Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Le mépris (1963) – Jean-Luc Godard

le_mepris

Filmlerinin muhtelif yerlerine sinema yapma eylemini bir şekilde yerleştiren Godard, bu kez sınırlarını genişleterek yönetmeninden yapımcısına, yazarından seyircisine kadar bu piramitte yer alan tüm katmanlara temas ediyor. Odysseia’yı beyazperdeye uyarlayan bir yönetmenin (Fritz Lang’ın ta kendisi oluyor!) çıkardığı işin ‘fazla sanatsal’ bulunur ve bu aşamada yapımcının tekelinin devreye girmesiyle, filmin gişesi yüksek bir yapıma dönüştürülmesi için yeni bir senaryo yazarıyla anlaşılır ve böylece sinema sektöründeki bu bilindik psikolojik savaş bir kez daha gün yüzüne çıkar. Godard’ın kişisel deneyimlerinden de izler taşıyan hikâye, izleyeniyle arasındaki dördüncü perdeyi kaldırarak ikna kabiliyetini güçlendiriyor.

Homer’in Odysseia’sından beslenen Godard filmi, bu destanı, anlatısının çıkış noktasına alarak ve bir grup sinema insanının bir film yapım sürecinde deneyimledikleri arasına serpiştirerek, ilişkiler üzerine konuşur. Filmin odak merkezi olan senaryo yazarı Paul ve güzeller güzeli karısının arasındaki felçli ilişki, her kırılışında bir şekilde varlığını sürdürmeye devam ederken, her iki tarafı da parçalarına ayıran hastalıklı bir birlikteliktir. Bu beraberliğin gizli başrolü olan şüphe faktörü ilişkiyi içten içe kemirerek dramatik sonu hazırlamış, her zaman olduğu gibi bu son da yeni başlangıçları doğurmuştur. (Gülçin Kaya)

Tystnaden (1963) – Ingmar Bergman

Bergman’ın sessizleşmek, sessiz, kimsesiz kalmak, iletişim kuramamak, anlamamak üzerine dertleri olan bir başka başyapıtı. Filmde iki kız kardeş, Anna ile Ester ve küçük Johan’ın bir otel odasında geçirdikleri saatler somut olarak elimizde olan veriler. Onun dışında simgeler ve çağrışımlarla anlam kazanan her Bergman filmi gibi Tystnaden (Sessizlik) de birçok okumaya açıyor izleyicinin zihnini. Aklı simgeleyen Ester (Ingrid Thulin) ve duyguları simgeleyen Anna (Gunnel Lindblom) arasındaki çekişme bireyin varoluşundan beri özeldeki çatışmayı gözler önüne seriyor. Bunun yanında sadece bireysel varoluşla sınırlandıramayacağımız bir bakış açısına sahip Bergman. Yani sadece bireyin özelindeki akıl çatışmaları veya ruh-beden ikilikleri üzerinden yürütmüyor filmin derdini. Toplumsala açılan bir kapıyı da aralıyor. Çünkü geçmişte de kalsa acıları var olan, dünyanın yeniden şekillenmesine neden olan ve temelinde inkar, isyan hislerini besleyen İkinci Dünya Savaşıyla ilgili gndermelere Bergman’ın bu filminde de rastlarız. O, savaşa bakışını sadece tarihsel bir süzgeçten geçirerek değil, tarihi insan süzgecinden geçirerek sunar izleyicisine. Dolayısıyla felsefik açılımlarını tarihten bağımsız düşünmek yersiz olacaktır. Tekilden başlayıp evrensele yönelen Tystnaden, hamurunu yoğurduğu insanlık gerçeğiyle tam da Bergman’a yakışacak bir umutsuzluk ve çıkışsızlık sunar bize. (Seçil Toprak)

Susuz yaz (1964) – Metin Erksan

Necati Cumalı’nın aynı adı eserinden sinemaya uyarlanan Susuz Yaz, hem Metin Erksan’ın dünya çapında tanınmasını sağladı hem de Türk Sineması’na uluslar arası ilk ödülünü kazandırdı. Devletin sansürüne takılıp bir süre tozlu raflara kaldırılan film, İzmir’in Bademler Köyü’nde dokuz ayda çekildi.

Hikâye bir köydeki su mülkiyeti üzerinedir. Osman isimli bir çiftçi kendi toprağı üzerinden geçen suyu diğer köylülerle paylaşmaz, kardeşi Hasan ve gelini Bahar’ın ısrarlarına rağmen köylüyle arasına su yüzünden husumet sokar. Hatta olay o kadar büyür ki köylüler suyu zorla almaya geldiklerinde Osman’la aralarında bir çatışma çıkar ve bir köylü ölür. Herkes katilin kim olduğunu biliyordur. Ancak Hasan, silahın da kendi üzerine kayıtlı olduğunu söyleyerek toprakla ve geçimleriyle ilgili çeşitli nedenlerden ötürü suçu üzerine alır (çünkü Hasan henüz askerliğini yapmamıştır. Ağabeyi hapse girerse karısı Bahar yapayalnız kalacaktır). Hasan hapse girdikten sonra, Osman’ın Bahar’a karşı duyduğu ilgi açığa çıkmaya başlar. (Alican Yıldırım)

Kaidan (1964) – Masaki Kobayashi

Geleneksel Uzakdoğu hayalet hikayelerini baz alan bir çok antoloji filmi vardır ama çok azı Kwaidan’ın sahip olduğu sinema duygusunu verebilir. Bir hayalet hikâyesini hem ürkütücü hem de şiirsel bir şekilde ele alabilmek büyük bir yetenek işidir, Masaki Kobayashi’nin Kwaidan’la yaptığı da en basit anlamıyla bir yetenek gösterisidir. Dört hikâyeyi doğaüstü görüntülerle ve acelesiz bir şekilde anlatmayı tercih eden yönetmen, kullandığı karlı kırsal alanlar, ormanlar ve mezarlıklar ile bizi bir masalın içine sürükler. Bazı anlarda aşırı stilize edilmiş halleriyle gözümüze sokulan setler bile rahatsız edici değil, yenilikçidir. Kwaidan’ın ağır temposuna bir ağırlık daha katan 183 dakikalık süre ilk etapta size ürkütücü gelebilir ama bunun bir hayalet hikâyesi olduğunu, amacının da ürkütmek olduğunu unutmamanız tavsiye edilir. (Fırat Ataç)

Bande a part (1964) – Jean-Luc Godard

Günümüzde sıkça işlenen, bir soygun için bir araya gelen hınzır kafadarlar hikayesine Godard usülü saf ve kusursuz bir bakış olan film Yeni Dalga’nın da gözbebeği olma özelliğine sahip. İncelikli alt metinleri ve edebi göndermeleriyle kara filmsel bir temadan yola çıkarak ganster, komedi ve edebi öğelerle harmanlanan konusuyla eğlenceli bir seyirlik sunarken düşünsel anlamda da sözünü pek sakınmayan bir yapısı var. Film iki yakın arkadaş ve genç bir kızın bir soygun planında birleşmesi ve bu buluşma noktasının her bir karakter üzerindeki kişisel ve derinlikli anlamının işlenmesinin ele alındığı güçlü bir hikâyeye sahip. Bir anlatıcı olarak Godard’ın sesiyle şenlenen film, Louvre Müzesi ve Madison dansı sekanslarıyla kendisinden sonraki yönetmenlere ilham aşılamış; efsanevi ‘sessizlik’ tanımıyla sinemanın kült anlarından birini müjdelemiştir. (Gülçin Kaya)

Soy Cuba (1964) – Mikhail Kalatozov

Sinema sadece sinema değildir ve bunu sinemayla az biraz ilgilenen herkes bilir. Sinemanın propagandist yönünü kullanan tek ülke sineması ise Sovyet sineması değildir; ancak biz bu seferlik oradan gelen bir propagandadan ve o propagandanın dudak uçuklatıcılığından bahsedeceğiz. Çünkü karşımızda sinema sanatının ve kameranın tüm becerilerini, yetkinliklerini sömürürcesine kullanan; hatta belki de hayal bile edilemeyeni gerçekleştirebilen bir film var.

Mikhail Kalatozov’un sosyalist Küba’ya dair dokunaklı öyküleri ardı ardına dizdiği, sosyalizme belki sığ belki yürekli olarak addedilebilecek methiyeler düzdüğü filmi, öyküsüyle değil ama sinemasıyla çığır açıcı nitelikler taşıyor. Günümüzde dahi nasıl çekildiği tam olarak açıklanamayan ‘ürkütücü’ plan sekansların güzelliği tam anlamıyla göz kamaştırıyor. Soğuk savaş döneminde kayıtsız şartsız birçok ülkede yasaklanan ve tam anlamıyla dünya sinema seyircisiyle buluşabilmesi epeyce bir zaman alan Soy Cuba, propagandayı sinema sayesinde amacına ulaştırabilen filmlerden… Zaten böyle bir sinema karşısında filmin ne didaktik hallerinin ne de yavan duygusallığının bir önemi var. (Kaan Karsan)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/soy-cuba-1964-i-am-cuba/

