Enter the Void (2009): Boşluğun Gizemi

Kaan Karsan
Kaan Karsan
07 Ocak 2012

Sinemanın kalıplaşmış anlatım yollarını kullanmaktan şiddetle kaçınan, biçem olarak bugüne kadar yapılmış hiçbir eseri hatırlatmamaya çalışan bir yönetmen Gaspar Noe. Kısacık filmografisindeki insan ruhunun ulaşılması zor katmanlarını deşen filmlerinden, sinemayla ve insanla meselesinin oldukça derin ve karmaşık olduğunu saptamak mümkün. Somutlaştırılması oldukça zor bir kavram olan insan bilinçaltının altını üstüne getiren, bu esnada da kirli ve dürüst bir sinemanın bayrak taşıyıcısı olan Noe, salondaki seyircilerin hassaslıklarını ve psikolojilerini pek umursamıyor. Hatta kendisi bugüne kadarki rahatsız ediciliğiyle sinema seyircisi üzerinde öyle bir koşullanma oluşmasına neden oldu ki, yarın sıradan bir romantik komedi filmi yaptığını söylese,  meraklıları yine korka korka sinema salonuna adım atacaklardır. 1991’de bir orta metraj olan Carne ile yola koyulan ve yalnızca birkaç filmde insana dair rahatsızlığını, bundan kaynaklanan rahatsız ediciliğini, engellenemez yaramazlığını, sınırları zorlayan patavatsızlığını, cesurluğunu ve kesinlikle dürüstlüğünü zihnimize kazıyan Noe, 2009 yılında Enter the Void ile sinema algısının keşfedilmemiş topraklarına doğru bir yolculuğa çıkarmıştı herkesi. Enter the Void için Irreversible ile başyapıtını kotaran bir yönetmenin, sinema tarafından etrafına çizilen sınırları yok ettiği filmi denebilir.

2002’de Irreversible’da hikaye akışı bakımından zaman algısını tersine çeviren, Nolan’ın Memento’da yaptığı gibi tersten bir hikaye anlatan Noe, bu kez filmini dört bölüme ayırıyor ve kesinlikle ‘kafası güzel’ diye tabir edebileceğimiz bir üslubu baştan sona muhafaza ediyor. Tabanda, ilk bakışta gözüktüğü kadarıyla ailesel boyutta sorunlu bir erkek-kız kardeş öyküsü var filmde. Amerika’dan dünyanın öteki ucuna giden ve toplum içerisindeki yalnızlıklarına bir de kültürel bir yalnızlığı ekleyerek kimsesizliklerini iyice rafine hale getiren tanımsız bir aile bu kardeşler. Ekonomik anlamda yaşadıkları sıkıntıları şehrin bağırsaklarından kazandıkları paralarla bertaraf etmeye çabalayan ve hayat nereye savuruyorsa oraya savruluyormuş görünen iki kardeşin, aralarındaki ensest’vari karakter ilişkisi de temelleri oedipus sendromuna değin uzanan, bilinçaltında sabırsız bir biçimde saklanan bir psikolojik halin ürünü.

Noe’nin anti-masalı sıradan bir öykünün biteceği yerden başlıyor ve kardeşlerden erkek olanının ölümle tanışmasından başlıyor. Zaten kişisel bir ‘son’dan yola çıkan bir hikayenin tümevarımsal anlatımı da bu yüzden… Önce yalnızca Oscar’ın gözlerinden gördüğümüz dünyayı, yavaş yavaş daha geniş açılardan ve daha genel bir perspektiften görmeye başlıyoruz. Dört adımda, geçmişe, şimdiye ve geleceğe de dönük anlatımla, özelden genele doğru yola koyuluyoruz. Oscar’ın ölümünün getirdiklerinin, çevresindeki insanların hayatındaki izdüşümüne odaklanıp uyuşturucu, seks ve eğlence sektörlerinin karanlığında kafa yapan, üçüncü boyutun ötesine geçen, epileptik ve saykodelik bir maceraya atılıyoruz. Gaspar Noe’nin filmi her saniye kendisinden bahsedilmesi daha  zor bir hale gelen eşsiz bir sinema deneyimine dönüşüyor.

Enter The Void, üzerinde bir mutabakata varılabilecek bir film değil. Her izleyenin kendi bilinçaltıyla, kendi tecrübeleriyle, kendi algısıyla yorumlayacağı seyircisini içerisinde fazlasıyla dahil eden ve ilgi bekleyen bir film. Seyirciye bir şey vermeyen, seyirciyi kendi çabasıyla almaya zorlayan dibine kadar interaktif ve yorucu… Filmin içerisine de net bir ipucu olarak yerleştirildiğinden dolayı olanı biteni reenkarnasyon olgusundan bağımsız olarak düşünemeyeceğimiz aşikar olduğu için mantıksal anlamda da bir o kadar belirsiz ve flu… Epizodik anlamda az önce de bahsettiğim gibi dört ayrı bölüme ayrılan film, Noe’nin bilinçaltının derin sularında gezinmesinin, rüya, kabus ve hayal dünyalarının iç içe girmesinin sinemadaki karşılığı.

161 dakika boyunca ana akım her türlü hamleden çok uzakta seyreden Noe, filminin ‘başyapıt’ değil de ‘başyapıt’vari kelimesiyle daha dost gözükmesine özellikle üçüncü bölümün sonlarında ve dördüncü bölümde yaşadığı düşüş nedeniyle engel olamıyor. Büyüleyici ve gerçekten abandone edici bir şekilde ilerleyen film, son kısmındaki tekrarlarıyla izleyiciye toparlanmak için çok fazla fırsat veriyor. En az 120 dakikasında sinema tarihinde önemli bir olaya tanıklık ettiğini düşünen kişi, sonraki kırk dakikada kendini filmden biraz daha uzaklaşmış bulabiliyor. Kısacası Noe, kesmeye kıyamadığı sahneleriyle maalesef çarpıcılığın bir basamak aşağı inmesine yol açıyor. İlginçtir ki, bu düşüş bile Enter the Void’in her zaman hatırlanacak bir sinema anısı olarak tarihe ve zihinlere geçmesine engel olamıyor. İmgesel manada zihne tabiri caizse tecavüz eden ve en umursamaz insanı bile gölgesiyle yüzleştirebilen Enter the Void, artık olgunlaştığı kesinleşen Noe sinema dilinin karanlık güçlerini damarlarımızda hissettiriyor.

21. yüzyılın en mühim sinema olaylarından biriyle cebelleşmek veya cebelleşmemek sizin ellerinizde. Lakin bu filmde, Haneke’nin Cache’nin galasında kurduğu “Rahatsız seyirler diliyorum” cümlesinin sertleştirilmiş türevi ile yüzleşeceğiniz her daim aklınızda olmalı. Noe sinemasının önceki örneklerinden ötede herhangi bir referansla taçlandıramadığımız Enter the Void, kendi sinemasını cesur bir şekilde şahlandıran, korkusuz bir yönetmenin sinemanın balta girmemiş ormanlarında at koşturduğu filmi. Bir izleyici olarak filmlerle sevişmekten ziyade savaşmayı seviyorsanız, bu filmi izlerken ‘savaşı kaybetmenin mutluluğu’ gibi ironik bir söylem ile ilk kez karşılaşacaksınız.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5