Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Ascenseur pour l’échafaud (1958) – Louis Malle

1

Öznel bir söylemle Hollywood’un en şatafatlı dönemi olarak kabul edebileceğimiz 1940’lar ve 1950’lerin hükümdar janrlarından film-noir türünün Avrupa sinemasındaki en özel yansımalarından biri hiç kuşku yok ki Ascenseur pour l’échafaud’tur. İşlenen büyük bir suç ve akabinde vuku bulan, dinmeyen aksilikler üzerinden yola çıkan ve birçok kara filmde alıştığımızın aksine birkaç koldan ve farklı yönlere doğru ilerleyen film, özellikle kariyerinin ortalarından itibaren Yeni Dalga’ya teğet geçen bir sanatçı olan Louis Malle’in de en önemli yapıtlarından biridir.

Öykü anlamındaki tüm yaratıcı atılımlarının yanısıra ‘eski’ hissiyatını körükleyen siyah-beyaz film estetiğinin de sınırlarını zorlayan ve onlarca akılda kalan sekansıyla parıldayan bu zamanının ötesindeki başyapıt, Melville, Godard, Truffaut, Chabrol gibi isimlerle şaha kalkan Fransız sinemasının az bilinen mihenk taşlarından da biridir. (Kaan Karsan)

Mon oncle (1958) – Jacques Tati

Başka türlü filmlerden… Eski güzel günlere ve beyaz atlarına binip uzaklaşan eski güzel insanlara adanmış naif bir şiir. Benzersiz dahi Jacques Tati’nin (1907-1982), ‘Monsieur Hulot / Mösyö Hulot’ karakteriyle karşımıza çıktığı ikinci film. (İlki, karakterin yaratıldığı 1953 tarihli “Les Vacances de Monsieur Hulot / Bay Hulot’nun Tatili” adlı yapımdı) Mösyö Hulot, paranın ve gücün büyüsüne kapılmış, konformizme tutsak kız kardeşini, kayınbiraderini ve küçük yeğenini ziyarete gider. Diyaloga gerek duymayan müthiş bir mizah duygusu vardır filmin. Teknolojik odaklı mekanize yaşama, sanayi ve modernleşmenin nimetlerini her türlü insani değerin üzerinde tutan anlayışa, değişmekte olan ‘antiseptik’ dünyaya bir taşlama ve ağıttır film özünde. Bir dayı ve yeğenin dostluk ilişkisi üzerinden insanlık halleri… Çıldırmış teknolojiye teslim olmuş ve insanlığını yitirmiş son sürat günlerin henüz başında; ufka bakan ve içli içli gülümseyen bambaşka bir samimiyettir “Mon oncle”. (Murat Erşahin)

Pickpocket (1959) – Robert Bresson

Montaj sineması denince akla hücum eden ilk yönetmenlerdendir Robert Bresson. Bundan kasıt, montaj, sinemanın asıl anlatım dili ve büyüyü aksettirme, sinemanın varolma şeklidir. Parçaların mahiyeti bir arada olmalarındadır. Bresson’un bu parçaları da eşsiz ışık kullanımıyla çektiği hesaba katılırsa bir anlatma dili olarak sinemanın mihenk taşlarından olduğu su götürmez. Pickpocket’da, yan kesicilik yaparak varlığını sürdüren bir adamın, bunu kapısını açık bırakarak evinden çıkması ironisiyle verir. Değişimin kaçınılmaz olduğu bir gerçekse bile, bu değişime adaptasyon sağlanamayacağının altını çizer Bresson. Birçok çevrelerce de “sinemanın Dosteyevski’si” sıfatıyla anılan yönetmenin, bu filmde bolca Suç ve Ceza’dan esinlendiği sezilir. Michel’in polisle diyaloğu, çevrenin sefaleti, hırsızlık tedirginliği bu anlamda yeterli referanslardır. Yine de Michel’i Raskolnikov’dan ayıran nüanslar da vardır. Birisi toplumsal yozlaşma içinde kimlik arayışındayken öteki bu yozlaşmayı bahane olarak kullanıp onu meşrulaştırma eğilimindedir. Hatta Bresson’un anarşist tavrının neredeyse kurmaca izdüşümüdür neredeyse Michel. Dönemine göre nefes kesici bir kurgu akıcılığıyla peliküle gelişen hırsızlık sahneleri filmi özel kılan ve sonrasında birçok kez esinlenilen başka bir etken. (Eray Yıldız)

Rio Bravo (1959) – Howard Hawks

Korkusuz şerif John T. Chance, bölgenin en nüfuzlu ailelerinden birinin oğlunu cinayet suçuyla tutuklar, ailesi işin peşini bırakmayınca kasabayı savunma görevini üstlenir. Uzunluğuna rağmen her bir karesi kusursuzlukla dolu olan film türünün tüm geleneksel gerekliliklerini yerine getirirken, muhtevasındaki drama ve romans gibi farklı tematik türlerle de başarılı bir kompozisyon ortaya çıkarıyor. Kalabalıklara karşı tek başına mücadele eden korkusuz şerif Chance rolünde John Wayne filmin başarısının büyük bir kısmını omuzlarken, bir western yapıtına göre özenle çizilen yan karakterler de alışılmışın dışındaki bu atmosfere şahsi renklerini katıyor. (Gülçin Kaya)

Ballada o soldate (1959) – Grigoriy Chukhray

Üstün kahramanlığı sayesinde birkaç saatliğine evine dönme ödülü kazanan bir askerin yol filmi Ballada o soldate. Cepheye gömülen askerler bunu fark edemese de, aslında savaş dört bir yanda. Ölüm toplumsal bir korku değil, bir gereklilik. Grigoriy Chukhray’ın filminin en ayarlı dozu ise sadelik. Evine doğru usulca yol alan, hasret duyan, aşık olan bir askerin dünyası ne kadar karmaşık olabilir ki zaten?

Savaşın hüküm sürdüğü bir ülkenin aşılmaz dört duvarı, klostrofobisiyle filme doğal bir karanlık sağlarken, her adımda arka plandaki savaşın hepimizden biraz daha rol çaldığı bir baladın içinde buluyoruz kendimizi. Yol bizi nereye götürürse, o genç askerle beraber oraya gidiyoruz ve bir parça huzurun peşinden koşuyoruz. Biçem olarak sade, hissiyat olarak ise görkemli sahnelerin gücü bizi eşsiz bir savaş karşıtlığıyla baş başa bırakıyor. Bir iki nefes alıyoruz, sonra da savaşmaya devam ediyoruz. (Kaan Karsan)

Hiroshima Mon Amour (1959) – Alain Resnais

Hiroşima’ya atılan bomba ve yarattığı vahşetten (ki Alain Resnais Night and Fog [1955] adlı belgeselinde olduğu gibi filmin başında arşiv görüntülerinden bolca yararlanmaktadır) on dört sene sonra; Hiroşima’ya barışla ilgili uluslararası bir filmde rol almak için gelen bir Fransız kadının Japon bir mimarla yaşadığı bir günlük dokunaklı ilişkisini gözlemliyoruz filmde. Film boyunca isimlerini öğrenemediğimiz kadın ve adam, belleklerinden ve bedenlerinden silip atamadıkları savaşın (ve dolayısıyla geçmişin) izlerini birbirlerinde anlamlandırmaya çalışırlar. İkisinin de mutlu evlilikleri vardır; öyle söylerler birbirlerine, ama bir yandan da geçmişte aynı zamanlarda ayrı mekânlarda neler yaşadıklarını anlatırlar. Adam Hiroşima’ya atılan bombanın yaşattığı vahşeti dillendirirken, sorduğu sorular neticesinde kadının Fransa’da “düşman askeri”ne olan aşkının ölümle sonuçlandığını ve “delirdiğini” öğrenir. Kadının kişisel hafızasının kolektif hafızayla çatışması ve ölen aşkını bir daha göremeyeceğini kabul edememesi sonucu hafızasını yitirmesiyle mahzende kapalı kalınan uzun günler başlar. “Delilik günleri” geçince de ailesi tarafından Paris’e gönderilir; sözde yiten hafıza ve geçmiş geride, başka bir mekânda kalmıştır zira. Zamanın paralelliğiyle birlikte aslında geçmişin bugüne olan etkileri, yansıması ve bugünü şekillendirmesi vardır filmde. Kadının Nevers’de yaşadıkları onun belleğidir, ta kendisidir ve adam da bundan dolayı onu tanımak için Nevers’de yaşadıklarını sorgular sürekli. Hem çok ayrı, hem çok aynıdır geçmişle bugünkü yaşamı; o yüzden de Hiroşima’da uyuyan sevgilisinin eline baktığında Nevers’de ölen sevgilisinin kanlı elini görür. Bu nedenle Hiroşima’da geçmişini yaşayarak, hissederek ve şimdiki zamanıyla bağdaştırarak anlatır Japon sevgilisine.

Toplumsal ve kişisel belleğin, yaşanan acıları mekân üzerinden şekillenmesini bu kadar güzel anlatılabilecek bir başka film daha olmadığını düşünerek Alain Resnais’nin kült filminin izlenmeyi sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. (Sonay Ban)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/hiroshima-mon-amour-1959/

Les yeux sans visage  (1960) – Georges Franju

Georges Franju’nun 1960 tarihli az bilinen şaheseri temelde yüzü deforme olmuş bir kız çocuğu ve kızının yüzünü iyileştirmeye çalışan ve bunun için sokaktan kaçırdığı insanların yüzlerinden faydalanan bir babanın ilginç öyküsünü anlatıyor. Franju’nun her yönüyle benzersiz bir estetik üzerine inşa ettiği filmi, gerilim yaratma becerisiyle zamanının çok ötesinde. Zira Franju, filmi temellendirmek için gereksinim duyduğu rahatsız ediciliği odağından değil detaylarından çıkarıyor, seyircisinin zihnine ‘göstermek yerine hissettirmek’ metodu ile saldırıyor.

Franju’nun ‘arthouse’ sinema kalıplarının dışına fazla çıkmadan, sabırlı ve anlayışlı bir şekilde işlediği mevzusu kısa süre sonra can yakmaya başlıyor. Ortada oldukça derin sularda seyir eden bir takıntı var ve Franju bu takıntının psikolojik dekorunu hissettirmek konusunda oldukça başarılı. Bu da Les yeux sans visage’ın günümüz yönetmenleri için hala çok önemli bir kaynak olduğunun başlıca kanıtı… Les yeux sans visage, detayların hoşluğundan keyif alan sinemaseverler için tam anlamıyla bulunmaz bir nimet. (Kaan Karsan)

Spartacus (1960) – Stanley Kubrick

Kubrick’in Hollywood’a ve yöntemlerine karşı başlattığı bireysel isyanının tam olarak Spartacus’un ardından başlaması hoş bir rastlantı. Ancak bu Kubrick’in Kubrick gibi çekmediği son filminin kötü olduğunu filan işaret etmiyor. Zira Spartacus’ün gölgesi, Kubrick’in kişisel sinemasının biraz uzağına düşse de sürükleyiciliği ve büyüklüğü göz kamaştırıyor.

Epik film formüllerinin neredeyse bütün kitabını başarıyla uygulayan ve öyküsel olarak –alışık olmadığımız şekilde- etliye sütlüye pek de karışmayan Kubrick ise bundan sonrası için kendi adına yararlı bir deneme yapıyor. Spartacus’ü belki Kubrick filmografisi içerisinde içimize sindirerek koyabileceğimiz bir yer yok; ancak filmi Hollywood’un o dönemde çıkardığı parlak işlerden biri olarak göstermek de boynumuzun borcu. (Kaan Karsan)

La vérité (1960) – Henri-Georges Clouzot

 

la_verite

Fransız Sineması’nın son gündemini, şu anda el açtığı isimleri düşününce, Henri-Georges Clouzot gibi ustaları özlememek elde değil. Başrolünde Brigitte Bardot’nun yer aldığı bu ilginç suç filmi, dünyanın en güzel kadınlarından birinin, üstelik bir sanatçının neden birini öldürmüş olabileceği üzerine muhteşem bir tartışma koyar masaya. Clouzot, Brigitte Bardot üzerinden öylesine inanılmaz bir illüzyon yaratır ki, tıpkı mahkeme üyeleri gibi izleyici de algısına yenilmemek ve o çıplak gerçeği Bardot’nun gözlerinden bir saniye olsun yakalayabilmek için canını verecek duruma gelir. La Verite, 1961 yılının En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayıdır ayrıca. Muhteşem Bardot’ya da bir adet Donatello Ödülü getirmiştir helalinden… (Murat Emir Eren)

Viridiana (1961) – Luis Buñuel

Luis Bunuel’in çıktığı dönemde şaşırmayacağımız üzre yasaklanan filmi, yasak ve tabu kabul edilen konu ve kavramları sadece Bunuel’in kıvırabileceği dozda mizahla, bir o kadar da inandırıcılıkla perdeye yansıtıp yorumu yine izleyenine bırakıyor. Hayatını rahibe olmaya adayan Viridiana’nın, yakın bir akrabasının evine yaptığı bir ziyarette genç kızın kişisel dönüşümünün kapıları aralanıyor; inandıkları ve yaşadıkları arasındaki uçurum olur. İnançları gereğince dürtülerini tamamen bastıran Viridiana, dini izin verdiği ölçüde yaşasa da artık içinde olduğu bu ortamda bunu sürdürebilmesi çok zordur. Bastırdığı cinsel dürtüler, henüz dışa vuramadığı kapitalist güdüler, rahatlatmaya çalıştığı bir vicdanla kendini yoksulları yardıma adar ve beklediği karşılığı göremez. Dünya aslında tam da göründüğü gibi; kendisini hariç tuttuğu insanlık da bilindiği gibidir… Din, kapitalizm, vicdan ve ahlak sembolleriyle derinleştirilen bir fark ediş ve beraberinde gelen değişimin hikâyesidir Viridiana’nınki. (Gülçin Kaya)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla