Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Week End (1967) – Jean-Luc Godard

Jean Luc Godard’ın sinemayla ilişkisini kıskanmamak elde değil. Bir yandan yaşamı devam ettirmek isterken, bir yandan da neşteriyle vücudu parçalayan cerrahlar gibidir yönetmenliği. Her zaman yeni olanı, ortalamaya en uzak olanı arayan, ama hep arayan Godard’ın muhtemelen en anarşist yapıya sahip filmi de Haftasonu oluyor! Haftasonu için seyahate çıkan bir çiftin, kendilerini kıyametin ortasında buluvermeleri gibi absürd bir hikâyeden yola çıkar Godard. Bu hikâye üzerinden Fransa’nın göçmen politikalarından, kadınla erkeğin en temel çatışmalarına dek girip çıkmadık tema bırakmayan Godard, biçimsel olarak 1967 için imkânsız görünen birçok anlatım stiline başvurur. Film yalnızca dakikalarca süren otobandaki ünlü tek planlık kaydırma (travelling) sahnesiyle bile izleyenlerin ağzını açık bırakmıştır ve birkaç yüzyıl daha bunu yapmayı sürdürecektir şüphesiz. (Murat Emir Eren)

Hakkında yazılmış detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/week-end-monsieur-godard%E2%80%99la-bir-hafta-sonu/

Play Time (1967) – Jacques Tati

David Harvey; 19. yüzyılda yeniden inşa edilen Paris’i “modernitenin başkenti” olarak tanımlar. Bu tanım sanırım en çok Jacques Tati’nin filmiyle bağlantılı olarak düşünüldüğünde anlam kazanabilir. Tati, Monsieur Hulot karakteri üzerinden; modern Paris yaşamının karmaşasında ve tek düzeliğinde kayboluşun, kimi zaman olayları anlamlandırmaya çalışırken kimi zamansa akışına bırakarak şehir hayatını şaşkın hallerde deneyimlenişin parodisini yapıyor filminde. Steril binalarda, teknolojinin gelişmesiyle mekanikleşmiş insanların ofis bölmeleri içinde süregelen ve alıştıkları bu hayata karşın Hulot’nun, insan doğasına aykırı olduğunu hareketleriyle dile getirdiği bütün bu keşmekeşi merak ve hayret içinde deneyimleyişi Tati’nin filminde verdiği en sade ve güçlü mesajlardan bir tanesi. İzlerken insana Chaplin’in Modern Zamanlar’ının devamı izlenimi veren filmin tıpkı Chaplin’in yaptığı gibi diyaloglar üzerinden değil de jestler ve beden üzerinden yapılan komediye dayanması da aralarındaki kan bağını güçlendiriyor.

Uğruna iflasın eşiğine geldiği filmi her ne kadar zamanında gişede parlamamışsa da Tati’nin, gerek 9 sene süren çekimleri, gerek inşa ettiği muazzam “Tativille”i ve gerekse minimal anlatımı kullanarak maksimum verim aldığı senaryosu ve yönetmenliğiyle Play Time, biz modernite insanlarına anlatacak çok şeyi olan ve tekrar tekrar izlenesi bir yapım. (Sonay Ban)

Oliver! (1968) – Carol Reed

Sinemanın en iyi müzikallerinden “Oliver!”, Charles Dickens’ın 1838’de yayımlanan ikinci romanı “Oliver Twist”in serbest bir uyarlaması. Sosyal içerikli romanların ilk örneklerinden olan ve çocukların ağır çalışma koşulları altında çalıştırılmaları ya da suça teşvik edilmelerine dikkat çeken öyküde, yetim Oliver’ın başına gelenler anlatılır. Sefalet içindeki yetimhaneden bir cenaze levazımatçısının yanına çırak olarak verilen ve oradan da kaçarak, kendini Londra’da, müzikalin ‘yıldız’ karakteri Fagin’in yönettiği çocuk hırsızlar çetesinin içinde bulan Oliver, kötülüğün, iyiliğin, adaletin gerçek anlamlarıyla tanışır.

O yılların hızla parlayan çocuk oyuncusu, 10 yaşındaki Mark Lester’ı tüm dünyaya tanıtan müzikal, Kanadalı koreograf Onna White’a (1922-2005), filmdeki üstün çalışmalarından dolayı, Oscar Töreni’nde bir Onur Ödülü verilmesine vesile oldu. İngiltere Shepperton Stüdyoları’ndaki muhteşem setlerde çekilen “Oliver!”ın, En İyi Film, Yönetmen, Müzik, Sanat Yönetimi – Set Tasarımı ve Ses dallarında da 5 Oscar kazandığını vurgulayalım. (Ali Ulvi Uyanık)

If… (1968) – Lindsay Anderson

İngiliz özgür sinemasının öncü yönetmenlerinden Lindsay Anderson, dönemin anarşik atmosferini yansıttığı filminde katı ve acımasız bir yönetim tarafından idare edilen bir yatılı okul ve burada sistem tarafından tek tipleştirilen öğrenci profili resmediliyor. Bu haliyle dönemin gerçekliklerinden fazlasıyla güç alan film, kilisesi ve kışlasıyla okuldan başka her şey benzeyen bu bina ve sistemin tanımladığı ideal öğrenci/insan modeline uygun yaratılmaya çalışılan bireyler üzerinden derdini sözünü sakınmadan dile getiriyor.

Yaratıcıları, işleyişe yardımcı olanları ve biçare boyun eğenleri bir paydada buluşturan sistem, haliyle anarşistlerini doğuruyor; yüzyıllardır süregelen bu güdüsel döngü bir kez daha kendi başkaldıranlarını yaratıyor, soluğu patlayıcı silahlarda arıyor. “Bir adam doğru yerde tek bir mermiyle dünyayı değiştirebilir mi?” diyerek başlayan bu mücadele ‘if….’ (eğer ki….) diyerek nihayete eriyor. (Gülçin Kaya)

Vesikalı Yarim (1968) – Lütfi Ömer Akad

Sinemacılık anlayışını “Vizörden ilk kez baktığım zaman gördüğüm şey bir şenlikti. Ve o şenlik hiç bitmedi” sözleriyle açıklayan ve filmleriyle Muhsin Ertuğrul’un tiyatro etkisi karşısında “sinema dönemini” başlatan Ömer Lütfi Akad’ ın Vesikalı Yârim filmi, gerek Safa Önal’ın yazdığı senaryosuyla, gerek konunun işlenişi ve oyunculuklarla Türk Sineması’ nın yüzünü ağartan filmlerden biridir.  Sait Faik’in ‘Lüzumsuz Adam’ (1947) kitabında yer alan Menekşeli Vadi öyküsünden yola çıkarak senaryosu oluşturulan film, sıkıştığı evlilik hayatından kaçışı, bir pavyon kadınına duyduğu derin aşkta bulan Halil karakteri üzerinden sunar savını izleyiciye. Filmde Faik’ in öyküsündeki tekli bakışı ikili bir duruşa çeviren Akad, toplum tarafından yasak aşk olarak yaftalanan evli erkek-bekâr, düşmüş kadın öyküsünü kendi doğallığı ve samimiyeti üzerinden irdeleyerek aklar. (Neslihan Güngör)

Hello, Dolly! (1969) – Gene Kelly

hello dolly

‘Sanat Yönetimi / Set Dekorasyonu’, ‘Müzik’, ‘Ses’ dallarında Oscar kazandı; ‘Görüntü’, ‘Kostüm Tasarımı’, ‘Film Kurgu’, ‘Film’ dallarında da aday oldu. 1890’ların New York’unda, ince zevklere sahip profesyonel çöpçatan Dolly Levi’nin  (Barbra Streisand), kendi boş kalbini, zengin ve dul tüccar Horace Vandergelder’e kaptırmasıyla gelişen olayları anlatan görkemli müzikal, “Hello, Dolly!”dir. Tüm zamanların en iyi birkaç dansçısından biri, bu kez yönetmen kimliğiyle kamera arkasındadır: Gene Kelly.

2 Oscar’lı oyuncu -şarkıcı, film yapımcısı –yönetmeni ‘muhteşem Barbra’ ile cazın babalarından, yorumcu ve gelmiş geçmiş en büyük trompet virtüözü Louis Armstrong’un düeti bile bu müzikalin değerini anlatmaya yetmektedir! Bu “en”lerin müzikali, Twentieth Century Fox şirketinin bu 25 milyon dolarlık sükseli yapımı, kuşkusuz, defalarca izlenebilecek kadar hayat doludur. (Ali Ulvi Uyanık)

Kes (1969) – Ken Loach

Loach’un bunalımlı İngiliz çalışan sınıfının evinde artık bir eşyaya dönüşmüş olan kamerası, bu kez bir çocuğun gözünden bakıyor. Kuşlara ilgisini, doğada bulduğu bir doğan kuşu sahiplenip eğiterek somutlaştıran Billy, evde ve okulda ayrı baskının hedefidir. Herkes kendi otoritesini onun üzerinden gerçekleştirecek kadar fanatik birer doğrucudur. Billy’e göreyse doğru, Kes’i eğiterek özgürleştirmek, aslında diğerlerine benzer otoriteyi onda kurabilmek. Bir noktadan sonra çocuğun her sözünü anlayıp itaate başlayan kuş, Billy için bunalımlı bir çocukluğun ruhunun serbest kaldığı tek şeydir hayatında. Bu yüzden filmin tanıtım cümlesi şaşırtıcı değil: “… Kalbini kırdılar ama ama ruhunu değil.” Loach’un filmografisinde işçi sınıfı portrelerinde insanın büyüme veya topluma adapte sürecinin her aşamasına tanık olduğumuzdan mütevellit, henüz ikinci filmi olan Kes’te çocukluk döneminin (ruhunun), çekildiği kasvetli İngiltere çayırları kadar rüzgarlı, çetin ve karanlık olabileceğinin altını çiziyor. Billy rolündeki David Bradley’nin filmi seyreden herkeste ciddi izler bıraktığından da bahsedilmeli. (Eray Yıldız)

Ma nuit chez Maud (1969) – Eric Rohmer

Sinemanın gürültülü fiziksel hareketlilik olmaksızın, safi diyaloglar ve gösterişsiz durum hikayeleriyle de dikkate değer kılınabileceğini Eric Rohmer’in ahlak masalları kadar güçlü doğrulayan çok az yapıt vardır. Ma nuit chez Maud’un rahatlıkla sivrildiği bu stilize Rohmer serisinde, iyi bir anlatıcının dilinden dökülen sözler ahlak hikâyelerin başrolüdür ve sıradan, sokaktaki insanların dillerinden dökülür hepsi. Tanıdık birer eş dost gibidir tüm karakterler ve bolca konuşurlar. Bu konuşmalar kah gündelik dertlerini anlattıkları bir diyalogu oluşturur; kah din, ahlak ya da felsefe gibi var oluşsal noktalara değindikleri sofistike sohbetleri.

Katı bir katolik olan Jean Louis’nin eski bir dosta, Vidal’e rastlamasıyla başlayan hikâye, geceyi geçirdikleri çekici bir kadının, Maud’un evinde incilerini döker. Din, felsefe, Blaise Pascal üzerine uzun sohbetler üzerinden tam bir Rohmer öyküsü şeklinde ilerleyen gece çeper görevi gören dış kimliklerin altında yatan asıl benlikleri su yüzüne çıkaran bir dürüstlük, bir ahlak sınavına dönüşür. (Gülçin Kaya)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/rohmerden-ahlak-oykuleri-ma-nuit-chez-maud/

L’armée des ombres (1969) – Jean-Pierre Melville

Jean-Pierre Melville’in İkinci Dünya Savaşı’nda geçen direniş öyküsü çoğu savaş filminin aksine izleyicisini gerçeklik duygusuna hiçbir anında yabancılaştırmayan bir dönemsel portre temelde. Hatta L’armée des ombres’nin tam anlamıyla bir savaş filmi olduğunu söylemek abesle iştigal olacaktır. Zira karşımızda direnişçilerin o günkü şartlar altındaki değişken psikolojilerini deşen; savaşı bir amaç değil araç olarak kullanan ve varmak istediği net bir sonuç olmayan bir film var.

Melville’in fotoğraf sanatını dize getiren benzersiz görsel dünyası da yönetmenin müthiş bir dramatik yapı inşa etmesine destek sağlıyor. Böyle bir derinlikte ‘savaşın anlamsızlığından’ bahsetmek bile tabii ki de oldukça sığ… Bu nedenle Melville sinemanın derin sularını arıyor. Karşımıza incelikli bir kimlik öyküsünü getirip koyuyor. ‘Her biri’ başka bir ‘hiç kimse’ olan direnişçilerin gölgede kalan mücadelesini ve gizli yüzleşmesini anlatan film hiç şüphe yok ki sinema tarihinde çok ayrı bir yere sahip. (Kaan Karsan)

Z (1969) – Costa-Gavras

Z

Polisin gözleri önünde faşistlerin saldırısı altında cereyan eden barış yanlısı bir toplantıya katılan solcu bir siyasetçinin yaşamını yitirmesini soruştıran bir savcı, bu olayın planlı bir cinayet olduğunu farkeder ve örtbas etme girişimlerine karşı koyarak cinayetin ordu başta olmak üzere devlet içindeki planlayıcılarını ortaya çıkartmaya çalışır… Türkiye dâhil pek çok ülke için ne yazık ki yakın tarihten son derece tanıdık gelen bu olay örgüsü, Yunanistan’da askeri diktatörlük hüküm sürerken Fransa’da sürgünde yaşayan Yunanlı yönetmen Costa-Gavras’ın, ülkesinde birkaç yıl önce yaşanmış gerçek bir vakadan esinlenen bir romandan uyarlayarak çektiği Z’nin konusunu oluşturuyor. Z’nin sinema tarihinin en başarılı siyasal drama/gerilim filmlerinden biri olmasının ardında güncelliğinin yanısıra Gavras’ın hikâyeyi sürükleyici bir sinema diliyle aktarmayı başarması ve savcıyı canlandıran Jean-Louis Trintignant başta olmak üzere deneyimli oyuncu kadronun başarılı performansları yatıyor. Ayrıca Mikis Theodorakis’in Yunanistan’da evinde gözhapsindeyken gizlice besteleyerek yurtdışına gönderdiği özgün müzik bestesinin filme katkısı da yadsınamaz. ABD’de Nixon iktidarı döneminde Z’nin en iyi yabancı dilde film dalında Oscar kazanması, Akademi’nin tarihindeki kaydadeğer muhalif çıkışlarından biri sayılır. Z, Türkiye’de ilk kez ancak 1989 yılında Ankara Film Şenliği’nde izleyicilerin karşına çıkabilmişti. (Kaya Özkaracalar)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla