Extremely Loud Incredibly Close (2011): 11 Eylül’e Yakın Plan

Alican Yıldırım
Alican Yıldırım
24 Şubat 2012

EXTREMELY LOUD INCREDIBLY CLOSE

“Basit bir sorunla başlamıştım: kilidi olmayan bir anahtar. Sonra soruna uyduğunu düşündüğüm bir sistem yarattım. Her şeyi ince detaylarına kadar böldüm. Her kişiyi bir sayı olarak düşünmeye çalıştım. Olağanüstü bir denklemin parçasıydı onlar. Ama işe yaramıyordu. Çünkü insanlar sayılar gibi değildi. Onlar daha çok harflere benziyordu. Ve bu harfler hikâye olmak istiyordu. Babam da hikâyelerin paylaşılması gerektiğini söylerdi hep.”

Stephen Daldry’nin bu sene “en iyi film” dalında Oscar’a aday gösterilen filmi “Extremely Loud Incredibly Close” baş karakteri Oscar tarafından filmde bu şekilde özetleniyor. Oscar on dört yaşında, çevresiyle pek ilişkisi olmayan, zamanının büyük bir kısmını babasıyla geçiren bir çocuktur. Bir gün başına gelen bir olayla hayatı alt üst olur. Babasını o “en kötü gün”de yitirmiştir. Yaşadıklarının altındaki mantığı anlamaya çalışır. Babasının dolabında şans eseri bulduğu “Black” soyadlı biri için bırakılmış bir zarf onun bu arayışını başlatan etken olur. Zarfın içerisindeki anahtarı “Black”e vermek için yaşadığı şehirdeki Black soyadına sahip tüm insanların adreslerini ve telefon numaralarını bulur. Hepsini tek tek ziyaret edip babası ve anahtar hakkında bir şey bilip bilmediklerini sormayı planlar. Ancak yaptığı bir hesaplamayla bu en az 3 yılını alacak bir araştırma demektir. Yine de merakı üstün gelir ve aramaya devam eder. Arayışı sürdükçe yeni insanlar ve yeni hikâyelerle tanışır. Daha sonra bu arayışa babaannesinin, babasının ölümünden sonra evinin bir odasını kiraladığı gizemli kiracı da dâhil olur. İkilinin arayışı aynı zamanda aile geçmişlerindeki birçok gizemi de gün yüzüne çıkaracaktır.

Extremely loud incredibly close, Jonathan Safran Foer’ın 2005 yılında yazdığı bir romandan Eric Roth tarafından uyarlanmış bir senaryoya sahip. Eric Roth daha önce Forrest Gump, The Insider, Munich ve The Curious Case of Benjamin Buton filmleri için yaptığı uyarlamalarla oskara aday gösterilmiş ve Forrest Gump’la oskarı kazanmış bir senarist. Ancak bu filmin senaryosundaki eksiklikler ve hatalar o kadar çok ki, seyircinin filmi anlamasını engelleyecek nitelikte.

İyi bir baba oğul ilişkisiyle başlayan film, amaçsızca dakikalarca Thomas Schell ve oğlu arasındaki ilişkinin gücünü kör
gözüne parmak sahnelerle gösteriyor. Birlikte vakit geçiren baba oğul sempatileriyle hikâyeye adapte olmaya çalışan seyirciden puan toplamaya çalışıyorlar. Baba, oğlunun asosyalliğini yenmesi için onunla bir yer bulma oyunu oynuyor. Ona kaybolduğunu söylediği New York şehrine ait bir bölgeyi bulması için ipuçları veriyor, Oscar babaannesiyle birlikte bu yeri şehrin çeşitli yerlerinde arıyorlar. Babaanneyi karşı apartmana yerleştiren senarist filmin içerisinde daha sonra kuracağı pek çok olay içinde “yapma bir kurtuluş yolu” sağlamış oluyor böylece kendine. Doksanlı yıllar çocuk filmlerindeki hikâyeleri andıran keşif oyunu çeşitli “enteresan” sahnelerle uzadıkça uzuyor. Ne filmin açılış sahnesinde gördüğümüz o etkileyici sahneyle ilgisi var bunların ne filmin konusuyla. Sadece senarist, filmin sonunu bağlamak için konuyu bu yönde toparlamaya çalışıyor. Filmin ilk sahnesinde düşen bir adam bedenini ve dehşet içindeki bir suratla bilmediğimiz bir yere bakan Oscar’ı görmüştük. Bu, film hakkında daha fazla merak uyandırmıştı zihnimizde. Hala bunun nedenini bezgin bir istekle anlamaya çalışıyoruz.

Ve filmin hikâyesi sonunda değişiyor. Oscar’ın “en kötü gün” dediği o gün geliyor çünkü. Tarih: 11 Eylül 2001. Oscar’ın gittiği okul tatil ediliyor ve onu da diğer arkadaşlarıyla birlikte eve yolluyorlar. Oscar eve geldiğinde evde kimsenin olmadığını fark ediyor. Telesekreter mesajlarını dinliyor. Babasından gelen bu üç mesaj oldukça şaşırmasına ve korkmasına neden oluyor. Telefon tekrar çalıyor ama Oscar açamıyor. Son mesaj da telefonun kaydına düşüyor. Bu babasının son cümleleri aynı zamanda. Hat kesiliyor, televizyonu açmasıyla yere yıkılması bir oluyor. Çünkü televizyonda Dünya Ticaret Merkezi’nin çöküşü canlı olarak veriliyor. Bu 2000li yıllarda çocukluğunu yaşamış insanların daha sonra yaşayacakları “korku ortamı” hakkında haber veren bir sahne aynı zamanda. O günden sonra sadece Amerika değil, dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Annenin ofisindeki sahnede de benzer durum var. Kocasından gelen telefonla şaşıran kadın ona son olayları duyup duymadığını soruyor. Kocası kendisinin de orada olduğunu söylediğinde ısrarla onun Dünya Ticaret Merkezi’nde olduğuna inanamayan kadın, kocasının oradan çıkmasını istiyor. “Merdivenlerden in ve eve gel. Çevrendeki insanları düşünme.” diyor. Olayın vahametini bir türlü kavrayamayan kadın hattın kesilmesiyle çılgına dönüyor. Pencereden, ofisin karşısındaki Gökdelenlere bakıp dehşet içinde kocasının kurtulmasını bekliyor. Ancak hiçbir şey beklendiği gibi gerçekleşmiyor. Yaşananların hiçbirini bir Amerikan duygu sömürüsüne dönüştürmediği için bile saygı duyulası bir film aslında bu film. 11 Eylülden sonra çekilen o berbat ve yanlı filmlerden çok farklı bu film. Sadece talihsiz bir olayda en yakınını, kahramanını kaybetmiş bir çocuğun ve onun ailesinin hikâyesini anlatmaya çalışıyor. Bu olaydan ötürü kimseyi ya da hiçbir şeyi suçlama telaşı içerisinde değil. Olayın hiçbir mantığa dayanmamasının Oscar’ın minik zihninde yarattığı boşluğu tüm çıplaklığıyla gösteriyor yalnızca. Onun korkularında, yalnızlığında ve çaresizliğinde. Oscar karakterini oynayan Thomas Horn harika bir performansla son 10 yıl içerisinde çocukluğunu yaşamış tüm “Çocuk”ların korkularının güzel bir resmini çiziyor.


Filmin yol, fotoğraf ve yeni tanışılan insanların anılarıyla zenginleştirilmeye çalışılan hikâyesi büyükbaba ve anne karakterlerinin amaçsızlıklarıyla yine dibe vuruyor ne yazık ki. Zaten kendi içinde büyük bir konuya sahip film, bir de sonradan peydahlanan vefasız ve samut büyükbabayla sözde Oscar’ın babasıyla olan ilişkisinin gücünün altını bir kez daha çizmeye çalışıyor. Ancak bu konuda o kadar beceriksiz ki, büyükbaba şehri terk ederken Oscar arkasından “Büyükbabam olduğunu anlamadığımı mı sandın? Başından beri biliyordum” diyor. Seyirci bu duruma ne şaşırıyor ne de sempati duyabiliyor çünkü yabancı, gizemli adam klişesiyle heyecan arttırsın diye hikâyeye dâhil edildiği düşünülen bu yaşlı adamın büyükbaba olduğu zaten hikâyenin başından beri anlaşılan bir durum.

Bir de tüm hikâyeyi toplama görevi zaten Sandra Bullock’un kötü oyunculuğuyla sevimsizleşen anne karakterine veriliyor ki bu filmi yerden yere vuran bir başka şey. Kadın aslında oğlunu ne kadar çok sevdiğini oldukça yapmacık ve uydurma gibi duran bir dizi olayla açıklama gereği duyuyor ama ne yazık ki ne sevimli ne de ilgi çekici bir şey bu. Ve filmi amaçsızlaştıran diğer sahnelerden biri olmaktan kurtulamıyor.

Filmin ismiyle bütünleşen yakın ve sert durumun Oscar’ın zihnindeki yansımasının anlatıldığı sahneler hikâyeyi cazip hale getiren tek şey ne yazık ki. Örneğin Oscar, babasının o binadan atladığını düşünüyor. Ona ancak böyle bir ölüm şeklini yakıştırabiliyor. İnternetten bulduğu fotoğrafları basıp, yakınlaştırdıkça pikselleşen fotoğraflarda babasının kıyafetlerine benzeyen bir adamın o olabileceği düşünüyor. Bunu gösteriyor “büyükbabası”na ve babasının son telesekreter mesajlarını dinletiyor. O “en kötü gün”de çok büyük bir korku yaşıyor bunu bir masanın altında cenin pozisyonunda saklanmaya çalıştığı sahneyle anlıyoruz. Daha sonra bu korku nefrete ve vicdan azabına dönüşüyor. Bu değişen karakter profili de filmin anlatmayı becerebildiği güzel şeylerden biri, Thomas Horn bunu oyunculuğuyla çok iyi ifade ediyor.

Kısaca Extremely Loud Incredibly Close, kendisinden önce çekilen 11 Eylül temalı filmlerden farklı ve daha iyi olmayı becerebilen ancak hikayesinde ciddi zaaflara sahip bir film.

 

Alican Yıldırım

http://about.me/alicanyildirim

 

 

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5