Eternity And A Day (1998): Sonsuzluğa, Kelimeleri Satın Alanlara ve Üç Yapraklı Yoncalara…

Üstüne sayfalarca yazmak isteyip de, kafanızda dönüp duran kelimeleri anlaşılır bir hizaya sokamadığınız anlar olur ya. “Sonsuzluk ve Bir Gün” benim için o anlardan. Klişe kokusu alıyorsunuz değil mi? Muhtemelen. Ama olsun. Pek çoklarının aksine ben, hakkını veren klişeleri seviyorum.

Hiç heveslenmeyin. Theo Angelopoulos Sineması hakkında çözümlemeler yapabilecek yetiye sahip değilim.  “İmgelem sinemasında doğal betimlemeleri kadraja yedirmiş” tadında cümleler kursam en çok ben gülerim zaten. Üstelik, bilgi çağındayız. Filmin, sinema tarihinde ne kadar önemli bir yeri olduğunu, kazandığı ödülleri, müziklerinin insanı alıp nerelere götürdüğünü, “Ey! Sélim” şiirini, kelimelerin yetersiz kaldığı otobüs sahnesini, pencerenin denize açılan sahnesi için kullanılan tekniği, olağanüstü flashback geçişlerini ve belki de merak ettiğiniz daha fazlasını, ufak bir araştırmayla öğrenebilirsiniz oturduğunuz yerden. Ben, ne anlatsam eğreti duracak.

“- Büyükbabam, o mutlu şehrin bir depremde battığını söylüyor. Ve asırlardır denizin dibinde uyuyormuş. Sadece ayda bir kez sudan çıkarmış, çok kısa süreliğine. Sabah yıldızı yeryüzünü terk etmeyi reddedip, onu seyretmek için durduğunda. Ve her şey dururmuş o zaman… Zaman bile dururmuş!

– Zaman? Nedir o?

– Büyükbabam diyor ki, zaman bir çocukmuş deniz kenarında deniz kabuklarıyla oynayan. Geliyor musun peki?”

Hem zaten, şu sıralar sadece sonsuzluğa yazmak geliyor içimden. Belki sadece bir gün..

Hani, ne yana çeksen o tarafa geliyor ya aşk… Hadi ordan! Parmağında oynuyoruz haberimiz yok. Ben mesela, hiçbir zaman adresine ulaşmayacak mektuplar yazıyorum. Pek çokları farketmiyor. Farkedenler umursamıyor. Herkesin aşkı en çok, kendi canını yakıyor. Bazen, şanslı hissettiğim anlar da var. İstediğim kadar uzun sürmüyorlar. Ve kahrolduğum zamansızlıklar.. Yıllarca, görmeye cesaret edilememiş bir mezarın toprağına gömdüğüm kelimeler. Üstünde her şey için özür dilediğim, transparan bir kağıt. Pişmanlıklarım, kavgalarım, duvarlarım.. Ve artık beni asla duyamayacak olan çocukluk kahramanıma anlattığım, can kırıklarım…

“Neden, anne…

Neden hiç bir şey beklendiği gibi olmadı

Neden?

Neden çürüyüp gider insan… Sessizce…

Acıyla ihtiras arasında parçalanarak?

Neden sadece ve sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde?

Neden?

Söyle bana, anne…

İnsan neden bilmez nasıl seveceğini?”

 

Ve her şeyin ötesinde, parmaklıklar kalmış aklımda filmden. Esaretin izlerini taşıdığından belki de. Ki şu aralar en çok bu kurcalıyor zihnimi. Kendi kendimi hapsettiğim korkular, ilerlememe izin vermeyen paranoyalar.. Her seferinde, hiç şaşmadan -belki ben öyle koşullandırdığım için kendimi- ve hep bir başka kadın için.. Kaçtığı için korkan tavşan gibi.. Üstelik de susarak.. İnadına susarak… Ve ben en çok, gönderilmeyen mektuplarda anlattım kendimi…

“Bir odanın gölgesine sığınmışsın, gecenin sesleriyle yağmalanmış. Kapalı gözlerle bakıyorum sana, mühürlenmiş kulaklarla dinliyorum seni. Ağzım kapalı yalvarıyorum sana…”

 

 

Keşke, içimizdeki müzik sustuğunda bize aynı melodiyle karşılık veren o gizemli pencere, hiç kapatmasa perdelerini. Korkuyorum karanlığından. Anlıyor musun? Neyi beklediğimi bilmeden beklemek korkutuyor beni. Onlarca yeşil ışıkta bekledim sen gittikten sonra. Duruyorum. Şimdilik. Ama çok fazla vakit kalmadı. Sahi, önce hangimiz geçti kırmızı ışıkta? Hangimiz daha çok söyledik inanmak istediğimiz yalanları? Ve önce kim, bu kadar yalnız bıraktı kendi yalnızlığını?

“Son zamanlarda dünyayla tek bağlantım, şu bilinmeyen pencere, bana hep aynı müzikle karşılık veren. Kim bu? Nasıl biri? Bir sabah onu bulmaya çıkmıştım. Ama sonra bir daha düşündüm. Belki de bilmemek ve hayal etmek daha iyidir… Etrafımı saran sessizlik.. Sessizlik!.. Her şey bizi kış gelmeden önce teknelerin gölgeleri üzerine vuran uykudaki güneşin aniden açmasını sağlayarak aşıkları dışarı uğratan riyakar baharın verdiği sözlere inanmaya itiyor. Kış gelmeden önceki her şeye inanmaya itiyor.”

 

 

Aynı dili konuştuğumuzu bilmiyoruz. Ama bir gülümsemen yeterliydi. Hem bunca kovalayan varken peşimizden. Hem güldüğün zaman gamzen çıkıyor. Hem belki tekrar karşılaşırdık harabenin birinde. Hem bir yaprak fazlam var. Hem belki ağaçlara asılmış poşetler de vardır yolumuzu bulmak için. Hem ne çıkar ki üç-beş mayından? “Diz çök!” Hem taşlarımız var bizim. Yine kalkıp yürüdük hem…

“…Sen uyandıramayacağım kadar uzaktaydın. Üzerimde hala sıcaklığını hissediyorum. Beni hayal ettiğini hayal etmeye cesaret edemiyorum! Ah Alexandre! Bir an bile inanabilsem buna, koca bir çığlık oluverirdim sadece.”

 

Şehirlerarası bir otobüsün karanlığında, dinlenecek en son şarkıyı dinlemiştim bir zaman evvel. Dönüp  duruyordum. Sana geliyordum. Bir alışkanlık olmaya başladığın zamanlarda. Ve yazıyordum durmaksızın. Dinlemiyordun. Hala dinlemiyorsun! Korkuyorum diyorum, karanlıktan. Ve içimde bir yerlerde büyüyen vahşi taraf, karanlıktan besleniyor. Karanlıkta kurduğum hayaller, gün ışığında tedirgin ediyor. “Söylesene; yarın ne kadar sürüyor?” 2 saat sonra kalkacak gemi. Oysa benim bu gecem bile yok. Issız, ıslak bir sokağı aydınlatan yalnız bir sokak lambası. Onun ışığında, ondan daha yalnız iki insan… 2 saat sonra kalkacak bir gemi… Bisikletli 3 sarı adam… Ve karanlığı yırtan bir otobüs… Diriliş Meydanı!

“- Benimle kal?

– Korkuyorum!

– Ben de korkuyorum… Benimle kal!”

Başladığımız yere bırakıyor otobüs bizi.. Argadini!

Bir de tellere asılmış duran hayaletler var… geçmişimde. En çok hangisi can yakıyor kestiremiyorum.  Uzaktan, sislerin arasından, çok şiirsel görünüyorlar. Ama acı, her yerde acı… Sen hissetmiyorsun diye, varlığı inkar edilemiyor. Hoş, bazen, gördüğünü bile inkar edebiliyor insan. Neye istiyorsa, ona inanıyor. İnanmak önemli! Zira inancı kaybettiğimiz zaman, ne kadar anlatsak da anlaşılmıyor. Neticede; durduğun zaman, durmuyor zaman…

“- Bir gün, sana sormuştum: Yarın ne kadar sürecek? Cevap verdin bana;

– Sonsuzluk ve bir gün kadar…

– Duyamadım? Ne dedin?

– Sonsuzluk ve bir gün kadar…

 

Ey makamı var ile yokun üstünde olan; bi’ ara versen bu çekip gitmelere? Başım dönüyor! Ben en çok, hayalini kurmayı özledim. Sonsuzluk ve bir gün kadar

 

Bu yazı poisonblue tarafından kaleme alınmıştır.

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5