We Need To Talk About Kevin (2011): Ellerden Çıkmayan Kırmızı


Ezgi Küçüktuğsuz
22 Şubat 2012

“Aylardır merak edilen filmin beklenenden çok daha iyi çıkması ne kadar da mutluluk verici” diye geçirdi içinden genç kız; hakkında uzun uzadıya konuşacak, fikir alış verişi yapıp tartışacak bir filmi daha olmuştu. Oysa günlerdir yazıp yazıp siliyor, erteleyip duruyordu yazısını. Bazen insan söyleyecek çok şeyi olunca tutulur, içindeki cümleler bir kazanda fokurdarken birazını dahi olsa söyleyemez de susup kalır. İşte insana tam da böyle bir şey yapan bir film We need to talk about Kevin, tatlı tatlı gülümsüyorken birden boş midenize gelen yumruk gibi afallatıcı.

Dikkat! buradan sonrasında içerik bilgisi mevcuttur!

İzlemediyseniz sakıncalı olabilir, zaten yazıyı okuyacağınıza gidip izleyin bence izlemediyseniz.

Konumuz bir annenin oğluyla olan ilişkisi. Elimizde bir adet çirkin karizmatik bir anne, babacan ve sevgi dolu bir adam var birbirlerini çok seviyorlar, dünyaya aşklarının meyvesini getirmeleri gayet olağan. Sıradan, hatta beklenen bir şey. Fakat sıradan olaylar hep aynı sıradan işlemiyor elbet.

Eva Khatchadourian, seyahat etmeyi çok seven “spontane” yaşayan, hayattan keyif alan ve hatta kocasının “bi daha gitme ne olur” dediğine göre biraz uçarı bir karakter. Bunları geçmişi hatırladığı sahnelerde net bir şekilde görüyoruz. Sonra bir gün, hamile kalıyor eva ve aslında çocukları sevmediğini anlıyor hamileyken. Şimdi burada bir parantez açmak istiyorum çünkü birçok kişi filmde “bir bebek istenmediğini hissedebilir mi?” sorusunu düşünmüş, yani sebep bu olabilir mi, bebek annesinin mutsuzluğunu ve istenmediğini bildiği için mi “böyle” oldu? Ben buna pek katılmıyorum çünkü kadının hamile kaldığını işaret eden sevişme sahnelerinde görüyoruz ki Frank Eva’ya “emin misin” diye soruyor, belli ki son kararı zaten Eva vermiş. Bunun sebebini Eva’nın anı yaşamayı seven, maceraperest biri olmasına, o anda düşünmeden, sonuçlarını kestirmeden hareket etmesine bağlayabilir miyiz? Sanırım evet ama bana biraz zorlama gibi geldi nedense. Yanisi ben bebeğin istenmediğini hissettiği ve hissetse dahi sebebin bu olduğu fikrine pek yakın değilim ama kesin bir şekilde inkar da edemiyorum haliyle. Ki öyle dahi olsa, tüm olanların sebebi olarak gösterilemez o da ayrı.

Derler ki anneyle bebeğin ilişkisinin temeli ilk görüşmeleri, doğum sonrası kucağıdır. Şüphesiz ki bu çok yoğun bir “kavuşma” anı, ancak orada da eva bariz bir şekilde mutsuz. Bunu pekala doğum sonrası depresyonun başlangıcı olarak da algılayabilirdik ama film öyle demiyor, babanın bebeği bağrına basışı ve mutluluğu annede yok. Tüm hamile kadınların göbeklerini gere gere gösterirken Eva’nın örtmesi, aynada tuhaf tuhaf bakışlarından da öğrenmiştik ki o koca çıkıntıyı benimsememiş, vücudunun bir parçası gibi gelmemiş o bebek. Bu noktada hep dikkatimi çeken bir şey de babanın ve annenin bebeği tutuş farkları oldu zaten, baba sarıp bağrına basarken annenin hep kendiyle arasında bir “mesafe” bırakarak tutuyordu bebeği. Bir parçası, vücudunun bir uzantısı değil de ayrı bir canlı, birey misali. Burada kadının bu mesafeli tavrının yarattığı bir sonuç mu yoksa bebeğin onunlaykenki huzursuzluğu sürekli ağlaması diyenlere “bebek bunu protesto mu ediyor o halde” diye soruyorum şaşkınca.

Geçtiğimiz 20 yılda bebekler üzerinde yapılan araştırma ve tanılar büyük artış göstermiş ve öfkeyi uyarıcı olarak –temel bakıcının huzursuzluk kaynağını def etmesi için- kullandıklarını ortaya koymuş. Burada anne “bağımlı olunan” ve aradaki sevgi nefret ilişkisinin tanımlanmasında zorlanılan bir varlık. Bu bağımlı oluş da öfke için bir sebep daha ve tadaaa; bu saplantılı hal nefrete dönüşüyor! **

İnatla giydiği küçüklük tişörtleri gibi hapsediyor kendini Kevin aşması gereken bir evreye, büyümeyi reddediyor sanki. Oedipus kompleksinin ağır, travmatik bir yansıması burada karşımızdaki olay ve nefret öznesiyle bir iktidar savaşı kaçınılmaz oluyor. Ne kaçınılmazı, çocuğun yaşam amacı oluyor resmen!

Kevin, zehir gibi zeki bir çocuk ve insanları manipüle etmeye daha minicikken başlıyor. Öldürmek için yakaladı zannettiğimiz avıyla oyun  oynayan vahşi kediler gibi oynuyor annesiyle, ve babası dahil diğer kimseyi bir anlığına bile dahil etmiyor buna, tenezzül etmiyor denebilir. Layık görmüyor diğerlerini bu sancılı oyuna. Bu bitmek bilmeyen iktidar savaşı, üstünlük çabası sadece çok nadir kırılma noktalarında zayıflıyor. Gerçi onda da kardeşini kıskanan Kevin’ın taktik değiştirip “iyi çocuk” rolü yapıp yapmadığından emin olamasak da kendini en zayıf, güçsüz hissettiği anlarda tek yardım çağrısı annesi oluyor, anne çocuk ilişkisinin en temel hali. O kırılgan anlarında Eva birinde şaşkın ama mutlu olurken, diğerinde –son sahne– sadece görevini yerine getiriyor.

Kevin’ın herkese melek anneye şeytan hallerinden, annesini sürekli göz hapsinde tutup hayatı cehenneme çevirecek hiçbir fırsatı kaçırmayışından ve özellikle sürekli o imalı suçlayıcı bakışlarından nefesim daraldı, boğuluyor gibi hissettim. Ne zor bir hayat diye düşündüm sürekli böyle gergin, tetikte ve suçlanan olarak yaşamak, üstelik bunun dış dünyadan değil sığınakta, insanın en çok huzur bulacağı yerde yuvasında olması. Psikolojik terör bitmek bilmiyor hem de, yıllarca sürüyor. Eziyet.

Hikaye boyunca ellerindeki “kırmızı“yı çıkarmaya uğraşan eva pasif agresif bir kadın. Tabi ki bu çocuğun ve öfkesinin ona çekip sosyopat olmasının sebebi değil o ayrı. Özellikle anne olduktan sonra –çoğunlukla– sükunet içinde, ağırbaşlı davranıyor dahi olsa bu tamamen öfkesini kontrol edebildiği için, patlama anlarında yaptıklarından ise pişman oluyor, yanlışını kabul ediyor. Kevin’ın bunu hak ettiğini düşünmüyor, intikam almıyor çocuğundan. Bu bile bu kadar zor bir çocuk olmasına rağmen ondan nefret etmediğinin, kin tutmadığının kanıtı. Taa ki son hapishane sahnesine kadar. Ancak o zaman görüyoruz daha fazla dayanacak gücü kalmadığını, bıktığını. Her şeye rağmen, çocuğunu asla terk etmiyor. Market sahnesinde, tümü kırılmış yumurtaları satın alırken söylediğini hatırlayın: “oldukları gibi alacağım.” Gerçekten de o kırık yumurtaları “olduğu gibi” kabul edip, her lokmada ağzına kabukları gelse de öyle yiyor. Değiştirmek ya da terk etmek gelmiyor aklına. Böyle bir kabullenmişlik var üzerinde, insanların onu günah keçisi ilan edip hayatını zehir etmelerine rağmen, ta en başta kendi çocuğu ona yıllarca eziyet etmesine rağmen öylece kabulleniyor olayları, savaşmıyor. Oysa güçsüz bir kadın değildi, insanlardan böyle kaçınan hatta korkan biri asla değildi ancak “anne” olduktan sonra bazı yükümlülükleri vardı ve bunları asla terk etmedi. Kadın bir kere doğurduktan sonra artık hep önce “anne”dir misali, benliğinden vazgeçip anne oldu. Tanıdık geldi mi?

Baba hakkında fazla bir şey söyleyemeyeceğim, bencil ve iki yüzlü olduğunu düşünüyorum kısaca. Oğlunun sorunları olduğunu kabullenmek yerine karısını suçlayan ve ona inanmayan, üstüne üstlük bir de şiddet eğilimli çocuğa silah hediye eden yüzeysel,klasik bir figür. Çocuklarını çok seviyor güya, ama kesinlikle yeterince önemsemiyor; daha doğrusu bu onun “görevi” değil.

Toplum her zamanki kaypaklığında bir “suçlu” arar ve acısını ondan çıkararak rahatlar. Aslında kızını ve kocasını kaybedip kendisi de kurbanlardan biri olmasına rağmen geçmiş yüzyıllardaki cadı avından farksız bir şekilde cezalandırılan kadının yerinde bir başkası olsa aynı şey olmaz mıydı, yani bir yakını katil olan biri de mi katildir? Ya da, evladı katil olduğu için ondan yüz çevirmeli midir anne?

Her şeye rağmen sevmeyecek midir anne çocuğunu, böyle affedilmeyecek bir günah işlemiş olsa da? Oysa “ana yüreği” her zaman çocuğunu kollamayı öğretir aslında, öyle öğretilir. Toplum, olumladığı ve dayattığı kavramların çelişkilerini ya da çürümüşlüğünü umursamaz. Sadece parmağıyla gösterir ve suçlar, çocuk annesi yüzünden mi böyle oldu/davrandı veya anne buna engel olabilir miydi gibi ayrıntılarla ilgilenmez. Kevin’ın toplum için söylediklerini hatırlayın: insanlar benim gibileri izlerler demişti şov gibi görüyor insanlar çünkü bunları. Filmin adındaki “need to talk about” vurgusunun da “hani hep konuşmaktan kaçınıp üstünü örttüklerimiz var ya, biz gözümüzü kapatınca kaybolmuyorlar, bilginize” gibi bir mesajı var bana kalırsa. Kimsenin duymak istemediği şeyler vardır ve hep oradadırlar oysa, en az ayağınızı mobilyalara çarptığınız zaman yaşadığınız acı kadar gerçek ve bir o kadar yakınlar.

Filmin rengi kesinlikle kırmızı tabii ama sarı ve mavi de var, daha doğrusu bu üçünden oluşuyor zaten. Her birinin simgelediği şeyler de ayrıdır, alıcı kadar farklı algı olacağı için yoruma açıklar.

Çarpıcı, etkileyici sahne o kadar çoktu ki her birinden ayrıca söz edilebilir. Çocuk oyuncuların performansı göz kamaştırıyor.  Üzerinde durulacak değindiği, taşladığı ve yüzümüze dan dun çarptığı çok sözü olan bir eser bu; bir de bu ilişkiyi “içerden” yani gözleme dair değil de tam göbeğinde yaşayarak yansıtan bir kadın tarafından oluşturulmuş olması ayrı bir lezzet diye düşünüyorum. Dozunda gerilimi ve buna uygun, sinir bozucu derecede düzgün mizansenleriyle kadın olmaya, anne olmaya dair bu kadar sarsıcı bir yapıtın değerinin zaman geçtikçe daha da artacağından eminim.

 

** Otto F. Kernberg, Aggression In Personality Disorders And Perversions

http://en.wikipedia.org/wiki/Splitting_(psychology)#Otto_Kernberg

http://yucitek.blogspot.com/2012/02/we-need-to-talk-about-kevin.html

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5