Per un pugno di dollari  (1964) – Sergio Leone

Sinema tarihinin ilk “spagetti westerni” olmasa da, ilk ‘gişe şampiyonu’ spagetti western olarak bu furyayı körükleyen ve türe damgasını vuran filmdir Sergio Leone’nin Per un pugno di dollari‘si. Sinemadaki türler içinde kaçınılmaz olarak en fazla Amerika’ya özgü tür olagelmiş olan western türü, bu film ile İtalyanlar’ın elinde yeniden canlanmış ve daha da önemlisi radikal biçimde yeniden biçimlenmiştir. Bu yeniden biçimlendirme bir yönüyle, klasik dönemde Hollywood’un romantize ettiği “vahşi eski Batı”‘nın, toztoprak içindeki kasabalarda, çoğu kirpas içindeki erkekler arasında ahlaki kaygılar taşımadan (“bir avuç dolar için”) cereyan eden yüksek dozdaki şiddetin perdeye getirilmesiyle de-mistife edilmesi ile kendini göstermiştir. Ancak aynı zamanda sinema dili açısından görsel ve işitsel düzlemlerde belirgin bir stilizasyon da Per un pugno di dollari ile devreye girmiştir. Leone’nin daha sonraki filmlerinde daha da mükemmelleştireceği, hem sinemaskop kadraj içindeki görüntü alanlarını bu geniş formatın hakkını verecek şekilde özenle tasarlamasının, hem de yakın plan çekimleri klasik Hollywood sinemasından farklı olarak reaksiyon planları olarak değil, kendinden menkul planlar olarak kullanmasının ilk filizleri bu düşük bütçeli filmde görünür. Keza spagetti western ile özdeşleşecek olan benzeri daha önce duyulmadık bestelerin ardındaki imza olan Ennio Morricone ile de ilk kez bu filmde işbirliği yapar Leone. Öte yandan filmin konusu ise esas itibariyle Akira Kurosawa’nın Yojimbo (1961) adlı samuray filminin konusunun Amerikan Batı’sına -telifsiz olarak- uyarlanmasından ibarettir aslında, öyle ki Kurosawa bu konuda dava açınca ona yüklü bir tazminat ödenmek durumunda kalınır! (Kaya Özkaracalar)

Onibaba (1964) – Kaneto Shindô

16. yüzyılda savaş ve açlık zamanı. Uzun susuki’lerin sardığı bir bataklıkta hayatta kalmaya çalışan ve savaşa gitmiş oğlunu/kocasını bekleyen bir anne ve gelini. Zor koşulların altından kalkabilmek için her tür suçu işlemeye razı bu ikili adeta bir avcı gibi önlerine çıkan kurbanları haşat ederken aralarına giren bir asker kaçağı yüzünden kendi içlerindeki şeytanların da açığa çıkmasını engelleyemezler. Kaneto Shindo’nun 1964 yapımı bu başyapıtı savaş sonrası Japon sinemasının baş döndürücü estetiğiyle, cesur ve kışkırtıcı öyküsüyle eşine az rastlanır bir gerilimi perdeye yansıtıyor. Tabii şunu da belirtmek gerekiyor. Onibaba, Japon sinemasının belki de en güçlü ve etkili döneminin birinci kalite örneklerinden sadece birisi. (Kemal D.Yılmaz)

The Sound of Music (1965) – Robert Wise

Kazandığı Oscar ödülleri: ‘En İyi Film’, ‘En iyi Yönetmen’, ‘En iyi Müzik’, ‘En iyi Kurgu’ ve ‘En İyi Ses’.

Daha önce “West Side Story – Batı Yakası Hikâyesi”(1961) ile de ‘film’ ve ‘yönetmen’ Oscar ödülleri kazanan yönetmen, yapımcı, kurgucu Robert Wise (1914-2005), “Star Trek” dizisinin ilk sinema filmine de (1979) imza atan ölümsüz sanatçılardan. Bir önceki yıl, “Mary Poppins”deki rolüyle ‘En İyi Kadın Oyuncu’ Oscar’ını alan genç yıldız Julie Andrews’ün müzikal sinemanın en başarılı performanslarından birini sergilediği, ona yakışıklı Christopher Plummer’ın eşlik ettiği film, Nazizmin yükseliş dönemi olan 1930’ların Avusturya’sında geçer. Rahibe adayı olarak hayli başarısız ‘deli dolu’ Maria, ‘halden anlayan’ zeki başrahibe tarafından, dul deniz subayı Kaptan Von Trapp’ın yedi çocuğuna mürebbiyelik yapmak üzere görevlendirilir. Babalarının disiplininden sıkılmış ve bunalmış, bu nedenle yaramazlıklarıyla tüm mürebbiyeleri kaçıran yedi sevimli afacanı yaşamın neşesi ve müziğin coşkusuyla tanıştıran Maria, onların kısa zamanda sevgilerini kazanacaktır… Kim bilir; belki babalarının da sevgisini de…

Film bir Broadway müzikalinden uyarlanmıştır; tüm şarkılar, Richard Rodgers (müzik) ve Oscar Hammerstein (söz) imzalıdır. (Ali Ulvi Uyanık)

Repulsion (1965) – Roman Polanski

Roman Polanski’nin ilk İngilizce filmi, kendi yarattığı ‘apartman korkusu’ alt türünün de ilk ayağı aynı zamanda. Rosemary’s Baby ve The Tenant ile devam eden üçlemenin tek siyah beyaz parçası Repulsion, Polanski’nin yönetmenlik, Deneuve’ün oyunculuk kabiliyetlerinin ne kadar büyük olduğunu göstermesi açısından da önemli bir yerde duruyor. Kendini dış dünyadan soyutlamış Carol’ın deliliğe doğru giden zihin durumunu halüsinasyonlar ve bastırılmış cinselliği üzerinden anlatan hikâye, aynı zamanda zirve noktasında bir tek mekân gerilimi. (Fırat Ataç)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25