Endgame (2011): Şah, Mat, Votka!

Neslihan Güngör
Neslihan Güngör
10 Haziran 2012

 

Polisiye romanların olmazsa olmazı, hem iyiler, hem de kötüler tarafında psikolojik derinliklere sahip karakterler, travma kaynaklı davranış bozukluğundan muzdarip, entelektüel bir olay çözücü, onun ılımlı ve genelde ana karakteri destekleyen yardımcısı (yardımcıları) , gerçeğe pek çok kez yaklaşılmasına rağmen her seferinde başa saran olay örgüsü ve elbette polislerin klasik önermeleriyle çözemedikleri gizemli bir vakadır.

İlk macerası 1887 yılında bir gazetede basılan ve Arthur Conan Doyle’ un bile halk tarafından bu kadar benimseneceğini öngöremediği kahramanı Sherlock Holmes’ ta aynı izlekten yürüyerek çözer davaları.

Doyle, tıp fakültesine devam ettiği süreçte, derin gözlem ve analiz yeteneğinden etkilendiği profesöründen Sherlock Holmes karakterini yaratırken faydalandığını anlatır. Dönemin medikal  ve tedavi olanaklarıyla, hastalıklara tıpkı bir dedektif gibi yaklaşan,  fiziksel belirtileri ele almasında tüme varımcılığı, teşhiste Occam’ın Usturası’ nı kullanan Dr. Beck’ in etkisi Sherlock Holmes karakterinde yaklaşım tarzı ve tavır olarak temsilini bulur.

Giderek kendinden menkul bir efsaneye dönüşen bu kırılgan dedektif,  hem ardılı olan edebiyatta hem de sinemada farklı karakterler üzerinde etkili olacaktır.

Sıkılganlıklarını kendine özgü bir dil ve Rus edebiyatına yaptığı göndermelerle ifade eden, Endgame dizisinin  dünya satranç şampiyonu Arkady Balagan, Holmes tarzının rahatlıkla gözlemlendiği bir karakterdir.

Satranç  turnuvası için geldikleri şehirde, otelin önünde bir suikasta kurban giden nişanlısının ölümünden sonra, agorafobinin kucağına düşen Balagan,  tıpkı öncülleri Nero Wolfe ve Lincoln Rhyme gibi “bir koltuk dedektifine” dönüşürken, hem nişanlısının kız kardeşi Pippa sayesinde her bölümde temel gizemi çözmeye dönük bir adım atar, hem de ayağına gelen vakaları bir satranç oyunu gibi algılayarak aydınlatır.

Yönetmen Avrum Jacobson’ ın Türk öğesini (karakterler, müzik) bolca kullandığı dizide dışarı çıkamayan Balagan’ ın bu eksikliğini üstlenen Watsonlar olacaktır elbette. Üniversite öğrencisi, satranç tutkunu Sam, temizlikçi Alsina ve barmen Danni, sürekli sürtüştüğü standart yaklaşımın temsilcisi olan, otel güvenlik müdürü Hugo gibi yardımcıları tüm olaylarda ona destek olurlar.

Reel hayattan tüm ün ve ekonomik getirisine karşı bir türlü istediği iç huzuru yakalayamayarak morfine sığınan Holmes gibi, Balagan’ da hem oyun hem de yaklaşım olarak, satrancın siyah beyaz dünyasının kuralları belli, değiştirilemez bütünlüğünün sağladığı güvenli ortamına kaçar.

“- Peki şimdi ne yapacaksın?” sorusunu,

“- Satranç oynayacağım.” diye yanıtlayan Balagan, her ne kadar baskıcı otel müdürünü yoldaş Stalin olarak çağırsa ve nişanlısının ölümünü Putin’e bağlasa da Endgame’ in açık politik tespitler yapmak gibi bir kaygısı yoktur.

“Pippa sen Kuzey Amerikalısın, bir problem görürsen onu çözmek istersin. Ben Rus’um. Izdırap içinde yuvarlanmayı bozuk ve kanun karşıtı bir adalet sistemi tarafından ezilmeye tercih ederim” diyen Balgan’ ın bu yorumu politik bir durum belirlemesinden çok, bir türlü çözülemeyen temel sorundan yola çıkarak cinayet masası dedektiflerini eleştirmeyi hedef alır. Holmes ve Balagan bu noktadan ele alındığında da benzeşirler. Her ikisi de polise güvenmemekte, sevmemekte ve “satranç programları insanlar tarafından yapılır ve diğer insanlar aptaldır” örneğindeki gibi zeka kıtı görmektedirler.

Bu azımsamacı tarz, keman çalan, güzel sanatlardan anlayan, odası yazma eserlerle dolu Holmes karakterinde daha çok sofistike bir duruş sayesinde sağlanır. Telefonda para sorununu çözmeye çalışırken –otel süitleri gereksiz bir biçimde pahalıdır- “Caravaggio tablolarımı Botticelliye satmaya çalışıyorum” diyen Balagan, Holmes’ un entellektüel haliyle kıyaslanınca bir Rus mujiğidir. Yine de belki kaybetmenin acısıyla psikolojik sorunlar yaşayarak baş etmeye çalışan, gördüğü her çekici kadının elini  öpen Balagan, aseksüel Holmes’tan bu anlamda  daha anlayış gösterilebilir bir durumdadır.

Buna karşın her iki travmatik dahi de gündelik hayatın dertleri karşısında çaresizdir.

“- Bir problemim var, umarım bana yardımcı olabilirsin”

“- Satranç mı?”

“- Hayır, maalesef hayat…”

Daha bir günlük eşinin düğünde çalınan takılarla kaçma olasılığı karşısında dehşete düşen gelinin moralini çikolata yemesini önererek düzeltmeye çalışacak kadar kadın ruhundan anlayan(!) Balagan, aynı zamanda Tolstoy’ un “anladığım her şeyi sevdiğim için anlıyorum” sözünü, nişanlısına vereceği yüzüğe kazıtarak aşk tanımı yapabilecek kadar da iflah olmaz bir romantiktir.

“Evet,  önemsiz bir ayrıntı Watson; ama dünyada ayrıntılardan daha önemli bir şey yoktur…” diyen Holmes ve Yusuf Atılgan’ ı anımsatacak bir biçimde “yalanlardan hoşlanırım, çünkü gerçeklerden daha fazla şeyi ortaya çıkarırlar” diyen Balagan, farklı yüzyılların farklı dedektifleri olsalar da, birbirlerinin detaylarda ayrılan izdüşümleri olarak algılanabilirler.

Bu yüzden sıcak bir Haziran akşamı realitenin saldırısı düş kalelerini bir bir yıkarken, Dörtlerin Akşamı’ nı okuyup Holmes’ un peşinde Londra sokaklarında yürüdükten sonra, Balaganla votka ve Rus edebiyatıyla taçlanmış  bir satranç oyunu oynamak son derece sağaltıcı bir seçenek olabilir.

Ne de olsa “sanat, spor, bilim, savaş… Eğer hepsini birden yapmak istiyorsanız satranç oynarsınız.” Güzel bir oyuna başlayacak arzunuz ve devam ettirecek cesaretiniz olduğu sürece…

Neslihan Güngör

gungorness@hotmail.com

Twitter