Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku (2014): Adını Söylemek Gibisi Yok

Fatma Onat
Fatma Onat
11 Aralık 2014

Davetkârlığı isminde başlayan bir film bu. Çünkü fonetiği cezbeden bir isim “Müzeyyen”. Filmde de bu pek güzel dillendiriliyor. Karakterin ağzından Müzeyyen döküldükçe derya deniz aşıp gerçeklerden hayallere taşılıyor. Böylece seyre filmin galibiyetiyle başlanıyor. İlhami Algör’ün aynı adlı romanından uyarlanan yapımda aşka, ilişkilere, kadınlara, erkeklere dair içinden çıkılması güç durumların kıyısında gezinilmekte. Kıyının neye takabül ettiği birazdan açıklık kazanacak elbette.

Kadın-erkek karakterlerinde farklılık yaratmayı tersinlemeler üzerinden kurmak bu konuya özenenlerin başvurduğu ilk yöntem olur genelde. Ama Çiğdem Vitrinel ikinci uzun metrajı Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku‘da bu “klişe” yöntem yerine daha karakteristik bir boyut kazandırma ayrıcalığını göstermeye niyetlenmiş. Tıpkı ilk filmi Geriye Kalan‘daki gibi. Kadın karakterlerini yapay bir güçle donatmak yerine varoluşsal bir direnç yüklemeyi, gerçeklikle ilişkiyi koparmadan ağırlıklarını ortaya koyma niyetini fazlasıyla belli ediyor. Niyet güzel olsa da film, karakterlerini ete kemiğe büründürememiş bir yazarın tatlı romanı izlenimini uzaklaştırmakta çok zorlanıyor.

müzeyyen 1

Filmin baş karakteri Arif (Erdal Beşikçioğlu), otelde yaşayan, bir başınalığından kısmen memnun, ilk romanını yazma sürecinde bir yazar. Bu süreçte kendi yolunu, kurallarını, duygusunu inşa etmiş Müzeyyen (Sezin Akbaşoğulları) ile karşılaşır. Bu tanışma karakterin kalemini, düşüncelerini başka bir yöne çeker. Çünkü Müzeyyen hayatına istediğini alan, daha az sevdiğini kendinden uzaklaştıran, varlığını dilediği zaman belli etme gücüne sahip bir kadındır. Her şeyden önce herkes gibi olmama ayrıcalığına sahiptir. Kimilerine göre efsane, çokları için “Müzeyyen gibi kadınlar”dandır. Filmin temel motivasyonu belli ki Müzeyyen’in olağanlaşmasıdır. Ama başlayan ilişki bir olağanüstülük üzerinden şekillenmeye başlar. Arif, çizmeye çalıştığı yoldan çıkıp Müzeyyen’in hayatına dahil olur. O an itibariyle Müzeyyen’in hayatı bir erkeğin gözünden klip tonunda akmaya başlar.

Filmin, olay örgüsünden çok durumların, fotoğrafların, lafların hakimiyet kurduğu bir yapısı var. Karakterlere biçilen geçmişin ete kemiğe bürünememesi de bu yapıdan kaynaklı olmalı diye düşünüyorsunuz önce. Çünkü ne Arif’in ne de Müzeyyen’in birbirleriyle olan ilişkileri dışında ağırlık kazanan bir duygusallıkları yok. Kendileri dışında iletişim kurdukları insanlar hep bulundukları zamanın insanları sanki. Eski eş, anneanne, sevgili, arkadaş birer yerleştirmeden öteye gitmiyor. Bu durum filmin böyle bir “yüzeysellik” üzerine inşa edilmiş olacağını düşündürtüyor önce. Biçemini karakterleri oturtulmamış bir roman gibi oluşturmuş olabilir diyorsunuz. Sonra…

Filmin sanki kitaptan hareketle izleyicisine slogan cümleler armağan etmesi arzulanmış. Karakterler için gündelik olan da edebi olan da hep kitabi. İkisini ayırt edemediğiniz vakit karakterin yazıyla ve gerçekle kurduğu ilişki, bunlar arasındaki ayrım görünürlük kazanmıyor. Hayatın içinde mi yoksa romanın içinde mi gezindiğiniz anlaşılmıyor. Bu durumun keskin bir ayrımından söz etmiyorum elbette. Hikâye anlatıcısının marifetini belli edeceği ustalıklı muğlaklığı görmek mümkün değil Vitrinel’in Ceyda Aşar ile beraber yazdığı senaryoda. Aşık olacağı kadını bile kendine uygun biçmeye çalışan bir erkek görüyoruz. Yönetmenin anlatısı içinde özel bir çizgisi olan Müzeyyen’in gerçek varlığını hissetmek yerine kendi gibi bir adama nasıl bir aşk biçeceğine de kendi karar veren bir Arif izliyoruz. Bu aşk öyle bir aşk ki kadın adamı hale yola sokar, daha önce yaşamadığını yaşatır, evvelinde görmediği bir ilişki biçimiyle karşılaştırır. Bu noktada olağanlaştırılmış karakterden çok Arif’in biçtiği bir kadın portresi çıkıyor ortaya.

müzeyyen 2

Filmin gerçeklikle kurduğu ilişkisinin karmaşasının en iyi örneği kahvehane sahnesi. Oradakilerin “keyifli” sohbetinin hiçbir gerçekliğe karşılık gelmesi mümkün değil. Ne bulundukları atmosferi ne de çizilmeye çalışılan tipleri karşılıyorlar. O noktada filmin gerçekliğiyle film içindeki romanın gerçekliğini ayırt etmeye çalışıp aslında o tiplerin romanın “yapay” dünyasından kişiler olduğu fikrine kapılabiliyorsunuz. Bu sonuç yapım için olumlu bir değerlendirme. Fakat filmi sonlandırdığınızda genel bir bakış açısı içinde bu değerlendirmeleri yapmak mümkün olamıyor. Geriye o tiplerin nasıl bir yabancılaşmaya karşılık geldiğini çözme ya da bir anlam üretme çabasına kalıyor. Çabayı boşver kendini filmin akışına bırak dediğiniz noktada da büyük bir boşluk oluşma riski var. Oysa oyuncuların ustalıklı halleri filmdeki büyük bir riski bertaraf ediyor. Yapılan onca edebiyat, organik gelişmeyen diyaloğa rağmen cümleler ağızda bayağı durmuyor. Oyunculuk marifeti sayesinde şiirli muzipliğe dönüşüyor her cümle. Ancak bu marifet de filme katman kazandırmaya yetmiyor. Yüzeyde gezinen hikâyeye bir türlü derinlik kazandırılamıyor.

Bir de neye hizmet ettiğini anlamadığınız sahneler var filmde. Örneğin, Harun Tekin ve Hare Sürel’in oynadıkları karakterlerin varlığını tam anlamıyla çözümleyemiyor insan. Yani olmasalardı ne değişirdi sorusunun yanıtı “hiçbir şey” oluyor. Evet, ikisinin varlığı büyük bir sempati kazandırıyor filme. Çünkü hoş bir tat bırakıyorlar onlara yüklenen rollerde. Ama filmin içindeki varlıklarının karşısında koca bir boşluk var. Yakın bir dostluk ve samimiyet içinde gördüğümüz bu insanları ana karakterin sonraki yaşamında hiçbir şekilde görmüyoruz. Neden görmediğimize dair de hiçbir veri yok. Bütün bunlar filmle ilgili “neden” başlığının altına bir tik daha atmaktan öteye geçemiyor.

Anlayışını yüzeye oturtmuş bir film bu. Her ne anlatıyorsa biçime döküyor. Bilinç akışının somutlandığı her karede altı çizilen laflar birkaç kez tekrarlanıyor. Uygulanan biçim ve içerik uzunca bir klip izlendiği duygusundan kurtaramıyor sizi. Bu duygu çokça seyirci için olumlu bir duruma dönüşebilir. Ama sinemadan beklentinizi sorguladığınız vakit koca bir hayal kırıklığı peşinizi bırakmıyor. Adının içinden “derinlik” geçen filmin damakta bıraktığı köpürtülmüş bir boşluk oluyor.

 

Fatma Onat

onatfat@gmail.com

**

Filmin Adı: Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
Yönetmen: Çiğdem Vitrinel
Senaryo: Çiğdem Vitrinel, Ceyda Aşar
Oyuncular: Erdal Beşikçioğlu, Sezin Akbaşoğulları
Yapım: Türkiye, 2014
Süre: 107′

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5