Festival Notları: Gerçekler Acıtır

İster ana akım olsun, isterse festivallerde boy gösteren bağımsız yapılara göz kırpsın, kurmaca filmlerin artık belli kalıplar dışına çıkmaya çok cesaret edemediği bu zamanda; belgesellerin  çok farklı anlatımlar ve farklı denemeler peşinde olduğunu ve daha baştan çıkarıcı örneklerle karşımıza geldiğini söylemek gerekiyor. Hatta zaman zaman bu tercihler, seyirciyi belgeselde gerçekçiliği sorgular bir hale sokuyor. Ancak tüm bunların yanında belgesel mantığını ve koşullarını sağlayıp gerçeklik ve kurmacanın arasındaki çizgiyi büken (veya bükmeye çalışan) aradaki farkı daha gri tonlara çeken işlerle de karşılaşıyoruz.

deniz2

Denizdeki Ateş (Fuocoammare)

Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ile dönen ve yıllardır devam etmesine rağmen uluslararası gündeme ancak oturan mülteci krizini odağına alan ‘Denizdeki Ateş’ (Fuocoammare) ismini özellikle denizle haşır neşir olan yerli halk için tarihsel anlamlara sahip bir şarkıdan alıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda kelimenin tam anlamıyla denizleri işgal eden ateşin yerine şimdi daha farklı bir ateş yayılmış gözüküyor. Yönetmen Gianfranco Rosi, mültecilerin yaşadıklarını denizde ve karada yakalayıp gözlerimizin önüne seriyor. Kitlelerin hangi koşullarda nelerle karşılaştığını ve nasıl prosedürel aşamalardan geçtiklerini gösteriyor ve kasabanın doktorunun anlatımıyla yaşanmış ve yaşanmakta olan acı anektodları aktarıyor.

Ancak bir yandan Rosi, kasaba halkının günlük rutin hayatlarına göz gezdirmeyi de ihmal etmiyor. Kadınlar yemek yapıp, evleri temizliyor, erkekler balığa çıkmak için uygun hava koşullarını bekliyor, çocuklar ise kendi dünyalarında bir yandan doğanın içinde takılırken bir yandan da kendilerini bekleyen balıkçılık kariyerlerine hazırlanıyorlar. Düzenli takip ettiğimiz kişiler arasında doktor dışında kimsenin mültecilerle direkt bir teması bulunmuyor. Rosi hiçbir zaman net bir şekilde bu insanlar üzerinde yorum yapmıyor ancak her şeyin o kadar da şahane geçmediğini hissettiriyor. Aile büyüklerinden dinlediğimiz hikayeler, bu halkın yaşadığı onca savaş ve zorlukta başka türlü zor zamanlar atlattıklarını anlamamıza yardımcı oluyor. Sonuç olarak insanoğlu her şekilde kendisine zorluklar çıkarıyor. Denizdeki ateşin şekli şemali değişiyor ama bir şekilde yangın hep sürüyor.

Rosi, mülteciler ve adada yaşayan halkın görüntülerini öyle hınzır bir şekilde kurguluyor ki, arada direkt bağlantı kurmadan da bir şekilde bağlamayı başarıyor. Ancak melankolik bir radyo DJ’i, kendi halinde sakin bir teyze ve bilgiç ama filmin geleceğe – umutla – bakan belki de tek bireyi küçük Samuele’nin yaşadığı anların ne kadar yönetmen yönlendirmesiyle, ne kadar doğal ortamların gözlenmesiyle peliküle edildiği bir soru işareti olarak akılda kalıyor. Her ne şekilde olursa olsun Rosi, bu anlardan yine de doğal, garip ve gerçekçi bir dinamik yakalamayı beceriyor.

mark

Ötedekiler (The Other Side – Louisiana) 

Yine bir İtalyan yönetmenin, bu sefer okyanusun öte yakasında Louisiana’dan perdeye yansıttığı hikayeler ise gerçek-kurmaca arasındaki çizgiyi daha da belirsiz bir hale sokuyor. Roberto Minervini, ‘Stop the Pounding Heart’tan sonra, eski bağlantılarından ulaştığı yeni karakterler üzerinden ABD’nin dışlanmış/kendisini dışlamış yüzlerine kamerasını çeviriyor. Filmin büyük bölümünde Mark Kelley’i takip ediyoruz. Bu sırada işsizlik veya başka sebeplerle sistemin dışına atılmış, işini ve sigortasını kaybetmiş, katıldığı askeri görevlerden sonra ‘öteki’ haline gelmiş insanları, yaşayışlarını, sevinçlerini, kayıplarını, hayata bakış açılarını görme fırsatı buluyoruz.

Kendi güvenliğini de riske atıp Mark ve çevresindekileri resmeden Minervini, bir süre sonra ‘dışarıda’ yer alan ancak sistemin hala içinde nefes alıp veren daha paralı ve adeta militarist bir gruba da kamerasını yöneltmekten çekinmiyor. İki çok farklı kitle arasında yine de bir ortak his yaratmayı başarıyor Minervini. Ancak özellikle Mark Kelley’nin yaşadıkları; yine, yönetmenin istediği şekilde bu insanları yönlendirip yönlendirmediği sorusunu akıllara götürüyor.

Perdeden adeta bir doğallık akıyor ve Rosi’nin ‘Denizdeki Ateş’inin aksine ‘Ötedekiler’ çok daha doğal, daha az mizansen kokan oyunlar ve sahneler yakalıyor. Ancak diğer yandan eğer her şeyi doğal hissettirse bile; izlediğimiz evlilik teklifi veya Mark’la kız arkadaşı Lisa arasında geçen seks sahneleri gibi anlarla ‘gerçek mi, kurmaca mı?’ sorusu bir şekilde tekrar beliriveriyor. Biçimsel bu sorular yine de Minervini’nin kamerasındaki eminliği ve bize sunduğu anların otantikliğini ve dış dünyanın içine seyirciyi sokma gücünü bozmuyor.

mor

İçinde Biraz Kırmızı Olan Mavi Renkte Yağmur (Akounak Tedalat Taha Tazoughai)

Nijer’den gelen bu ‘musikişinas’ öykü ise tıpkı ‘Ötedekiler’ gibi gerçek bir figürün peşinden gidiyor. 9 Nisan Cumartesi Salon IKSV‘de de konser verecek olan Mdou Moctar‘ı takip eden Christopher Kirkley, çölün ortasındaki bir kasabada Afrikalı müzisyenlerin yaşadıklarını ve bunların icra ettikleri müziklere nasıl yansıdığını da gösteriyor. Özellikle akıllı telefon çağında, toplumun büyüklerinden pek de iyi karşılık bulmayan yeni biçimli Tuareg müziklerinin; gençler arasında nasıl fenomen olduğunu ve onları nasıl etkilediğini gözleme fırsatı buluyoruz.

Ancak yukarıda bahsettiğimiz filmlerin aksine Kirkley ve senaryoya katkıda bulunan Moctar fazlasıyla romantik ve benimsediği klişe kullanımlarla kitsch anlar sunan bir işe imza atıyorlar. Amatör oyuncuların her an enselerinde kamerayı hissettiklerini ve rahat hareket etmediklerini görüyoruz. Bu ister istemez garip bir doğallık da yaratıyor. Ancak özellikle şarkı yarışmasına giden yolda yaşananlar ve Moctar’ın babasıyla arasındaki ilişki, feci şekilde modası geçmiş ve neredeyse alay edilecek düzeyde klişe öykü tercihleriyle sunuluyor. Kirkley’nin yarattığı sığ mizansenlerin de bu duruma pek bir katkısı olduğu söylenemez. Ancak yine de Tuareg müziğini deneyimlemek bir şekilde filmin katlanılırlık seviyesini artırıyor. Son olarak şunu da belirtmek lazım, ‘İçinde Biraz Kırmızı Olan Mavi Renkte Yağmur’ (yani ‘Mor’) içinde barındırdığı garip ve kitsch anlarıyla kült bir hayran kitlesi edinmeye de çok müsait bir yapıda.

Denizdeki Ateş: 4/5

Ötedekiler: 3.5/5

İçinde Biraz Kırmızı Olan Mavi Renkte Yağmur: 1/5

Not: Denizdeki Ateş‘in yönetmeni Gianfranco Rosi‘nin ve ‘Lampedusa’da Kış’ adlı belgeseliyle festivale katılan Jakob Brossmann‘ın katılacağı ‘Sinema Tarihsel Dönüşümlere Nasıl Cevap Veriyor?’ başlıklı söyleşi 10 Nisan Pazar, 18:00‘de Melis Behlil‘in moderatörlüğünde Pera Müzesi‘nde düzenlenecek.

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla