!f İstanbul 2012, sonunda başladı. Festivali gün gün takip ederken filmlerden edindiğim izlenimleri birkaç bölümde yazacağım. Festivalin ilk birkaç gününde izlediğim filmlere dair aldığım notlar aşağıda…
Circumstance: Bugüne kadar İran’dan gelen en cesur filmlerden biri olarak addedebileceğimiz Circumstance, tipik bir ülke sineması örneği olmasa da heyecan verici bir yönetmen olan Maryam Keshavarz’ı müjdeliyordu. Film İran sinemasının karakteristik özelliklerinden uzakta duruyordu ve basitçe daha ‘batılı’ tabiriyle tanımlayabileceğimiz bir anlatım metodu izliyordu. Maryam Keshavarz’ın estetiği ön planda tutan stili, iyi çizilmiş karakterleri ve hiç de fena olmayan senaryosu festivalin iyileri arasında anılacak bir filme işaret ediyordu. Filmin çizmeye çabaladığı gerçekçi İran tablosu, kasvetli olduğu kadar da ürkütücüydü. Zaten yönetmenin muhtemelen kendisine birçok zorluklar çıkmasına neden olacak cesareti tam anlamıyla göz kamaştırıyordu. İran’ın baskıcı rejimi ekseninde yaşanan bir lezbiyen aşk öyküsü, hiçbir laf sakınılmadan, cezbedici bir estetikle perdeye taşınıyordu. Sonuç olarak Circumstance, tanınmayı fazlasıyla hak eden ve şimdiden takip listemize giren bir yönetmenin ilk filmiydi. (6/10)
The Interrupters: Steve James’in Chicago’nun arka sokaklarını masaya yatırdığı ve suç/suçlu kavramları üzerine mühim şeyler söyleyen belgeseli temelde hatasını anlayıp artık suçtan uzaklaşmış eski çete üyeleriyle kurulmuş bir “suça müdahale” örgütünün suçun önünü kesme çabasını odağına alıyordu. Kısacası Steve James’in elinde her yönüyle cazip bir fikir vardı. Lakin iki saatlik belgeselin bazı anlarda gereksiz yere uzadığını ve iyiden iyiye sarktığını söylemek mümkün. Ayrıca James’in suçu asıl yaratan dünyevi sistemin üzerine gidebileceği yerde konuyu sadece “sistemin çarkı ol da kurtul” bakış açısına getirmesi gerçekten sığ bir tembelliğin ürünüydü. Arka sokaklarda kol gezdiği düşünülen cehaletin, nedenini bırakıp sonucuna odaklanan bir belgeselin samimiyeti, sorgulanmayı hak ediyordu. Böylece The Interrupters, ilgi çekici ama sönük bir belgesel olarak zihinlerde yer etti. (4/10)
Keyhole: İtiraf etmeliyim ki önceki işlerini genellikle pek beğendiğim bir yönetmen olan Guy Maddin’in Odysseia uyarlaması festival öncesi büyük heyecan duyduğum birkaç filmden biriydi. Zaten sıra dışı ve benzersiz bir iş izlemek üzere olduğumuz gün gibi ortadaydı. Fakat Maddin, bu meşhur destanı öyle bir dönüştürmeye çalışıyordu ki, filmin içerisine girmek neredeyse olanaksızdı. Alabildiğine absürt detaylarla perili ev ürkütücülüğünü garip bir yöntemle birleştirmeye çabalayan yönetmen ne yazık ki komik olmayan bir David Lynch parodisi çekmekten bir adım öteye gidemiyordu. Tamam belki karşımızda stilize ve sinematografik açıdan güçlü bir film vardı, fakat bu artıların hepsi Maddin’in metaforlar denizinde yitip gidiyordu. Keyhole, festivalin hayal kırıklıklarından biriydi. (3/10)
Magic Trip: Magic Trip’in Ken Kesey üzerinden yapılan bir LSD güzellemesi olabileceği kimin aklına gelirdi ki? Magic Trip’i izlerken karşımızda belgesel türünün doğasını sorgulatacak kadar kötü, dağınık ve anlamsız bir belgesel olduğunu anlamamız pek uzun sürmedi. Magic Trip, ne merak uyandıran bir konuyu ele alıyordu ne de ele aldığı konuyu merak uyandırır bir hale getiriyordu. Kafası güzel birkaç adamın çıktığı yolculuğu, iyiden iyiye taratılan arşiv görüntüleriyle beraber aktaran bu bohemlik abidesi, bütünlenebilmiş bir film olmaktan çok ama çok uzaktı. Ken Kesey’in iflah olmaz hayranlarından biri olmayan bir kişi için filmin sonunu getirmek ya da filmin eğlence dünyasında keyifli vakit geçirebilmek epeyce zordu. (2/10)
Project Nim: İf İstanbul 2012’nin ağır toplarından biri olan Project Nim, çağımızın en iyi belgesel yönetmenlerinden biri olan James Marsh’ın müthiş vizyonuyla çarpıcı olmayı pekala başarıyordu. Bütün hayatı bir deneye dönüştürülen bir şempanzenin, insanoğlunun kötücüllüğüne ve pragmatizmine ışık tutan yaşamı, enfes bir dramatik yapı ve kurguyla ele alınıyordu. İnsanın doğaya karşı gelme, doğallığı kendine benzetip yapay hale getirme ve kendinden gayrı hiçbir varlığa saygı duymama gibi eğilimleri Marsh’ın başarılı çalışmasıyla sinema sahnesinde, karşımıza çıkıyordu. Belgeselin ortalarından itibaren belirmeye başlayan yoğun dramatik öğeler ise belgeseli hem cesur hem de güçlü bir kırılma noktasına taşıyıp filmin etkileme kat sayısını arttırıyordu. Sözün özü, Project Nim canlılığa dair birçok şey söylerken temelde insanoğlunu eleştiriyor ve çok az hata ve aksama içeren bir belgesel olarak günlükteki yerini alıyordu. (8/10)
***
Kaan Karsan
kaankarsan@gmail.com
***


