ayarında karşımıza çıkıyor. ‘Kalandar Soğuğu‘nun da bir ‘atanamamış Semih Kaplanoğlu‘ havası yarattığını söylemek yanlış olmayacaktır.

anayurdu

Yarışmada sadece FIPRESCI‘den yüz bulan ‘Ana Yurdu’ ise bir yazarın romanını yazmak için gittiği köy evinde, peşinden gelen tutucu annesiyle yaşadığı çatışmalar üzerine yoğunlaşıyor. Zaten jenerik ve tanıdık bir fikir; üstüne hiçbir albenisi olmayan diyaloglar ve ikili çatışmaların sürekli birbirini tekrar etmesi sebebiyle daha da sıkıcı bir hal alıyor. Senem Tüzen‘in yetenekli bir yönetmen olduğu aşikar, diğer yandan Esra Bezen Bilgin ve Nihal Koldaş‘ın da son derece olgun performanslar gösterdiğini belirtmek gerek. Ancak içerikte yaşanan tıkanıklık tüm biçimsel güzellikleri de silip süpürüyor. Yarışmadan ödülsüz dönen filmlerden ‘Rüzgarın Hatıraları,‘ ise ilk anından itibaren Angelopoulos’vari hareketlerle, artık zamanı geçmiş, süsü gösterişinde bir sinemayla karşımıza çıkıyordu. Genelde olumluya yakın yorumlar alan ancak yine jüriden beklediğini bulamayan ‘Kasap Havası’ bir bağlamda yeşilçam melodram yapısına biraz sert dokunuşlar getirerek başlangıçta ilginç bir şeyler vaat ediyor. Ancak zaman içinde öykünün dönüşüm noktalarının vasatlığı ve başta önem verdiği karakterlerini değişim anlarında es geçmesiyle TV dizisinden hallice bir noktaya doğru gidiyordu.

hazir-ol

Tamamen kişisel görüşlerim üzerinden değerlendirmede bulunduğum bu yazının sonuna doğru şunu da belirtmek istiyorum. Ulusal Belgesel Yarışması‘nda izlediğim üç yapım da ‘Ulusal Yarışma’ filmlerinden daha fazla heyecan uyandırıyordu. Bölümün ödülünü alan Onur Bakır‘ın ‘Hazır Ol!’u ateşten gömlek bir konuya odaklanırken alternatif arayışlar, nükteli dokunuşlar ve konuştuğu yorumcuları birer karaktere dönüştürmek gibi başarılara imza atan; lafını söylerken belgeselde anlatıya da kafa yoran bir iş çıkarmıştı. Orhan Eskiköy‘ün ‘Başgan‘ı da takip edilesi bir figür üzerinden hem Kıbrıs’ın politik sorunlarına değiniyor hem de güldüren, ağlatan, sinir bozan – kısacası duyguları harekete geçiren – bir iş çıkarıyordu. Hadi bunlar da belgeselin anaakımı olsun; Gürcan Keltek‘in Koloni‘si neredeyse non-narrative sayılabilecek bir yapıyla, çok şık görsellerle, düzenli bir dış anlatıma ihtiyaç duymadan ses ve görüntü oyunlarıyla bir coğrafyanın belleğini sorguluyordu.

Geçtiğimiz yılların üstüne bu seneki filmleri de düşündüğümüzde – Yarışmada yer alan Tarla, Benim Kendi Hayatım, Siyah Karga ve Rüzgarda Salınan Nilüfer‘i maalesef izleyemedim. – ‘Yeni Türkiye Sineması’ denen şeyin daha köpürmeden köhneme yoluna girdiğini söylemek mümkün. Sinemasal yollarla değil, sadece barındırdığı politik zemin yoluyla karakteriyle bağ kurdurmaya çalışan öyküler; gerçekçi olmak adına sokak sokak dolaşan ama o sokaklardaki, arka mahallelerdeki sinemasal etkileyiciliği gösteremeyen mizansenler; dağlara bayırlara çıkıp yetenekli görüntü yönetmenine bel bağlayan, ‘doğallık’ bahanesiyle sinemasal diyaloglardan kaçıp oyuncularına gerçek hayat için bile vasat kaçan lafları emanet eden yönetmenler; ‘artık devir değişti’nin farkında olmadan eski güzelliklerin hayalet kopyalarını yaratan sinemacılar, şahsen bana ‘yeni’ bir şeylerin peşindeymiş izlenimi vermiyor. Bundan 10 yıl önce ilk kez cümle kurulduğuna şahit olduğumuz sorunların üzerine giden, yeni arayışlar peşinde olan sinemacılardan, o başlangıç heyecanının üstüne yeni bir şey koymadan artık neredeyse bağımsız film (sanat sineması, festival filmi, tek hedefi yurtdışı olan film – ne derseniz deyin) formülü diye bir şey iyice kanıksanmış durumda.

kasap

İşin kötüsü bundan 10 yıl önce, ‘bunlar ilk denemeler’ deyip görmezden gelinen hataların da bu formüllerin içinde sanki ‘olması gereken’miş gibi köklenip yerleşmesi gibi bir durum da var. Bu biraz da sektörleşememiş sektörümüzün bir sorunu elbette. Hala her sette sinema adeta tekrar icat ediliyor çünkü tıpkı toplumsal hafızamız gibi sinema konusunda da zayıf bir belleğe sahibiz. Festivallerde karşımıza çıkan bu filmlerin, zaten seyirciden bir beklentisi olması en kibarca deyimle saflıktan başka bir şey değil. (Mesela eğer filminizin adını ‘Rüzgarda Salınan Nilüfer’ koyuyorsanız, seyirciye açık açık ‘benim filmime gelme’ diyor gibisiniz)

Peki en büyük hedefleri festivallerdeki ödüller ve yurtdışı marketleri olan bu filmler neden ‘yeni’ bir şeyin peşinde değil? Bu sıradanlık, bu ezbercilik, bu ‘otomatik vitese bağladık’ anlayışı da yakın zamanda tıkanacak orası kesin. Kafalardaki en büyük sorulardan biri ise her sene tonlarca ilk film izlerken, ikinci filmleri niye bu kadar seyrek görür olduk? Ama o da başka bir tartışmanın konusu.

K.D. Yılmaz (twitter: @cambeltwt)

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla