Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Pather Panchali (1955) – Satyajit Ray

Satyajit Ray’in “Apu Üçlemesi”nin ilk filmi Pather Panchali.20. yüzyılın ilk çeyreğinde geçen film, Bengal’de yoksul bir ailede doğan Apu isimli bir çocuğun hikâyesidir. Yoksulluk, sefalet ve yaşam mücadelesi içerisinde zorlukla ayakta durmaya çalışan bir aileyi anlatır Satyajit Ray. Apu, birçok olayı dışarıdan gözlemlemeye çalışır. Babası, annesi, babaannesi ve ablasıyla yaşadığı bu ilkel köyde her şey onun için bir oyun gibidir. Ama Satyajit Ray, hikâyeyi sadece çocuğun gözünden anlatmaz. Hikâyenin her karakterinin gerçekliğinden film boyunca yararlanır. Filmi etkileyici kılan da budur zaten. Martin Scorsese bir mülakatında: “Bu filmi benim için önemli kılan Hindistan’da yaşayan bir ailenin yaşamını tüm çıplaklığıyla sunmasıdır.” der. “Satyajit Ray’in bu filmi olmasaydı belki de hiçbir zaman bu insanlarla ilgili fikir sahibi olamayacaktım.”

Satyajit Ray’in filmde kullandığı görsel anlatım ve müzikse filmin neden bu kadar önemli olduğunun kanıtıdır. Tüm teknik imkânsızlıklara rağmen her planın kadrajı görsel anlatımı destekleyecek şekilde alınmıştır. Bu da filme müthiş bir sinematografik zenginlik katar.

Filmin bazı sahneleriyse hala sinema tarihinin en çok hatırlanan sahneleridir. Örneğin Abu ile ablası bir tren yolunun kıyısında dolaşmaktadır. Hafif ve uzaktan bir ses duyarız. Kız kulak kabartır bu sese. Yolun yakınlarındaki elektrik direğine dayar kulağını ve o sesi dinler. Bir süre sonra da tren geçer yakınlarından. (Alican Yıldırım)

All That Heaven Allows, Angst essen Seele Auf, Far From Heaven (1955/1974/2002) – Douglas Sirk / Rainer Werner Fassbinder / Todd Haynes

Birebir uyarlama demek yanlış olacaktır, o yüzden belki de bu üç film arasındaki bağı ‘esinlenme’ seviyesinde tutmakta fayda var. Ancak şu bir gerçek ki, çok farklı dönemlerde ortaya çıkan bu üç film bir yandan tek başlarına ayakta dururken bir yandan da organik bir şekilde bağlılar. Sinema tarihinin en nev-i şahsına münhasır isimlerinden Douglas Sirk’ün ilk çıktığı zaman eleştirmenlerden yüz bulamayan ama sonrasında teorisyenlerin vazgeçilmez fetişlerinden biri haline gelen ‘All That Heaven Allows;’ dönemin seyircisine Rock Hudson ve Jane Wyman’lı ağlak bir melodram sunmanın ötesinde dönemin konformizmine ve ‘mahalle baskısına’ sivri bir çuvaldız da batırıyordu. Yaşlı ve dul bir kadının genç bir bahçıvana aşık olması ve bunun sonucunda en başta kendi çocukları olmak üzere çevreden gördüğü ayıplanmalar karşısında yaşadığı çaresizlik Sirk melodramlarının o abartılı tavrını da sonuna kadar içinde barındırıyordu. Douglas Sirk’ün hayranı olarak bilinen ‘memleketlisi’ eşsiz Reiner Werner Fassbinder’in Sirk’e saygı duruşlarından sadece biri olan ‘Ali: Fear Eats the Soul’ ise ‘All That Heaven Allows’un öyküsünü alıp Fassbinder’den beklendiği gibi çok daha campy bir havaya taşıyordu. 60’larında bir temizlikçi kadınla Almanya’ya çalışmak için gelmiş bir Arap işçi arasındaki aşkı izlerken Fassbinder sinemasının önemli temalarından olan ‘baskı’ orijinal filmden çok daha sert bir şekilde karşımızda vuku buluyordu. Yıllar sonra Todd Haynes’in bu iki filme birden saygı duruşu niteliğinde çektiği ‘Far from Heaven’ ise Sirk’ün ve 50’lerin hijyenik atmosferiyle Fassbinder’in fazlaca kendi farkındalığını birleştiriyordu. Bu sefer öyküdeki ‘mahalle baskısı’ meselesini daha da genişleten Haynes ana karakteri Cathy’yi ideal bir evhanımı yaparken kocasını gay, aşkı tattığı bahçıvanı ise zenci yapıyordu. Bu şekilde film; sınıf, ırk çatışmasına bir de cinsel yönelim mevzusunu ekliyor ve farklı karakterler üzerinden 50’lerin baskıcı ortamını yaratıyordu. (Kemal D.Yılmaz)

Du rififi chez les hommes (1955) – Jules Dassin

Birçok sinemasever için sinema tarihinin altın yılları 40’lı yıllardan başlayıp 70’lerin sonuna dek devam eden 30 yıllık muhteşem yapılanma sürecidir belki de. Bu sürece dâhil olan en önemli alt türse Kara Film yahut Noir ismiyle andığımız olanı muhtemelen. Kariyeri boyunca siyasi görüşleri nedeniyle başına gelmedik kalmayan Jules Dassin’in Fransa’da çektiği Rififi ise işte bu alt türün muhteşem örneklerinden biri. Dört eski tüfek soyguncu, son bir vurgun için bir araya gelir ama malum, bu son vurgunlarda her zaman bir problem çıkar. Usta aktör Jean Servais’in gözünün yağı yenilesi performansı ve sinema tarihinin tartışmasız en iyi soygun sekansıyla Rififi, kara film denince akla gelen birçok örneğin birkaç adım ötesinde durup, olağanüstü bir sinema deneyimi sunuyor büyük bir cömertlikle… (Murat Emir Eren)

Un condamné a mort s’est échappé ou Le vent souffle ou il veut (1956) – Robert Bresson

 

an_espace

Robert Bresson A Man Escaped’in başında “Bu gerçek bir hikâyedir. Yaşananları tüm çıplaklığıyla anlattım.”diyor. François Leterrier’in muhteşem oyunculuğu ve Bresson’un ustalığıyla dönemin gerçeklerine çok yakın bir sinema filmi çıkıyor ortaya. Film çekilirken savaşın üzerinden henüz 10 sene geçmiş olmasının da bunda etkisi var elbet.

A Man Escaped, Fontaine isimli bir idam mahkûmunun Nazi işgali altındaki Lyon şehrindeki bir hapishaneden kaçmak için giriştiği mücadele hakkında. Film karakterin iç sesinden girdiği hücrelerdeki yalnızlığını, ayakta kalma çabasını ve o hapishaneye adım attığı günden itibaren aklından çıkmayan kaçma düşüncesini günbegün anlatıyor. Bresson hikâyeyi anlatırken müziğe ya da karakterin diyalog kurduğu diğer mahkumların hücre görüntülerine yer vermiyor. Sadece Mozart filmin başı ve sonundaki dramatik durumların altını çiziyor. Onun dışında hikâye sadece Fontaine’nin gözünden anlatıldığından onun hücresinden dışarıya çıkamıyoruz. Bu karakter üzerinden empati kurmamızı sağlayarak hikayeyi bunun üzerinden yürütmeye çalışıyor Bresson. Karakterin düşüncelerini anlamamıza olanak tanıyan içseslerse görüntüyle uyum içinde, gerektiği gibi kullanıldığı için seyirciyi rahatsız etmiyor.

Filmin başında Fransa’da bu tür hapishanelerde o dönemlerde 10.000 mahkûmun bulunduğunu ve bunlardan 7000’inin öldüğünü öğreniyoruz. Bu trajik sunum hikâyeyi daha da etkileyici kılıyor. Her ne kadar isminden sonunu öğrenebildiğimiz bir film olsa da bu, yaratılan atmosferdeki gerilim, filmi akıcı hale getiriyor. (Alican Yıldırım)

The Searchers (1956) – John Ford

John Ford’un usta işi klasik westernidir. Hele de içinde John Wayne olunca durup izlemek gereklidir. Görünürde zaruri yalnızlıklar içinde olan adamların, bir vakitler bağ kurma kaygısı taşımaya başlamaları söz konusu olur çoğu westernde. Wayne’nin oynadığı Ethan karakteri de bu bağı kurmak isteyen biridir. Uzun bir zaman aralığından sonra bir geri dönüş yaparak yeğenini ziyarete gelir fakat işler pek de umduğu gibi olmaz. Ortada bir kaçırılma olayı vardır ve Ethan’ın vuslata erme arzusu başka bir bahara kalır. Filmin Kızılderililer üzerinden yaklaşımlarını farklı değerlendiren görüşlerin olduğunu da belirtelim.  Ayrıca film, sinema tarihinin önemli yönetmenlerinin listelerinde de en üst sıralarda olmasıyla dikkat çekmekte. (Fatma Onat)

Bob le flambeur (1956) – Jean-Pierre Melville

Fransız sinemasının büyük ustalarından Jean-Pierre Melville’in Yeni Dalga’yı müjdeleyen ve Fransız sineması için özel bir yol çizen filminin içerdiği soygunu çok da önemsemeyen bir soygun filmi olduğunu söylememiz çok da yanlış olmaz. Zira Melvelle’in elinde soygundan çok daha önemli bir şey var; o şey de özene bezene yarattığı enfes başkarakteri Bob.

Nihayetinde karşımızda Bob, polisler, soygun, tuhaf bir dinginlik ve buna hoş bir karşıtlık oluşturan bir gevezelik var. Bütün bunlar bizi bir ülke sinemasının dönüşüm fitilinin ateşlendiği yerde karşılıyorlar. Yalnızca izlemeye odaklı sinemaseverler değil, bir soygun filmi yazmak isteyen senaristler de Bob’a çok şey borçlu. Öyle ki filmin derin etkisi okyanus ötesinde halen ortalığı kasıp kavurmaya devam ediyor. (Kaan Karsan)

Invasion of the Body Snatchers (1956) – Don Siegel

Soğuk Savaş dönemi Amerikan bilim-kurgu sinemasının, ardından gelen çok sayıda filmde etkisi görülen klasiklerinden… ABD’nin küçük bir kasabasında bir psikiyatriste başvuranlar, garip değişimler gözlemledikleri akrabalarının, yakınlarının artık tanıdıkları kişi olmayıp yerlerine başkalarının geçmiş olduğuna inanmaya başladıklarını söylerler. Psikiyatrist önce duyduklarına inanmak istemez ama kısa sürede şoke edici gerçeğin farkına varır. “İçimizdeki düşman” paranoyasını yansıttığı genel kabul gören filmin, siyasi alt-metni ne olursa olsun, etkileyici özgün müziğinin de katkısıyla korku türü sınırlarına dayanan çok başarılı bir gerilim/bilim-kurgu karması olduğuna kuşku yok. Filmin önemli bir zaafı ise yönetmenin kurgusundan sonra yapımcının talebi doğrultusunda başına ve sonuna gereksiz sekanslar eklenmiş olması; ilk sinema versiyonundan ziyade yönetmenin kurgusu versiyonu tercih edilmeli. Çok sayıda yeniden çevrimi içinde ise Abel Ferrera’nın Body Snatchers‘ı (Parazit; 1994) anti-Komünist kaynak metni köklü modifikasyonlarla tam tersine anti-militarist bir uyarlama haline getirebilmesi açısından dikkat çekici. (Kaya Özkaracalar)

Letyat zhuravli (1957) – Mikhail Kalatozov

İkinci Dünya Savaşı’nın paramparça ettiği yaşamlardan bir başkasını, yolları ayrılan iki sevgiliyi konu edinir film. Fikri dahi anlamsız olan savaşın, ürkütücülüğü yaktığı canlardan sadece bir tanesini, sevdiği adamı savaşa gönderen Veronika’nın dramında bir kez daha yansıtılır. Fiziksel olarak yer bile almadığı bir savaşın psikolojik bedellerinin ağırlığı altında ezildikçe tükenir Veronika. Diğer milyonlarcası gibi o da savaşın sona ermesini bekler; beklerken kapısını ‘kötülük’ çalar, hatalar yapılır, kirlenir; arınabilmek için savaşın sona ermesini bekler…

Teknik anlamda döneminin en güçlü filmlerden biri olan Rus savaş draması Letyat zhuravli, Sovyet’lerin sessiz sinema döneminin en yaratıcı isimlerinden biri, Mikhail Kalatozov imzasını taşıyan gizli bir başyapıt niteliğinde. Estetik olarak kusursuz bir dünya çizen görüntü yönetmeni Sergei Urusevsky ve yönetmen Kalazotov, yenilikçi kamera hareketleri ve kullanılan tekniklerle seyirci kalınması imkânsız bir atmosfer yaratarak, hikayelerini her karede daha da gerçekçi kılmayı başarıyorlar. (Bu ikilinin daha sonra Soy Cuba ile sinema tarihinin en iyi filmlerinden birine imza attıklarını hatırlatalım.) (Gülçin Kaya)

Cat on a Hot Tin Roof (1958) – Richard Brooks

 

Başrollerinde Elizabeth Taylor ve Paul Newman gibi iki büyük efsaneyi barındıran Kızgın Damdaki Kedi, günümüzde ülkemizde çekilecek olsa “bir aile dramı” kalıbıyla tanıtılırdı şüphesiz.

Kendisini çok seven güzeller güzeli eşi Maggie’yi bir türlü kabullenmeyen alkolik eski sporcu Brick, bir yandan bitmek bilmez melankolisi bir yandan “çok sevgili” ailesi arasında kendini sıkışıp kalmış hissederken tüm ailenin toplandığı bir doğum günü partisinde patlak veren olaylar birçok şeyi su yüzüne çıkaracaktır.

Akıcı temposu, sürükleyici ve nüktedan diyaloglarıyla akıllarda yer eden filmin Tennessee Williams oyunundan uyarlama olmasının mutlaka etkisi var. Her ne kadar yazar bu “uyarlamaya” çok sinirlenip filmi kabullenmese de bu sansürlü haliyle dahi kesinlikle yapım yılından bu yana eskimeyen bir yapıt olduğu kesin zira bazı meseleler hiç eskimiyor. (Ezgi Küçüktuğsuz)

Popiol i diament (1958) – Andrzej Wajda

 

ashes_and_diamonds

İçinden savaş geçmiş bütün ülke toprakları, ne olursa olsun üzerinde insan büyütmeye devam ederler. Onların içinden çok iyi sinemacılar da çıkar. Kieslowski’ye, Polanski’ye değmiş bu topraklar Andrzej Wajda’nın da zeminidir. Küller ve Elmas, Wajda’nın savaş üçlemesinin üçüncü ayağıdır. 1955’te Pokojenie (A Generation) ve 1957 yapımı Kanal (Canal) ile öncelenir bu üçleme. Yönetmenin sinemasının önemli temalarını barındıran bu filmPolonya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden temellendirilme çalışmaları içindeki atmosferin umutsuzluğunu da aktarır. Biten savaşın getirdiği yeni sorunlar ideolojik çatışmalarla pekişir. Bu yapılanmanın insanlar üzerindeki etkisi de büyüktür. Kalan izler üzerinden büyük işler çıkarır Wajda. (Fatma Onat)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25