Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

The Spy Who Came in from the Cold (1965) – Martin Ritt

Şu ‘soğuk savaş öyküleri’ başka ne zaman John le Carré’ın anlattıkları kadar soğuk ve etkileyici olabilmiştiler ki? Tartışmasız Hollywood’un en değeri bilinmemiş yönetmenlerinden biri olan Martin Ritt’in enfes le Carré uyarlaması da hem mesafesiyle hem de derinliğiyle bunun kanıtı niteliğinde. Hatta The Spy Who Came in from the Cold, belki de başka bir le Carré uyarlaması olan 2011 yapımı Tinker, Tailor, Soldier, Spy’a değin sinemanın gördüğü en ayrıksı ajan filmi…

Belki de bir ajan filminin en son başvuracağı hissiyatlardan biri olan ‘gerçeklik’ duygusu ise dönemin atmosferini ve gerilimini en ufak bir detayı dahi atlamadan takdim etmeyi başarıyor. Eğlendirici sinemanın elden geldiğince ‘sıcaklaştırdığı’ bir dönem, perdede neredeyse ‘olduğu gibi can buluyor. Ortada gerçekten bir soğuk savaş var ve biz bunu belki de ilk kez iliklerimize kadar hissediyor ve dönemin olmazsa olmaz hissiyatı olan paranoya duygusuyla doluyoruz. Kendisi de eski bir İngiliz ajanı olan John le Carré’ın enfes satırlarının Martin Ritt gibi bir yönetmenin elinde nasıl görselleştiğini görmek ve olanlara şaşırmak da yine biz sinema izleyicisine kalıyor. (Kaan Karsan)

Blow-up (1966) – Michelangelo Antonioni

blow up

Moda fotoğrafları çeken Thomas, bir parkta dolaşırken öpüşen bir çift görür ve gizlice onların fotoğraflarını çekmeye başlar. Durumu fark eden kadın telaşla Thomas’ın üzerine koşar ve fotoğrafların negatiflerini vermesini ister. Thomas reddedince hızlıca oradan uzaklaşır. Aynı gün beklenmedik bir şekilde Thomas’ın stüdyosuna gelen kadın, negatifleri tekrar ister. Kadının ısrarından kuşkulanan Thomas, ona başka bir film verir, o gittikten sonra çektiği fotoğrafları yıkar ve fotoğraflarda çekerken görmediği bazı detayları fark eder. Büyük boyutta yıkadığı ve evinin çeşitli yerlerine astığı fotoğraflarda kadının endişeyle baktığı bir noktada karartı görür. Daha sonra bu karartıyı tekrar fotoğraflar ve ayrıntıyı ilk fotoğrafla aynı boyuta getirir, açar.(Filmin ismi de buradan gelir. Blow up İngilizce’de fotoğraf filminin büyütülmesi anlamına da gelmektedir) Fotoğrafta silahını doğrultmuş bir adam görür. Bir cinayeti önlediğini düşünür ama bir diğer fotoğrafta fark ettiği görüntü onu “cinayete tanık” yapar…

Film, içinde yaşanılan dünyanın gerçekliği üzerine bir sorgulamadır. Antonioni’nin amacı fotoğrafçısı aracılığıyla 1960’ların pop sanatı ve uyuşturucu salgınlarıyla yetişen gençlerini eleştirmek ve ahlaki bir merkez oluşturmak değil, dünyanın sinemasal-fotoğrafik görüntüsünün varoluşsal bir korku alanı haline geldiği algısal bir durum yaratmaktır. Filmi aynı zamanda bir “aydınlanma” eleştirisi olarak görmek de mümkün. Teknolojinin ilerlemesi hem özneyi, hem de aklı ortadan kaldırmış, bireyleri “şey”leştirmiştir. Teknolojinin olanakları “Aydınlanma Ütopyası”nın aksine insanlara mutluluğu getirmez. İnsan teknolojiyi kullanarak yarattıklarının esiri olmuştur. Peki kimliğini kaybetmiş, nesne, “şey”leşmiş insan için gerçek nedir? Ya da yaşadığı dünya ne kadar gerçektir? Antonioni için yaşadığımız dünya maskeler dünyasıdır. Yalın olgulara bel bağlayan insan, bir hayaletler dünyasının içinde yaşamaktadır. (Alican Yıldırım)

Yönetmeni hakkında yazılmış dosyamız için: http://eksisinema.com/dosya-michelangelo-antonioni/

Masculin Feminin (1966) – Jean-Luc Godard

Sokaklara dökülen kameralarla birlikte Yeni Dalga, hiç şüphesiz sinema aracılığıyla dünya görüşüne hem stil hem de ideolojik olarak sinema tarihinin en özendirici dönemlerinden biridir hala. Cinsel devrimlerin, gençlik ateşlerinin, kitlesel başkaldırıların en yoğun olduğu bu dönemde sinemanın bundan politik provokasyon aracı bazında etkilenmemesi mümkün değildi. Bir örnek Truffaut ise, öbürü de Godard’dır anında sayılabilecek. Masculin Feminin, Godard’ın aslen sinemayı politik bir aparat olarak kullandığı dönemin öncesine düşse de kadın-erkek ilişkilerinden ayrı ayrı kadın ve erkeğin dünyadaki yerini bireysel olarak da sorgulayan, bunların yanında gündeme de bolca dokunduran bir film. Belli aralıklarla text olarak siyah ekranda çıkan açıklamalar, belli-belirsiz kurgu, yarı-dökümanter bir anlatım ve siyah-beyaz kullanımı, Godard sineması elementi olmaları yanı sıra bu filmi bütün yapan ve tüm o deneyselliğiyle ideolojisini görünür kılan tercihler. Tarihin çok ötesinde, zehir gibi felsefi diyalogların havada uçuştuğunu da not düşmek lazım. (Eray Yıldız)

 

Sedmikrásky (1966) – Vera Chytilová

Çekoslovakya’nın ilk feminist sinemacısı olarak anılan Vera Chytilová’nın, politik, sosyal ve kültürel temsile karşı isyan kavramının değerini sorguladığı filmi Sedmikrásky, Çek hükümetinin ‘yemek israfı’ olarak değerlendirmesi nedeniyle gösterimi uzun süre ertelenen filmlerden biri olmuştu. Çek Yeni Dalgası’nın en önemli örneklerinden biri olarak anılsa da, aslında tüm sinema tarihi içerisinde oldukça ayrıksı bir yerde duran ve yaşadıkları tüketim toplumuna duydukları tepki nedeniyle önlerine gelen her şeyi yıkmaktan ve bozmaktan zevk alan iki genç kızın hikâyesini anlatan Sedmikrásky, feminist ve avangard sinemanın da en önemli örneklerinden biri aynı zamanda. (Gizem Bayıksel)

Au hasard balthazar (1966) – Robert Bresson

Robert Bresson’un ‘sinema yapmak için bir eşek ve bir saydam kız’ yeterlidir sözünü kanıtlarcasına çektiği ve baştan sona yalnızca tek tip bir lens kullandığı enfes filmi, belki de olabilecek en saf ve habersiz gözlemciyi, bir hayvanı, kendisine birincil karakter olarak seçerek, insanın çirkinliğini ve kötücüllüğünü en kısa yoldan görücüye çıkarıyor.

Büyük yönetmen Robert Bresson, bu filmiyle kendi sanat icra etme stili olan ‘güzel görüntüler ya da güzel kareler değil; gerekli görüntüler ve gerekli kareler’ söylemini de kendi yağında, bir güzel kavuruyor. Derinlemesine psikolojik çözümlemelerin ya da çözülmelerin yerini düzlük ve sadelik almış vaziyette. Zaten her şeyi bir metafora dönüştürmek ile her şeyi göründüğü gibi algılamak bizi aynı sonuca götürüyor. Bresson’un sineması yalnızca olanı ya da oldurduğumuzu gösteriyor. İnsanlık yahut canlılık ise her karede kör ve topal bir şekilde bir yerden başka bir yere geziniyor. Buna alışık seyirci ise, alışık ama yine de endişleli gözlerle olanı biteni seyrediyor. (Kaan Karsan)

Da zui xia (1966) – King Hu

Da zui xia

Hong Kong’ta wuxia pian alt türünün, yani meşhur o stilize, insanların uçtuğu dövüş filmi geleneğinin start almasını sağlayan, özellikli bir eser. King Hu’nun yapıtı, Pekin operası temelli yapısıyla da ‘takma isimler’, ‘ses efektleri’, ‘dövüş koreografileri’, ‘bakış açısı kamerası’, ‘yakın planlar’, ‘ani zoom inler’, ‘yıldırımlar’ (swish pan), ‘pandomim etkisi’ ve ‘mitolojik derinlik’ ile her daim izlemekten keyif alınan bir seyirlik sunuyor. Come Drink With Me’nin; Kahraman, Kaplan ve Ejderha ve Şölen ile günümüzde yeniden alevlenen alanın da ‘fikir babaları’ arasında olduğunu unutmayalım. Temelde bir hükümet tetikçisinin yaşadıkları ya da Cheng Pei Pei adlı ‘kadın katil’in (Altın Kırlangıç) intikamı ve hesaplaşması üzerine bir eser. Onun isminin ayrıca bir devam filmine malzeme olması da şaşırtıcı değil. (Kerem Akça)

Seconds (1966) – John Frankenheimer

Franz Kafka’ nın bireyin yabancılaşmasına dair en vurucu yapıtlarından olan Dönüşüm “Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini” diye başlar. Bedensel değişimin bu mükemmel iğretilemesinde yazar, hamamböceğine dönüştükten sonra Samsa’ nın düşünceleri ve ailesiyle kurduğu ilişkiden yola çıkarak dönemin iç karartıcı etkisini ince ince işlemektedir. Kitabın en acı tarafı ne Samsa’ nın içine düştüğü durum ne de ailesinin ona karşı takındığı tavırdır. Öykü ürkünç derecede kişiyi kendisiyle yüzleştirir, çünkü öncesi ve sonrası düşünüldüğünde çaresiz Gregor için değişen hiçbir şey olmamıştır.

Seconds filminde ise birçok insan tarafından imrenilecek bir hayat süren orta yaşlı bankacı Arthur Hamilton yaşadığı duygusal tatminsizliği her şeye yeniden başlayabileceği bir ikinci şansa tahvil eder. Eski bir arkadaşı sayesinde iletişime geçtiği şirket yeni bir kimlik ve yüzle bu ikinci şansı gerçekleştirecektir. Artık Tony Wilson olarak devam edeceği hayatında maalesef kahramanımızın bulduğu şans Gregor Samsa gibi bir dönüşümden sonra aslında hiçbir şeyin değişmemiş olduğu realitesiyle yüzleşmek olacaktır.

Frankenheimer’ ın sonrasında çekilen birçok yapımı etkileyen filmi, derinlikli alt yapısı ile bilimkurgu esinlenmeleriyle, Kafkavari bu evrende dolaşırken, insanoğlunun varoluşsal problemlerini bir kez daha gün ışığına çıkartıyor. (Neslihan Güngör)

Hombre (1967) – Martin Ritt

“Dostluk kurulabilecek tek Kızılderili ölü Kızılderili’dir” demiş General Sheridan. Amerikan hükümetinin tutumu bu sözü destekler; tüm bir halk yok edilmiştir! Apacheler tarafından yetiştirilen John Russell da, bir posta arabasıyla yaptığı yolculukta fanatikliğin hedefi olacak; ancak kanun kaçaklarının saldırısından sonra da, çölde ölüme terk edilen yolcuların umudu haline gelecektir.

McCarthy ‘cadı avı’ listesinde olan Martin Ritt, ırkçılığa karşı duruşunu bu ‘western’de de ortaya koyup, Paul Newman’ın canlandırdığı çizgi dışı kişiliği bir çatışmanın ortasında derinlemesine inceler. Western sinemasının bu ‘politik filmi’, nedense, Akademi üyeleri tarafından dikkate alınmamış ya da ‘görülmemiştir’! (Ali Ulvi Uyanık)

Mouchette  (1967) – Robert Bresson

Robert Bresson’un Mouchett’i sancılı bir büyümenin görselliğe dökülmüş hali, ergenliğe adım atmakta olan genç bir kızın, Mouchette’in çığlığıdır. Hayat karanlık olduğu kadar hoyrat bırakmıştır Mouchette’in bir yanını, bu tekinsiz varoluş, daha baştan sorunlu bir hayata uyanmış genç bir kız için çok acımasızdır. Bresson’un kamerası ne kadar vahşiyse Mouchette de o kadar dilsizdir, sessizliğiyle kendini korur. Mouchette sinema tarihinin karanlığında tam da bu dilsizliği ve sessizliğiyle kendini gösterir. Her şeye  rağmen bir noktada masumiyet kaybolacak ve yerini ruhun sefaletine bırakacaktır. Bresson’un Mouchett’i sadece yönetmenin sinematografisinde en öne çıkan filmlerden biri olmakla kalmaz, aynı zamanda sinema tarihinde kendine sarsılmaz bir yer edinir. (Janet Barış)

Point Blank (1967) – John Boorman

point black

Gangster filmi geleneğini bellek odaklı konumlandıran buradan da Lee Marvin zihninden özel bir yol açan Point Blank, bizde Dönüşü Olmayan Yol ismiyle bilinir. Film-noir’dan neo-noir’a, ya da kara filmden renkli kara filme geçişi başlatan eserin değeri bu açıdan da büyüktür. Zira bütün 70’ler kara filmlerinin ötesinde bir de üslup yaratmıştır. Renkler ile ‘suç algısı’nın ambalajını değiştiren John Boorman zekâsı, önemli bir işlev görmüştür. İki farklı saç renkli femme fatale prototiplerinin cesaretleri ve artan ‘vamp’lık oranları da bu duruma katkı yapmıştır. Dönüşü Olmayan Yol, aynı zamanda psycho-noir adlı Dehşetin Nefesi ile Dövüş Kulübü’ne kadar uzanan kara film alt türünün milatlarından olmasıyla da önem arz eder. (Kerem Akça)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla