Ekşi Sinema’nın İstanbul Film Festivali Önerileri

32. İstanbul Film Festivali’nin dopdolu programı geçtiğimiz günlerde açıklanmıştı. Festivalin biletleri ise 16 Mart Cumartesi gününden itibaren Atlas, Beyoğlu, Kadıköy Rexx sinemalarından ve Biletix aracılığıyla temin edilebilecek. Ekşi Sinema yazarları olarak programın sunduğu fırsattan istifade geleneksel bir tavsiye listesiyle karşınızdayız. Aşağıda ortak listeyi, sonraki sayfalarda ise yazarların kişisel listelerini bulabilirsiniz. Listeyi oluşturmak için önerilerinden yararlanılan yazarlar: Ahmet Tuğcu, Ali Deniz Şensöz, Ali Ercivan, Eray Yıldız, Fatih Yazıcı, Fırat Ataç, Gizem Bayıksel, Gülçin Kaya, Güzin Tekeş, Kaan Karsan, Kemal D. Yılmaz, Melikşah Altuntaş, Seçil Toprak, Sinan Yusufoğlu

32FilmFestAfis Ekşi Sinemanın İstanbul Film Festivali Önerileri

1. Place Beyond the Pines – Derek Cianfrance

İlk uzun metraj filmi Brother Tied’dan 12 yıl sonra çektiği Blue Valentine ile Hollywood’da izlemeye alışık olduklarımızın çok dışında bir aşk filmiyle karşımıza çıkan Derek Cianfrance, The Place Beyond the Pines ile Ryan Gosling’i bir kez daha başrole taşıyor ve efsanevi bir motosiklet yarışçısının hayatı üzerinden anlattığı dokunaklı bir dramla seyircisini baş başa bırakıyor. Adını Mohawk sözcüğünden türetilen, çamlık alanlar için kullanılan ve filmin ağırlıkla geçtiği Schenectady, New York şehrinin İngilizce’deki karşılığından alan The Place Beyond the Pines, festivalde görmeyi merakla beklediğimiz filmlerin başında yer alıyor. (G.B)

2. Final Cut: Hölgyeim és uraim – György Pálfi

Macar yönetmen György Pálfi’nin yönetmenliğini yaptığı ve başrollerinde Brigitte Bardot, Alain Delon, Marcello Mastroianni ve Jeanne Moreau gibi yıldızların yer aldığı bir filmi hayal etmek, Final Cut’ın kendisini izleyecek olmak kadar sıradışı. Kurgu odasında geçen üç yıl boyunca, sinema tarihinde ünü kıtalar aşan yıldızların suretlerini erkek ve kadın arasındaki aşkı anlatmak için kesip biçen György Pálfi, eski işlerine hiç mi hiç benzemeyen bir yapıtla geri dönüp, izleyiciyi bu kez bu şekilde şoke ediyor. Yönetmenin elini attığı her işi unutulmaz kılması bir yana, karşımızda hayali bile çığır açıcı; perdede izlenmesi ise benzersiz bir deneyimi meydana getirebilecek bir seyirlik duruyor. (G.K)

3. Post Tenebras Lux – Carlos Reygadas

Filmografisine üstün körü bir bakış atılsa dahi belli bir ustalığa ulaşmış olduğu aşikar olan Carlos Reygadas’ın; Cannes’dan En iyi yönetmen ödülüyle dönen yeni filmi Post Tenebras Lux, siyah ile beyaz kadar farklı eleştiriler ardından görücüye çıkacak. Öyle ki Cannes’da övgülerle birlikte ciddi yuhalamaların olduğu da yazılan-çizilen detaylar arasında.

Tıpkı Tarkovsky, Dreyer ve Sokurov gibi zihninin derinliklerini peliküle ulaştıran yönetmenlerin çağdaş Meksika sinemasındaki şubesi olan Reygadas; son derece ruhani ve metaforik anlatımla riskli olduğu kadar kuşkusuz kayda değer bir yapım sunmuş durumda. Film ile alakalı “dünyayı kendi anlayışının ışığında yeniden yorumlamak” için uğraştığını söyleyen yönetmen, birçok açıdan buram buram “self-portrait” kokan Post Tenebras Lux ile bir bakıma Stelle Licht ile uyandırdığı etkiyi daha kişisel bir zemine döküyor. Geriye bu belli belirsiz tasavvuru merak etmek kalıyor. (F.Y)

4. Upstream Color – Shane Carruth

2004 senesinde eşini dostunu toplayarak zihin bükücü ve düşük maliyetli bir bilimkurgu ile akıllarımızı alan Shane Carruth uzun bir aradan sonra, belli ki oldukça tuhaf bir filmle yeniden karşımıza geliyor. Upstream Color, Primer’ın izinden giderek yine algımızı zorlayacak bir yolculuğun fitilini ateşliyor. Shane Carruth, tıpkı Primer’da da olduğu gibi filmin yönetmeni, yapımcısı, senaristi, aktörü, dağıtıcısı ve müzisyeni… Sanıyoruz ki öz ve kişisel bir sinema takdim etmek için bundan daha garanti bir yol olamazdı. Upstream Color’ın amacı bilet parasının karşılığını vermek değil; o parayı unutmanızı ve salondan çıktığınızda kendinize gelememenizi sağlamak. (K.K.)

5. Stoker – Chan-wook Park

Geçen Sundance’te galasını yapıp ortalama yorumlar alan ve Chan-wook’un ilk İngilizce filmi olma özelliği de taşıyan Stoker, kara bulutların tepesinde dolaştığı bir aileyi alıyor kadrajına. Trailer ve çeşitli imajlar, beklentiyi tam da olması gerektiği yerde, tepelerde tutsa da gelen kritikler doğrultusunda yine de bir hayalkırıklığı payı bırakmalı. Nicole Kidman’ın sorunlu anne rolü bile şimdilik filme dair beklemeye değer faktörlerdenken, her halükarda bir Chan-wook mahsulü olarak festivalin güçlü filmlerinden biri olarak seçkide yerini alıyor. (E.Y)

6. Dans la masion – François Ozon

Başrollerinde Fabrice Luchini, Ernst Umhauer ve Kristin Scott’ı izleyeceğimiz, 2012 San Sebastian Uluslararası Film Festivali’nden “En İyi Film” ve “En İyi Senaryo” ödüllerini kazanan Dans la maison, 16 yaşındaki bir çocuğun Fransızca öğretmenine yazdığı kompozisyonlarla başlayıp zaman geçtikçe çığırından çıkan olaylara odaklanıyor. François Ozon’un Potiche’ten iki yıl sonra çektiği Dans la maison, Akbank Galaları bölümünün en ilgi çekici filmlerinden biri aynı zamanda. (G.B)

7. Paradies: Liebe, Glaube, Hoffnung – Ulrich Seidl

Provakatif tarzıyla bilinen Avusturyalı yönetmen Ulrich Seidl, 5 yıllık bir aranın ardından “Cennet Üçlemesi” ile tekrar karşımıza çıkıyor. Aynı aileden üç kadının çıktığı üç farklı tatili, üç ayrı filmde irdeleyen yönetmen, karakterlerin kendi cennetlerini arayışlarını hem cesur hem de mizahi bir dille anlatıyor.

Üçlemenin ilk filmi “Paradise: Love”, cennetin dünyevi aşkta olduğuna inanan Teresa´nın Kenya tatilini anlatıyor. Film, seks turizmi üzerinden, genç kadın-yaşlı kadın ve Afrika-Avrupa kavramlarına ve sömürmekten başka şansı olmayan sömürülenlerin hikâyesine odaklanıyor.

İkinci film ise cennet yolunun İsa´dan geçtiğine inanan Anna Maria´nın misyoner gezisine çevirdiği tatilini anlatan “Paradise: Faith” İtalyan medyasının, kutsal değerlere küfür etmekle  suçladığı film, evlilik boyunca uğranan “çile” duraklarını ve aşka özlemi ele alıyor.

Üçlemenin son filmi “Paradise: Hope” ise fazla kilolarından kurtulmak için tatilini dağdaki bir zayıflama kampında geçiren, meraklı, genç bir kadının, kampta kendinden kırk yaş büyük bir doktora âşık olmasını konu ediyor. (G.T)

8. Camille Claudel, 1915 – Bruno Dumont

Fransız sinemacı Bruno Dumont’un son filmi, Fransız sanatının en seçkin figürlerinden birini odağına alıp Fransız heykeltıraş Camille Claudel’in sıradışı yaşamının yalnızca 1915 yılında geçen birkaç günlük dönemini perdeye yansıtıyor. Bu seçimiyle bile bir hayli merak uyandıran ve biyografi filmlerinin bilindik yapısına meydan okuduğunu gizlemeyen yapıt, Dumont’un gözünden bambaşka bir gerilim deneyimini müjdeliyor. Şizofreni teşhisiyle hastaneye kapatılan Camille Claudel’in, kardeşi Paul Claudel’den ziyaret beklediği süreç, filmin tamamını oluştururken; film de süresi boyunca yönetmenin diğer filmlerinde de irdelemeyi sevdiği insan ve psikolojisi üzerine vurucu bir gösteriye sahne olacak gibi. Bu aşamada ise Camille Claudel gibi bir madenin işlenmesi beklentileri yükseltmek için yeterli bir neden. Uzun bir süredir gerçek yeteneğine hasret kaldığımız Juliette Binoche’un Claudel performansı ise şimdiden dillere destan olmuş durumda. (G.K)

9. Before Midnight – Richard Linklater

İlk film Before Sunrise’da tren yolculuğunda tanışan Jesse ve Celine’in günübirlik flanör aşklarıyla gündoğumunda bitip (reel olarak da) 10 sene sonra Before Sunset’te tekrar buluşmalarına ve görüşmedikleri bu süre zarfında gevezeliklerinden hiçbir şey kaybetmediklerine tanık olmuştuk. Hatrı sayılır hayran kitlesi olan bu seri, sinemanın terapiyle bir ilişkisi olabileceğinin de kanıtlarından. Oldukça beğenilen Sundance gösterimi sonrası hala ne bir fragman ne de birkaç verimsiz poz dışında görsel edinemediğimiz filmin bu sefer bir Yunan Adası’nda geçtiğini biliyoruz. İlk iki filmin biraz “aşk tesadüfleri sever” tonu, ikisini Yunanistan’da nasıl birleştirdiğini düşündürse de duygu adamı Richard Linklater’ın bu sefer çifte kafa kafaya 2 saat boyunca ne konuşturduğu dev merak konusu. Festival’in ruhunu belki de en hakkıyla taşıyacak ve bitiminde İstiklal’e atılan ilk adımı güzelleştirecek filmlerden. (E.Y)

10. Goltzius and the Pelican Company – Peter Greenaway

Peter Greenaway’in adı genelde ve doğal olarak büyük kitlelere ulaşabilmiş tek başyapıtı olan “The Cook, the Thief, His Wife & Her Lover” ile anılıyor daima. Ancak şu kesin ki, her Greenaway filmi yepyeni bir dünyanın, yepyeni bir rahatsızlığın kapısını aralıyor; sanatın kapılarını tüm gücüyle zorluyor. Greenaway bu kez bir 16. yüzyıl gravürcüsünü odağına alıyor ve ortaya biyografik bir iş ortaya çıkarıyor. Tabii sinemasının daimi meselelerini de hiçbir şekilde ihmal etmeden, alışıldık tarzıyla, erotizm üzerine ‘şiirsel’ bir tablo çıkarıyor. (K.K.)

11. Pozitia Copilului – Calin Peter Netzer

Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ödülüyle dönen Pozitia Copulului, Calin Peter Netzer’in üçüncü uzun metrajı. Son dönem Romen sinemasının çıtasını yükseltmesine bir diğer referans olarak gösterilen film; temelde bir anne-oğul ilişkisinin dramatik ve mizahi yanlarına odaklanırken, arka planda Çağdaş Romen “üst sınıfı” ve Romanya’ya dair toplumsal bir bakış atıyor.

Birçok örneğine farklı bakış açıları yoluyla tanık olduğumuz bu toplumsal gerçekçi portrenin yeni kesitlerinden Pozitia Copulului’nun gerek karakterler olarak gerekse kamera olarak ikna edici vaatleri, filmi görmek için sunduğu sebeplerden sayılabilir. (F.Y)

12. Sightseers – Ben Wheatley

2011 senesinin en rahatsız ve huzursuz edici filmlerinden biri olan Kill List’i yöneten Ben Wheatley’in görünüşe bakılırsa tam anlamıyla ‘İngiliz işi’ bir komediyle karşımıza geliyor olması başlı başına bir olay. Bu film hakkında sunulan ilk izlenimlerin oldukça olumlu olması ise apayrı bir olay… Sightseers’ın festivalin ‘keyif verici’ olma kapasitesi olan filmleri arasında anıldığına bakmayın. Bizce bu film, festival yoğunluğunun ötesine taşmayı başararak iyi bir komedi filmi olarak akıllarda yer edecek ve muhtemelen Wheatley’in farklı türler üzerindeki yetkinliğini de gözler önüne serecek. (K.K.)

13. Pardé – Jafar Panahi, Kambuzia Partovi

Türkiye’de de sansür gün geçtikçe sıradan bir uygulamaya dönüşürken İran’ın en yasaklı yönetmeni, 32. İstanbul Film Festivali’nin “Uluslararası Yarışma” bölümüne konuk oluyor, ne yazık ki sadece filmiyle. Çünkü usta yönetmen Cafer Panahi’nin sadece film çekmesi değil İran’dan ayrılması da yasak. Geçen yıl da resmi makamlardan gizli çektiği “This Is Not A Film” ile sinemaseverlerle buluşan Panahi, bu yıl da boş durmadı ve meslektaşı Kamoziya Partovi ile beraber “Pàrde” filmine imza attı. Çekimleri yine gizli olarak yapılan filmde, pencereleri siyah perdelerle örtülmüş, deniz kenarındaki bir villada yaşayan bir senarist ve köpeğinin, önce kaçak bir çift, sonra hırsızlar ve ardından da bizzat Cafer Panahi tarafından ziyaret edilmesi konu ediliyor. İlk gösterimi Berlin Film Festivali’nde yapılan film, tenha bir bölgedeki evde, dışarıya ışık sızmaması için pencereler kalın perdelerle örtülerek çekilmiş. (G.T)

14. The Spirit of ’45 – Ken Loach

Yıllar Ken Loach’un üretkenliğini azaltamıyor. Geçtiğimiz sene Cannes’da yarışan filmi The Angels’ Share’in ardından bu kez bir belgeselle karşımıza gelen Loach’un Berlin’de filmin arından dakikalarca ayakta alkışlandığı kulaklarımıza çalınalı çok oldu. Bir Loach filmini heyecanla beklemek için ise buna ihtiyaç yok esasında… Zor koşullarda birbirine kenetlenen bir toplumun öyküsünü belgelemeye soyunan The Spirit of ’45, Loach’un yine kendi politik hülyasını, dünyaya bakış açısını aktarabilmesi için eşsiz bir alan sunuyor ona. Ken Loach gibi bir adamın sinema dünyasındaki varlığı nasıl bir umut ise, bu belgesel de öyle bir umut bahşediyor gibi görünüyor, insanlığa dair. The Spirit of ’45, film festivalinin bankolarından bir tanesi. (K.K)

15. Los amantes pasajeros – Pedro Almodovar

Almodovar’ın Sinir Krizi Eşiğindeki Kadınlar’daki kitsch komediye dönüşü gibi duran yeni filmi, mürettebat ve yolcular arasında geçen bir “uçak güldürüsü”. Estetik ve tasarım olarak Ozon’un son dönem işlerine benzeyen Aklımı Kaçıracağım, 80′lerin kült komedilerinden Airplane’in de günümüzdeki simetrik karşılığı sanki. Antonio Banderas, Penelope Cruz gibi demirbaşlarını toplamış olan Almodovar’ın sivri dilli mizahı ile kaotik durum komedisinin bileşiminden tüm festival salonunun kanını kaynatacak bir iş çıkmış olması kuvvetle muhtemel. (E.Y)

16. Leviathan – Lucien Castaing-Taylor, Verena Paravel

Leviathan için balıkçılık hakkında bir belgesel demek biraz aldatıcı olabilir; zira film belgesel türüne getirdiği yeni solukla birlikte, sadece balıkçıların kendisine odaklanmayıp insanlığın en eski çabalarından birini avın gözünden de aktarıyor. Balıkçılık endüstrisinin ekolojik sonuçları ve ekonomik zorlukları hakkında bilgi edinmek isteyen seyirci belgesel kanallarında gezinedursun, Leviathan, eşine az rastlanan görsel ve işitsel gücüyle, kimi zaman sinir bozucu kimi zaman da büyülü bir güzelliğe sahip sahneleriyle farklı bir deneyim arayışında olan sinefilleri bekliyor. (G.B)

17. V Tumane – Sergei Loznitsa

Schastye Moe ile iki yıl önce Cannes Film Festivali’nde En iyi yönetmen ödülünü kazanan Sergei Loznitsa; filmde görüntü yönetmeni Oleg Mutu ile mükemmel bir bütünlük içinde; savaş dönemindeki Rusya ile çağdaş Rusya arasında olabildiğince kasvetli ve varoluşsal bir yolculuğa imza atmıştı. Gerek hikayesini işleyiş biçimiyle gerekse stiliyle hayli övgü alan Loznitsa; V tumane ile yine merkezine II.Dünya savaşı ve Vassili Bykov’un romanından şekillenen hikayeyi almış durumda.

Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde FIPRESCI ödülünü alan film; II. Dünya savaşı sırasında Alman işgali altındaki Belarus’ta ihanet ile suçlanan bir demiryolu işçisini konu ediniyor. Önceki filminde de hikaye ile kendi geçmişi arasında paralellikler kurarak, yıllar geçse de savaşın insanlar üzerindeki korozif etkilerine eğilen Loznitsa; yine insan varlığının kendisine dair “ihanet” ve “direniş” ekseninde bir yolculuk yapmışa benziyor. En az Sergei Loznitsa kadar, Oleg Mutu’nun referansı ve Elem Klimov’un unutulmaz filmi Idi i smotri’yi hatırlayan yanı da bu etkileyici hikayeyi izlemeye değer kılıyor. (F.Y)

18. Yozgat Blues – Mahmut Fazıl Coşkun

Uzak İhtimal’le son dönem Türkiye sinemasına yeni bir soluk getiren Mahmut Fazıl Coşkun, bu kez taşrada yaşayan insanların hayatla kurdukları bağ ve beklentilerine odaklanıyor. Kariyerinde düşüş dönemine giren, küçük bir ses sistemiyle AVM’lerde şarkılar söyleyip bir yandan da belediyenin düzenlediği ücretsiz müzik kurslarında dersler veren Yavuz’un, bir iş teklifiyle Yozgat’a gidişine ve burada tanıştığı Sabri ile yola birlikte çıktığı Neşe’nin bir araya gelişleriyle birlikte gelişen olaylara odaklanan filmin senarist koltuğunda Tarık Tufan var. Yozgat Blues, bu yıl ulusal bölümde Altn Lale için yarışan on filmden biri. (G.B)

19. Après mai – Olivier Assayas

L’heure d’été’nin ardından verdiği beş yıllık araya, 1960’ların Avrupa’sını resmetmettiği bu yapıtla son veren Olivier Assayas izlenmesi her daim heyecan verici sinemacılardan. Après mai, yankıları halen daha gizli bir ivmeyle devam etmekte olan, özellikle Avrupalı sinemacıların da sancılarını resmetmeye devam ettiği 68’ Mayıs’ı ruhunu, Olivier Assayas’ın merceğinden izlememizi sağlayacak. Varlığına hasret kaldığımız yönetmen, 68 Mayısı’nın koca bir kuşağı devasa bir hayal kırıklığıyla tanıştırdığı günlerin buhranı bir grup gencin üzerinden anlatacak. Örneklerinden ne derece ayrıldığını merakla beklediğimiz yapıt, Venedik Film Festivali’ndeki gösteriminde bir hayli ilgi görmüştü. (G.K)

20. Much Ado About Nothing – Joss Whedon

Much Ado About Nothing’i Avangers’ın yönetmeninin yeni filmi olarak tanıtmak filmin gişesine büyük bir destek olacaktır. Aynı Joss Whedon’un Toy Story serisinin yaratıcılarından biri olduğunu söylemek ise bir önceki cümledeki bilgiyi iyiden iyiye ilginç kılacaktır. Televizyona yaptığı yenilikçi işlerle ayrı bir hayran kitlesi olan Whedon’ın yeni filmi Much Ado About Nothing ise, tıpkı önceki işleri gibi, kendisinden beklenmeyen bir iş: Bir Shakespeare uyarlaması… Sıradan bir uyarlama olmadığını sezinlemek ise fragmanını izlemeye bakıyor. Whedon bu kez, her zaman hissettirdiği mizah kabiliyetiyle, Shakesepare eserini güzelce modernize edip festivalin en deneysel ve lezzetli işlerinden biriyle geliyor. (K.K.)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15