Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Shinjû: Ten no amijima (1969) – Masahiro Shinoda

18. Yüzyıl Japonya’sında, kağıt tüccarı Jihei (Kichiemon Nakamura), fahişe Koharu’ya (Shima Iwashita) aşık olur. Ancak adamın evli ve iki çocuklu olması bir yana, Koharu’yu genelevden koparacak miktarda parası da yoktur. Bu sebeple de Jihei’nin eşi Osan (Shima Iwashita), Koharu’ya kocasından ayrılmasını istediği bir mektup yollar. Bunun sonucunda bir tutku patlaması yaşanacaktır. Japonya kukla tiyatrosu ‘bunraku’yu estetize ederek bu konuda bir ilke imza atan Double Suicide, devamında Bebekler ve Bunraku gibi eserleri de etkiledi. Temelinde sınıfsal bir aşk hikayesini ele alan eser, yönetmeni Masahiro Shinoda’nın yabancılaştırıcı üslup, özel kamera açıları ile ayrıksı oyuncu yerleştirme metotlarıyla parladı. Japon Yeni Dalgası’nın içinde de özel bir yere oturdu. (Kerem Akça)

They Shoot Horses, Don’t They (1969) – Sydney Pollack

Fazlasıyla manidar bir isme sahip (Atları da Vururlar) film, Horace McCoy’un aynı adlı romanından uyarlama. Atları da vururlar çünkü onlar işe yaramayacak hale geldiklerinde yaşamalarına gerek yoktur. Tıpkı şov dünyasının içinde birer ikişer yitip giden hayatlar gibi. İnsanlar sırf reyting uğruna kılıktan kılığa sokulduğu, birkaç kuruş için, bir öğün yemek için katıldıkları dans yarışmasında yarışmacılar başlarına gelecek her şeye katlanmak zorundadırlar, çünkü şov bunu gerektirir. Seyirciler neyi görmek isterse o kılığa gireceklerdir. O yarışmacılardan iki tanesi: Gloria (Jane Fonda) ve Robert (Michael Sarrazin). İki saatlik film süresi boyunca tükenen, sersefil olan, acımasızca tüm kurallara uyan ve sonunda isyan bayrağını çekip kendince bir hayata karşı duruş sergileyen iki muzdarip vücut. Robert bir anlık görebileceği gökyüzü umuduyla katlanırken geçen saatlere, Gloria gittikçe daha da içinden çıkılmaz hale gelen umutsuzluğuyla, içinden çıkamadıkları bu anlamsız dünyaya bir an daha katlanamayacak hale gelir. Filmin sonunu da bu anlamsızlığın içinde boşuna çırpınışlar getirir. Atları da Vururlar, 1969 yılında çekilmiş olmasına rağmen hiçbir şeyin değişmediğini hâlâ yüzümüze çarpan harika bir film. Değişmeyi bırakın her şeyin daha da kötüleştiğini de gösteriyor. Televizyonlarda şikayet ettiğimiz ama dayatılır gibi hâlâ devam eden insan kıyımına, umut tacirciliğine bir ağıt niteliğinde. Sisteme vurulan bir şamar gibi! Böyle filmleri izledikçe sinemaya olan saygısı bir kez daha artıyor insanın. Daha doğrusu bir kaygısı olan, onu dillendiren her sanat dalına duyulabilecek türden bir saygı bu. (Seçil Toprak)

Soldier Blue (1970) – Ralph Nelson

Akademinin büyük haksızlıkla görmezlikten geldiği filmlerden… Fazla söze gerek yok! 1968 Vietnam-My Lai Katliamı’nın hafızalarda canlı olduğu bir tarihte çekilen filmin son dörtte birlik bölümü, Kızılderili soykırımından gerçek bir örneği ‘olduğu gibi’ gösterir. İzlemek çok ama çok zordur(Türkiye’de ciddi sansüre uğramıştı). Mesela, dünyanın en vahşi, en kana susamış, mavi üniformalı beyaz askerlerinden biri, sırtında bebeğiyle kaçmaya çalışan yerli kadının kafasını kılıcıyla uçurur! Başarı kesin ve tam: Cheyenne kampı bütünüyle yok edilir! Yıl: 1864. Filmin oyuncularından 24 yaşındaki Candice Bergen, ‘ ırkçı beyazlara’ direnen sarışın ve hırçın genç kız rolündedir. (Ali Ulvi Uyanık)

Tora! Tora! Tora! (1970) – Richard Fleischer

“Sadece uyuyan bir devi uyandırdık!”: İlk bakışta önemli bir askeri başarı gibi değerlendirilen fakat savaşın kaderini değiştirip ABD’nin Japonya’ya hemen savaş ilan etmesine yol açan ani baskın sonrası, Japon amiral bu sözleri söyler.

7 Aralık 1941 günü, Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri’nin gemilerinden havalanan yüzlerce uçak, ABD’nin O’ahu (Hawai’i) adasındaki Pasifik Filosu’na düzenlediği saldırıda, 12 savaş gemisini batırması ya da kullanılamaz duruma getirmesinin yanı sıra 188 savaş uçağını da alanda havalanamadan ifna eder! Tam 40 yıl önce 25 milyon dolara mal olan film, Pearl Harbor üssünün cehenneme döndüğü günü ve öncesini anlatır! Dijital numaraların olmadığı bir dönemde, müthiş ‘özel görüntü etkileri’ ilgi gören ve Oscar kazanan, Fox – Toei ortak yapımı film, ülkemizde tam adıyla (“Hücum! Hücum! Hücum!”) gösterilmişti. (Ali Ulvi Uyanık)

Il conformista (1970) – Bernardo Bertolucci

Kendisinin de ait olduğu 68′ kuşağının dertlerini hiçbir zaman unutmamış, her daim döneme borç bildiği vefayı kendi sinemasında dillendirmiştirmiştir Bertolucci. Il conformista’da bu duruşun en kendinden emin hali olarak nitelendirilebilir. Üniversitedeki profesörünü öldürmek için görevlendirilen ve bu amaçla Paris’e giden bir faşistin hikâyesini anlatan filmde çarpık bir sistemin ve bu sistemi özümseyen bir topluluğun genel panaromasını, normalleştirdikleri ve ötekileştirdikleri karakterler üzerinden çizilirken; üstün sinematografi her bir planında kusursuz bir düzenle ışıldıyor. Yıkılan bir diktatörlüğün portresini faşizmin gölgesinden çizen, saldırdığı kaleyi içeriden fetheden ve ne anlatmak istiyorsa olabilecek en net ve açık yolları seçen Bertolucci belki de ağır toplarla dolu filmografisinin en nadide parçasını takdim ediyor Il conformista ile. Faşizmin normal insan görünümünün aktif mekanizmasında gizlenen bir parazit olduğunu bu kadar net görebilmek hepimizi fena halde afallatıyor. (Gülçin Kaya)

Valerie a týden divu (1970) – Jaromil Jires

Çek Yeni Dalgası’nın gerçeküstücü geleneğinin en kilit eseri, kuşkusuz oluşturduğu ‘masalsı vampir filmi’ formülüyle de çokça can yakmıştır. Ensest, metamorfoz, vampir, lezbiyen ilişki, ilk regl dönemi gibi birbiriyle alakasız konuları iç içe geçirirken ‘şiirsel’, ‘pastoral’, ‘stilize’ ve ‘gotik’ durmayı beceren özel bir eserden bahsediyoruz. Ya da cinsel yozlaşmanın abartıya kaçtığı Çekoslovakya’da dönemin komünist tabanının açgözlülüğünün ‘vampir’ mitiyle açığa çıkan bir taşlaması denebilir. Nihayetinde Kurtlar Sofrası, Snow White: A Tale of Terror, Hansel ve Gretel, Kız ve Kurt (Red Riding Hood) başta olmak üzere sayısız eseri etkilemiş, fallik semboller ve bilinçaltının devreye girdiği Çek usulü bir Alis Harikalar Diyarında temsili olarak tanımlayabiliriz. (Kerem Akça)

Il giardino dei Finzi Contini (1970) – Vittorio De Sica

Aktör/yönetmen Vittorio de Sica’nın İtalyan Yeni Gerçekçiliği dönemini hatırlamayanlar, “Ladri di biciclette” (1948) ve “Umberto D”nin (1952) yaratıcısını sadece yatakodası farslarından tanıyor olabilir. Böyle olunca da, son şaheseri “Il giardino dei Finzi Contini / Finzi-Continiler’in Bahçesi”ni ona yakıştırmayabilir. De Sica’nın, karşı konulmaz tarihi güçlerin karşısında ruhun boyun eğişini anlattığı filmi, 1938 ile 1943 arasında, Mussolini’nin ırkçı yasalarının uygulandığı dönemde geçiyor.

Görselliğiyle de hafızada yer eden filme adını veren bahçe, ülkeye faşizm hâkim olurken İtalya’daki Ferrara’da, zengin ve münzevi Yahudi ailesi Finzi-Continiler’in etrafı yüksek duvarlarla çevrili büyük bahçesi. Bir kutsal zevk, refah ama aynı zamanda bir tür masumiyet sığınağı… Ferrara’nın kutsal olmayan yerlerinde yaşayan Yahudileri’nin hakları çok daha çabuk, kolayca ve sistemli şekilde ihlal edilirken, onlar dokunulmazdır. Ancak babalarının siyasi ilişkileri bile aileyi gelişmelerden kurtaramaz. (Sevin Okyay)

Harold and Maude (1971) – Hal Ashby

Sinema tarihinin belki de en garip aşk hikâyesi ölümle ilgili takıntıları olan genç bir erkek ve 79 yaşında bir kadın arasındadır. Harold, genç yaşına rağmen ölüme ne kadar bağlıysa (annesinin dikkatini çekmek için sürekli bazı sahte intiharlar tasarlar), Maude da o kadar enerji doludur. Kendine özgü kara mizahı nedeniyle ilk gösterime girdiğinde pek ilgi görmeyen “Harold and Maude”, zaman içerisinde bir kült filme dönüşerek yeniden keşfedilmiş ve en nihayetinde modern Amerikan sinemasının klasikleri arasında kendisine yer edinmiştir. Hal Ashby’nin yaratıcı yönetmenliği (özellikle intihar sahnelerinde), Colin Higgins’in mizah ve dramı müthiş şekilde dengeleyen senaryosu, Harold rolündeki Bud Cort’un kendine has mimikleri, Maude rolündeki Ruth Gordon’ın muazzam oyunculuğu ve elbette Cat Stevens’ın imzasını taşıyan müzikleriyle gerçekten benzersizdir. Sonraki yıllarda Amerikan Bağımsız Sineması’nı (özellikle de Wes Anderson filmlerini) açıkça etkileyen “Harold and Maude”, Amerikan Film Enstitüsü’nün düzenlediği bir ankette tüm zamanların en iyi 10 Amerikan romantik komedisinden biri seçilmişti. (Engin Ertan)

Murmur of the Heart  (1971) – Louis Malle

Kadrajını İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’sına kuran Louis Malle, çocukluktan yetişkinliğe geçiş aralığında 14 yaşında olmayı hatırlatıyor. Burjuva ailenin genel-geçer kodlarıyla yoğrulmuş baskıcı bir malikane ortamında annenin gittikçe belirginleşmesi ve diğer fertlerin silikleşmesiyle hikayenin asıl katmanına geliniyor. Film sonlara doğru ise setini tamamen bir çeşit sanatoryuma taşıyıp “anne ile çocuk” yapısı inşasına girişiyor. Başlarda Proust ve Camus okuyup odasında kafası ve dersleriyle vakit geçiren ve zıt yöndeki iki kardeşiyle çatışan, ve tüm bunların arasında cinselliğinin uyanışıyla savaşan Laurent, filmin ikinci yarısı itibariyle, filmin asıl derdi olarak bir Oedipus karakterine dönüşüyor. Zamanında ensest ilişkiye çağrışımlarından ötürü sansasyonel tarafıyla da bilinen film, bu çağrışımı tamamen reddedenlerce tamamen farklı bir düzleme de oturtulabiliyor. Dönemin çoğu Fransız çocuk oyuncusu gibi, burada da tüm yükü taşıyan ve Malle’in elinde harika işler çıkarmış çocuk roller parlıyor. (Eray Yıldız)

Morte a Venezia (1971) – Luchino Visconti

Morte a Venezia

Konusunu, güzellik ve estetik kavramlarına tutkun bir sanatçının, Gustav’ın ideal güzellikle, elde etmesi imkânsız bir anda ve durumda karşılaşmasını anlatan aynı isimli romandan alan Venedik’te Ölüm; bir müzisyenin İtalya seyahati sırasında, hipnoz edici güzellikteki 15 yaşındaki bir oğlana, Tadzio’ya vurulmasını anlatır. Gustav, tam bir sanatçı profilindedir ve bu olay sanatçının başına gelebilecek bir çaresizlik, bir tıkanmayı doğurur. Biçare Tadzio peşinde sürüklenir Gustav, bildiği her şeyi unutur, unuttuğu şeyleri hatırlar. Buhar olmuş gençliğini anımsar, geçmiş özlemiyle yanıp tutuşurken bir kez daha genç olmaya çalışır. Tadzio’ya karşı hissettiği şey ölümle yaşam arasında bir seçim yaptırtma aşamasına getirecek kadar büyümüştür içinde. Yapacağı seçim de bellidir esasında; geriye bir tek ölüme giden bu yolda sımsıkı tutunacağı son hayali kalır. Eşcinselliği odaklanmak yerine üzerinde durmaması, işlemesine rağmen bir yorum getirmemesi de benzer filmlerden sıyrılmasını sağlar. Muazzam estetikteki kareler ve görüntülerle akıp giden filmde karakterler çok gerekmedikçe konuşmuyor; sessiz ve uzun planlar dillendirilmeyenleri anlatmaya fazlasıyla yetiyor. (Gülçin Kaya)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25