Europa (1991): Suç, Salgın ve Savaş…

Ahmet Tuğcu
Ahmet Tuğcu
13 Kasım 2012

Suç, salgın ve savaş… Lars Von Trier’in ilk üçlemesinin son basamağı olduğu gibi, usta yönetmenin ismini geniş bir kitleye duyurmasına katkı sağlayan film Europa. Yönetmenin tüm filmlerinde olduğu gibi seyrederken yoran, seyrettikten sonra düşündüren cinsten hem de.

2.Dünya savaşından sonra çalışmak ve insanlara yardım etmek amacıyla babasının ülkesi olan Almanya’ya gelen Leo Kessler demiryolunda çalışan amcasının yardımıyla trende kondüktör olarak işe başlar. Rutin bir karakter tanıtım sürecinden sonra asıl hikâye, Leo’nun demiryolu ağlarının sahibinin kızına âşık olması ile başlar aslında. Senaryo ilk okunduğunda son derece aşina olduğumuz fakir erkek zengin kız muhabbetini akıllara getiriyor olabilir ama neyse ki konu bu tarz bir duygusal ilişkinin çok daha ötesinde bir siyasi ve sosyal mesaj verme kaygısı içerisinde. Kendi işini ilerletmek tek derdi olan bir baba, her türlü milliyetçi düşünceye karşı bir oğul ve Nazi’nin eylemlerini destekleyen bir kız. Leo’nun hayatına giren bu üçlü o dönemin toplumsal durumunun da bir özeti aslında. Savaş sonrası, desteklediği rejimin devrilmesiyle ortada kalıp, işini idame ettirmeye çalışan büyük iş adamları ve ortaya çıkan iki zıt fikri savunan gençler… Her şeyin ötesinde trenin lüks vagonlarında Amerikan ve Alman askerler, arkada her türlü sefalet ve zorluk içerisindeki halk.

Üçlemede sık sık karşılaşılan hipnoz etkisinin en çok hissedildiği film olma özelliği de taşıyor Europa. Film başladığında duyulan dış ses, bilinçaltının dışavurumu şeklinde kulaklarda öyle çınlıyor ki, bir an o bilinçaltı Leo’ya değil de seyirciye aitmiş hissi veriyor. Hal böyle olunca, diğer filmlerde olduğu gibi etkisini sürdüren o boğuk, ruh daraltıcı atmosfere uyum sağlamak kolaylaşıyor.

europa1

Derin bir Avrupa analizi içeren bu seri, toplumsal olaylara eleştirel perspektiften bakarak insanlara bir şeyler anlatmayı dert ediniyor. Sinema sektörüne farklı bir hava katması açısından cüretkâr ve önemli bir adım bu! Trier’in bu üçlemeyle kendi sinema tarzını tamamen oluşturduğu söylenebilir. Bunu yaparken birçok kamera ve aydınlatma tekniği deneyerek de yeri geldiğinde seyirciyi şaşırtmayı başarıyor. Siyah beyaz bir yapım olan Europe, renklendirme efektleriyle seyircinin ilgisini yoğunlaşması gereken kısımlara çekebiliyor. Film esnasında bir anda bazı motiflerin renklenmesi hem seyirciyi bir noktaya yoğunlaştırıyor, hem de anlık beklenti oluşturuveriyor, adeta bir müzik edasıyla… Gerilim filmlerinde seyirciyi etkilemek için kullanılan ses efektleri gibi kullanıyor usta yönetmen renkleri.

Hipnoz yapan doktor edasıyla kulaklara gelen dış sesi, güzel diyalogları, söyledikleri veya söylemek istedikleriyle serinin en iddialı filmi Europa.

Sanırım Avrupa bir gerilim filmi ve güldürü öğeleri de içeren bir melodram. Almanya bende bir saplantı… Alman toplumu her zaman en uç noktadaki tutkuları sergilemiştir: Kişiliklerinde, bireyler ve diğer ülkelerle olan ilişkilerinde. Her filmim teknik bir yenilik içerir. Avrupa’da kendime birçok eğlenceli teknik oyuncak aldım. Görüntü eklemek üzerinde çalışıyoruz; bazen kimi siyah-beyaz, kimi renkli yedi görüntü katmanını üst üste koyabiliyoruz. Ama asıl önemli olan, bu şekilde ancak farklı merceklerle çekilebilecek görüntüleri birleştirebilmemiz. Bu yolla, ilk bakışta fark edilmeyen ancak izleyicide derin iz bırakan bir etki yaratabiliyoruz. Aynı şey kamera hareketleri içinde geçerli… Görünüşte tam anlamıyla gerçekçi bir izlenim bırakan, ancak filmi planladığımız yöne doğru sürükleyen bu unsuru içeren görüntüler yaratıyoruz. Bu da hipnozdur.

Haydi, şimdi ondan geriye doğru sayalım…

AAT

Kaynak: http://sigarayaniklari.blogspot.com/2010/04/lars-von-trier-ve-avrupa-uclemesi.html

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5