Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Breakfast at Tiffany’s  (1961) – Blake Edwards

Henry Mancini’nin o unutulmaz tınıları duyulup da ince silüetiyle Audrey Hepburn’u sabahın erken bir vakti Tiffany mağazasının önünde gördüğümüzde zaman durur. Çünkü Hepburn’un bedeninde canlanan Holly, bütün inceliği ve kırılganlığıyla karşımızda durur. Truman Capote’nin aynı adlı romanından perdeye fırlayan Holly, sinema tarihinin unutulmaz karakterlerinden biri olmuştur ve üzerinden geçen onca zamana rağmen Holly her izlendiğinde aynı sevecenlik ve kırılganlıkla selamlar izleyiciyi. Blake Edwards’ın sevilen ve saygı duyulan filmlerinin arasında hep ayrı bir yerde duracaktır Breakfast at Tiffany’s (Tiffany’de Kahvaltı). George Peppard’ın canlandırdığı Paul (ama ısrarla söylenen Fred) karakterinin gözünden ve aşkından geçerek tanırız Holly’yi. Yüzü devamlı gülse de gözlerinin içine bir hüzün oturmuştur ve biz o hüznü film geliştikçe anlamlandırırız aynı Paul gibi. Yarattığı etki filmin önüne geçen Audrey Hepburn ve Holly yıllar yılı popüler kültürün bir malzemesi olarak çoğu yerde karşımıza çıktı, dolayısıyla suretine alışığız. Burada önemli olarak altını çizmek istediğimiz şudur ki sadece suretiyle değil manasıyla da hissiyle de dokunabilmemiz gerektiğidir Holly’ye. O, sinemanın unutmayacağı eşsiz kadın karakterlerinden biridir tüm güzelliği, duygu dünyası, kendiye taşıdığı geçmişi ve geleceğiyle. (Seçil Toprak)

Divorce Italian Style (1961) – Pietro Germi

Bir Marcello Mastroianni güzellemesi olan Divorzio All’italiana (İtalyan Usulü Boşanma) sinemaya Ferdinando adında muhteşem bir karakter kazandırır. Ferdinando gönlünü kaptırdığı kendinden hayli küçük sevdiğiyle birlikte olabilmek için elinden geleni ardına koymaz ve bu da filmi izleyenler için harika anlar demektir. Gülmek, takdir etmek, Mastroianni’nin oyunculuğunu bir kez daha alkışlamak için harika anlar… Pietro Germi’nin yönettiği filmde arzu nesnesini Stefania Sandrelli canlandırır yani Ferdinando’nun Angela’sını. Filmi izlemizin üzerinden zaman geçse bile Mastroianni’nin çizdiği karakteri, görünüşünü hatırlamak gülmeniz için yeterli sebep olacaktır. Hatta sadece “Angela” deyişini… Orta yaş bunalımında bir adamın sıkışıp kaldığı evin dört duvarı arasından genç bir kızı gözetlemek bile bir yaşama sebebidir filmde. Tabiî tüm bunların yanına avazı çıktığı kadar bağıran İtalyanları eklediğimizde filmin izleyiciye nasıl bir karnaval havası vaadettiğini anlayabiliriz. Gözden kaçmaması gereken filmlerden biri olan Divorzio All’italiana, Mastroianni’nin sayısız harika kompozisyonlarının içinde yer alır. (Seçil Toprak)

Une femme est une femme (1961) – Jean-Luc Godard

Sevgili Godard’ın sevgili Anna Karina’yla harikalar yarattığı renkli bir film Kadın Kadındır. Başladığı andan itibaren sinemayla ilgili atıflar bir bir perdede yerini alır. Bu film, sinema aşkıyla da yoğrulmuş bir filmdir. Anlattığı hikâye, bir kadın ve iki adamın günlük meseleleri gibi özetlenebilir. Tabiî bu özet çok fazla ayrıntı içermez ancak filmi izlediğinizde zaten filmin lineer bir çizgide gitmediği görülür. Film birbirini tamamlayan sahnelerden değil adeta kesitlerden oluşur. Hatta kullanılan müzikler bile kesik kesiktir. Filmden çok fragman havası taşıyan diyaloglar ve sahne seçimleri Kadın Kadındır’ı izlemesi zor bir seyirlikten ziyade sevimli bir havaya büründürür. Yoğunlukla kullanılan kırmızı ve mavi renkleri filmde karton bir etki bırakır. Tüm bunlardan ziyade filmin atıfta bulunduğu yönetmen, film ve kitapları deşifre etmek için bile heyecan içinde izlenebilecek bir filmdir Jean Luc Godard’ın bu neşeli ve dinamik filmi. Kendisi gibi Yeni Dalgacı yönetmenleri anmadan duramaz filmde, ufacık da olsa Jeanne Moreau, oyuncu olmaktan ziyade, yer aldığı Jules et Jim’in Catherine’i olarak çıkar karşımıza. Üstelik Jules et Jim ertesi yıl vizyona girmiştir. İşte bu gibi ufak ama sinemasever için eşsiz olan anlar için bile izlenebilir Kadın Kadındır. Anna Karina, Jean-Claude Brialy ve Jean-Paul Belmondo’nun oluşturduğu üçgen de filmin ayrı bir güzelliği. (Seçil Toprak)

Jules et Jim (1962) – François Truffaut

Henri-Pierre Roche’nin yarı otobiyografik romanından uyarlanan “Jules et Jim”, iki yakın arkadaşın ve aşık oldukları kadının yıllar boyunca süren ilişkilerine odaklanıyor. Dostluk ve aşk arasında sıkışıp kalma klişesine düşebilecekken, onları hayranlık uyandırıcı bir biçimde sentezleyen François Truffaut, bu dokunaklı ve hüznünü derinlemesine hissettirdiği filmi ile bir aşk üçgeninin içinde her birinin de çok sevildiği üç insanı birbirinden ayrıştırmadan anlatarak, sonrasında tüm Fransız Yeni Dalgacılar üzerinde büyük bir etki bırakan ve hatta sinema tarihinin sonradan gelmiş bütün aşk üçgeni filmlerini gizliden gizliye etkileyen bir klasiğe imza atıyor. (Gizem Bayıksel)

El angel exterminador (1962) – Luis Buñuel

El angel exterminador

Akşam yemeği için bir eve davet edilen bir grup zengin usûllerince yemeklerini yemiş; evlerine dağılmaya hazır hale gelmişlerdir. Fakat tam da bu sırada nedendir bilinmez kendi ritüellerinin de dışına çıkarak her biri salonun ayrı bir köşesine kıvrılır ve benzer bir sabaha uyanır. Ertesi gün evden ayrılma fikrini eyleme dönüştürmek istediklerinde ise tüm fiziksel kanunlara aykırı bir durum gerçekleşir: Bunuel’in burjuvazisi içinde bulundukları salondan dışarı çıkamıyordur! Nedenini hiçbiri bilemez, ilk adım atılmadıkça bu gerçek dışı durum sona eremez.

Bunuel’in işlemeyi sevdiği bir temayı, kırılması zor bir döngüyü merkezine alır film; çok basit bir isteği gerçekleştiremeyen, kolay bir eylemi yerine getiremeyen insanlar vardır temelinde. Odadan çıkamayan bu insanlara, hizmetçilerinin bir gün önce terk ettiği bu evde, içeride kaldıkları süre boyunca ilkelliği, bilmedikleri bir yordamla tecrübe ettirirken, alt sınıf olmadan üst sınıfta olmanın hiçbir anlam ifade etmediğini vurgular. Luis Bunuel’in gerçeklik algısını, saf bir gerçeklikle yerle bir ettiği filmlerinden olan klostrofobik yapıt; yönetmenin dehasının kadran kapattığı noktalardan biridir. (Gülçin Kaya)

The Miracle Worker  (1962) – Arthur Penn

Şiddetin bile şiirini yazabilen bir yönetmen olan Arthur Penn’in en değerli işlerinden biri olan The Miracle Worker tartışmasız sinemanın gördüğü en etkili natüralist dramlardan birisi… Kör ve sağır Helen Keller’ın gerçek öyküsünü benzersiz bir sinemayla peliküle döken Penn, duyuları eksik bir karakterin topluma uyum sağlama sürecini enfes bir detaycılıkla taçlandırmayı ve filmin ilk saniyesinden son saniyesine değin etkileyici olmayı başarıyor.

“Mutluluğun bir kapısı kapandığında diğeri açılır; ancak bizim gözümüz halen kapanan kapıda olduğundan açılan kapıyı göremeyiz.” gibi bir sözün sahibi olan Helen Keller’ın dünyayla iletişim kurmak için sarfettiği çaba elbette ki Penn’in tuhaf iyimserliğiyle bütünleniyor. Duygular, duygular ve en saf haliyle ‘hayat’ ele alınırken siyah-beyaz estetiğinin derinliğiyle karşı karşıya gelen hislerimiz, bütün bu yoğunluk karşısında gevşekliklerini koruyamıyorlar. Sinema, Penn sayesinde bir kez daha kazanıyor. Bu zafer bizi de büyülüyor. (Kaan Karsan)

Vivre sa vie (1962) – Jean-Luc Godard

1960’larda tüm dünya Yeni Dalga’nın yükselişine tanıklık ederken bu akımın kallavi yönetmenlerinden Jean-Luc Godard da öncülerinden olduğu bu müthiş hareketi beslemeye devam ediyordu. Akımın en sıcak evresinde ardı ardına sıraladığı filmlerden biri olan Vivre sa vie’nin Godardiyen bir kötü yola düşme hikâyesi olduğunu söylemek gerek. Vivre sa vie, büyük ustanın her daim değişime ve dönüşüme dönük üslubunun ve sinema anlayışının tüm karakteristiklerini görebildiğimiz, minimal, karamsar ve akılda kalıcı bir başyapıt…

Her insan gibi hayalleri olan, Parisli bir kadının aydınlıktan karanlığa, rüyadan kâbusa dönen hayatını epizodik ve oldukça dokunaklı bir yapıyla anlatadan Godard, favori oyuncularından Anna Karina’nın beyazperdede zuhur eden en hüzünlü hallerini de sinema sahnesine taşıyor. Godard’ın sinemasal bir devrime hizmet etmeyen, zira, kendi başına bir devrim olan anlatım metodları da Vivre sa vie perdede aktığı sürece sinemanın geleceğine etkimeye devam ediyor.

Vivre sa vie, umarsız gözlerle ilgilenebilecek bir eser olmanın çok ötesinde, aşık olunabilecek, izleyen kişinin hayatını derinden etkileyebilecek bir anı. (Kaan Karsan)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/vivre-sa-vie-varolusun-derin-sularinda/

Il Gattopardo (1963) – Luchino Visconti

 

il_le

Marksist aristokrat Luchino Visconti’nin başyapıtı ‘Il Gattopardo,’ ustanın çoğu filmi gibi bir değişim/dönüşüme dikkat çekiyor. Aristokrasinin önlenemez çöküşünü geniş bir zaman aralığında anlatan filmin en önemli kısmı bir yandan da bu sınıfın sadece iktidar anlamında değil kendi değerlerini kaybederek içten içe çürümesini anlatması tabii ki. Visconti’nin alter egosuna dönüşerek kariyerinin en iyi performansını sergileyen Burt Lancaster karakterinin temsil ettiği asaleti birebir vücuda getirirken bir yandan da eski anlayışı temsilen; yaşlanan, kaybolan, çöküp giden, çürüyen bir bedeni karşımıza çıkarır. Diğer tarafta ise genç, atik ve her yeni koşula adapte olduğu için ayakta kalan Alain Delon’u görürüz. İkisinin ortak tutkusu ise saflığı ve cazibeyi birleştiren genç burjuvazi ürünü Angelica’dır (Claudia Cardinale). Yoğun metni ve Visconti’nin yakaladığı kusursuz görsellikle bize arsız bir melankoli sunan ‘Il Gattopardo’ sadece son 40 dakikasındaki, filmin tüm derdini özetleyen ve tek başına öykü anlatımı için ders olarak gösterilebilecek, destansı balo sahnesi için bile izlenilmeyi hakediyor. (Kemal D.Yılmaz)

The Birds (1963) – Alfred Hitchcock

the birds

The Birds, Alfred Hitchcock’un, kıyı evlerine doğru saldırıya geçen deniz kuşları hakkında yazan bir gazete haberinden çok etkilenmesinin ardından Daphne du Maurier’in bir öyküsünü kafasında birleştirmesiyle açığa çıkar. San Francisco’daki bir evcil hayvan dükkânında başlayan ve bir aşk üçgeniyle ilerleyen film, bir doğum günü partisi esnasında kuşların saldırıya geçmesiyle devam eder. Hitchcock, sadece kuş sesi efektlerini kullanarak gerçekliğe verdiği önemi de gösterdiği The Birds ile, kendisinden sonra gelecek ‘doğanın insandan öç alması’ temalı filmleri büyük ölçüde etkilemiştir. (Gizem Bayıksel)

The Servant (1963) – Joseph Losey

Joseph Losey ve Harold Pinter işbirliğinin ilk örneğini oluşturan “The Servant”, bir aristokrat ve uşak arasındaki sınıfsal ilişkileri irdeleyen, ‘hükmeden’ ve ‘itaat eden’in rolleri değiştiği zaman olabilecekler üzerine fikir yürüten psikolojik bir dram örneği. Kimin hükmedici, kimin itaat eden oluşunun gittikçe keskinliğini kaybettiği, hatta öneminin de kalmadığı bu tekinsiz film, uzun plan sekansları ve zaman algısını giderek bulanıklaştırması sayesinde sağladığı gerilimli havası ile İngiliz yapımı filmlerin en iyi örneklerinden biri. Sınıfsal ilişkilere odaklanmakla kalmayıp etrafında gelişen tuhaf ilişkileri de öyküleyen The Servant, aynı zamanda da alçakgönüllü bir başyapıt. (Gizem Bayıksel)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla