Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Incendies (2010) – Denis Villeneuve

Lübnan asıllı yönetmen, yazar Wajdi Mouawad’ın oyunundan uyarlanan 2010 yapımı Denis Villeneuve filmi, Lübnan asıllı Nawal’ın acı hikâyesini geçmiş ve bugünü bir arada sunarak anlatıyor. Nawal’ın iç savaş öncesi, cinsiyet ayrımcılığı temelli başlayan hüzünlü hikâyesi, hapishanede dünyaya getirdiği ikiz çocuklarının, kendisinin ölümünden sonra Kanada’dan Lübnan’a dönerek babalarını aradıkları bir hikâyeye dönüşüyor. Filmin döngüselliği başladığı yerde bitiyor.

Film bittiğinde Nawal’ın hikâyesi ve başından geçenler, izleyiciyi derin bir suskunlukla baş başa bırakıyor. Rastlantılar ve abartma gibi kelimeler film hakkında en son söylenebilecek sözler çünkü izleyici o sırada karamsarlığı ve vicdanı ile muhasebe içinde. İnsanlık suçu nedir, nerede başlar, neleri kapsar? Görmezden geldiklerimiz aslında her daim orada bakışlarını bize çevirmiş durmaktadırlar, peki biz ne kadar cesuruz onların gözlerine bakabilmek için? (Aylin Sol)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/incendies-2010-artik-yasamayalim-be/

Shi (2010) – Chang-dong Lee

Güney Kore’li yönetmen Chang-dong Lee’nin kendi halindeki, sessiz sedasız dramı yaşlılığa bağlı Alzheimer nedeniyle günden güne kimliğini yitiren, öte yandan ise o yaşında edindiği şiir tutkusu ile kendini keşfeden bir kadının öz çatışmalarla dolu, dokunaklı öyküsünü anlatmaya soyunuyordu. Yaşlı bir kadının gayri-ihtiyari bir şekilde ‘yitirdikleri’, zamanla kazandıkları karşısında diz çöküyorlardı. Günden güne gücünü kaybetmeye mahkûm bir insan, hayatın satır aralarında, gerçek kuvvetini ve yaşam çoşkusunu buluyordu.

Chang-dong Lee’nin müthiş bir özveriyle, ‘acımak’ veya ‘acındırmak’ duygusunun yakınlarına dahi yaklaşmadan ‘şiirleştirdiği’ bir hayat içinde bulunduğumuz yüzyılın belki de en etkili sinema olaylarından biriydi aslında. Hayat çarklarının günden güne sindirdiği bir insanın bulduğu ‘gerçekçi’ çıkış yolu bir sinema filminden çok daha fazlası olmaya, hatta bir umut ışığı olmaya adaydı. Sonuç olarak ‘Shi’ belki değeri şimdilerde anlaşılamayan, lakin gün geçtikçe daha fazla değer kazanacak olan bir yüksek sinema örneğiydi. (Kaan Karsan)

Another Year (2010) – Mike Leigh

Sinemada yoğun duyguları sükunetle anlatabilmek ayrı bir ustalık ister. Şahsına münhasır yönetmen Mike Leigh, bu değerli ustalardan biridir. Hayatın ritmini mevsimlere bölerek insan hallerini farklı birimlerde ele aldığı bu filmde, ‘iyi insan’ özelliklerine sahip yaşlı bir çiftin akrabaları ve arkadaşlarıyla şekillenen yaşam akışları ele alınır. Odaktaki bir diğer karakter Mary’dir. Yalnızlığı tedirginlik büyüten orta yaş çıkmazındaki kadın, arkadaşlarına yaklaştırdığı yaşamıyla daha güçlü ve mutlu olmaya çabalar. Her karakter kendi içinde bir yaşam kaynağı belirlemiştir kendine. Hikâye bir yana insanın kalbine değen bir ruhsal ritmi vardır filmin. Çok mesafeli ve kısmen ‘yabancı’ bu karakterlerin hissettiğini en yakınınızda duyumsamanız mümkündür. Bu da insani duyguların ve filmin gücüyle açıklanabilir ancak. (Fatma Onat)

Blue Valentine (2010) – Derek Cianfrance

Aşk yorar, eskitir. Merhamet kaldırmayacak kadar biriciktir. Birinin tutkusu bir başkasının ızdırabı olur. Hele de işler tek taraflı ilerliyorsa. Yönetmen Derek Cianfrance’ın duygusal derinliği dibine kadar hissettirdiği, gözümüzde – gönlümüzde yeri büyük olan Ryan Gosling ve son yılların en dikkat çekici kadın oyuncularından Michelle Williams’ın başrolü paylaştığı film, evliliklerinde umutsuzluğa doğru bir akışa sürüklenen Dean ve Cindy’nin gittikçe kopan bağlarını konu ediyor. Bu bağları geçmişe tutunarak yeniden kurmaya çalışan çiftin, ruhen ve bedenen yıpranışlarını her anlamda hissettirme gücü olan film, romantik bir yapının ütopyasında başka bir boyut kazanma riskinin altından yansıttığı trajik gerçeklikle çıkıyor. O gerçeği de öyle bir üslupla yansıtıyor ki insanın ruhunda düğümlü bir nokta kalıveriyor. (Fatma Onat)

The Tree of Life (2011) – Terrence Malick

Çekimi 4 yıl gibi, film yapma süreci için fazlaca uzun bir dilimi kapsayan Hayat Ağacı, Malick’in uygun adımlarla, usulca ve temkinli ilerlediği filmografisinde bir ustalaşma basağı. Kimilerince nefret dahi edilebilse de, film (şahsımla da birlikte) çoğunluk için sinemanın gücünü temsili bir noktada. Bir ‘kesit’ten daha uzun süre içinde kullanılan ve çekimi muhtemelen bu yüzden o kadar uzatan, Planet Earth belgeselinden hallice doğa görüntüleri, filmin esas diyeceğine zemin niteliğinde. Bir çocuğun ölümünün çaresizliği tüm evreni kapsayan, annenin “Neden?” sorusunda, Tanrı suretinde ortaya çıkmakta. Tanrıyı arayan, onunla konuşan annenin dış sesi eşliğinde milyonlarca yıl geriye gidip Dünya’nın oluşumuna tanık oluyoruz. Preisner’ın Lacrimosa’sı fonunda muazzam bir sinema-müzik deneyimi yaşadıktan sonra 1950’lilerin çekirdek ailesine, oradan günümüzün şehirlerde silikleşip tek-tipleşen bireyci insanına evrilen hikâyeyle yolculuğu tamamlıyoruz. Sürreal sahne tasarımları, Malick sinemasının alâmetifarikası olan uçuşan perdeler, göğe yükselen merdivenler, rüya etkisi yaratan ağdalı halüsinatif sekanslar derken film, birçok deneyimi bir arada sunmasıyla bile yedinci sanatı kutsar nitlelikte. Hıristiyan fanatizmiyle de bolca eleştirilen film, öte yanda en son Roger Ebert’ın şahsi “tüm zamanlar en iyi 10”listesinde yer aldı. (Eray Yıldız)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/the-tree-of-life-onemli-bir-sinema-olayi/

We Need to Talk About Kevin (2011) – Lynne Ramsay

Geçtiğimiz yılın benim için belki de en çarpıcı filmlerinden biriydi Kevin Hakkında Konuşmalıyız, annenin kutsallığıyla bezeli bir kültürde yetiştiğim için mi, çocuklara karşı bakış açımdan mı bilinmez çocuk sahibi olmayı düşünen düşünmeyen herkesin izlemesi gerektiğini geçirdim içimden istemsizce.

Modern ve mutlu bir evliliğin “meyvesi” Kevin’ın doğduğu andan itibaren annesiyle olan ilişkisini ve bu ilişkinin vardığı noktayı dehşetle izlettiriyor bize film. Bir çocuğun annesini sevmemesi veya annesinden sebepsizce nefret etmesi mümkün müdür? Bir insan doğuştan “kötü” olabilir mi? Bir anne çocuğundan vazgeçmeli midir yoksa “ne yaparsa yapsın” onu sevecek mi? İnsan çocuğu da olsa onu birey olarak görüp kişiliğini kabullenmeli, olduğu gibi kabul etmeli mi yoksa rehabilite etmek için onun daha iyi bir insan olması için çabalamalı mıdır? gibi yüzlerce soruyu bırakıveriyor kucağınıza. Oysa o kadar kırmızı, o kadar çarpıcı ve o kadar gerçekçi bir hali var ki insan inanılmaz rahatsız oluyor. Anne karakterinin adından, seçilen renklere, çocuk oyuncularının üstün başarısından, sinir bozucu steril atmosferine, neşeli şarkılarından, beklenmeyen sonuna ve sözünü ettiği konulardaki cesaretine kadar her şeyiyle dört dörtlük bir film Kevin, benim için kült filmler arasında yerini aldı bile. (Ezgi Küçüktuğsuz)

Hakkında detaylı yazılar için: http://eksisinema.com/we-need-to-talk-about-kevin-tersine-oedipus/

http://eksisinema.com/ellerden-cikmayan-kirmizi-we-need-to-talk-about-kevin/

Wuthering Heights (2011) – Andrea Arnold

Emily Bronte’nin tek romanı olan Uğultulu Tepeler, kırılgan bir aşk hikayesinden tutkulu bir intikamın öyküsüne evrilen, karanlık yanıyla okuyucusunu içine çeken kült romanlardan biri olarak anılır. Bugüne kadar defalarca uyarlansa da, kitaptaki sarsıcı etki hiçbir filmde izleyiciye yeterince yansıyamadığından, birçok eleştirmen için ‘uyarlanmaması gereken kitaplar’dan biridir. Andrea Arnold ise, Wuthering Heights ile ilham verecek kadar etkileyici bir film yapmasının yanı sıra, ‘başarılı bir uyarlama nasıl yapılır’ı da gösteriyor ve kitabın katmerlenen olay örgüsüne girmektense, okuyucusu için onu bu kadar etkileyici kılan hissin peşine düşüyor. Filmi diğer uyarlamalarından açık ara öne taşıyan bir diğer önemli yanı da, diyalogları minimuma indirirken eserin ruhuna yaklaştırıcı bir anlatım seçerek, Heathcliff ve Catherine’in sınıfsal ayrılığının saplantılı bir aşka dönüşünü, doğayı da bir karaktermiş gibi içine alarak anlatıyor olması. Daha önce Red Road ve Fish Tank ile kırılganlıktan beslenen öfke ve saplantıyı gerçekçi bir üslupla aktaran Andrea Arnold, Wuthering Heights ile de, izleyicisi üzerinde uzun bir süre başka bir film izlemek istemeyecek kadar tatmin edici bir etki bırakıyor. (Gizem Bayıksel)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/wuthering-heights-2011-heathcliff-ve-digerleri/

A Torinói ló (2011) – Béla Tarr, Ágnes Hranitzky

Bela Tarr’ın,  kendinden önce sanki sinema diye bir sanat icat edilmemiş gibi bir tavır takınarak kotardığı Torino Atı, bize ‘atın akıbeti’ hakkında hiçbir şey bilmediğimizi ve sinemanın en saf halini ne kadar fazla sevdiğimizi yüzümüze bir tokat indirerek hatırlatmıştı. Sahi, Nietzsche’ye meşhur olaydan sonra ne olduğunu biliyorduk; ancak o zavallı ata ne olduğu hakkında herhangi bir malumatımız yoktu.

Tarr ise, aklı, ruhu ve bedeni at, araba ve sahip üzerinden mecazlarken ‘altı günde varoluş’u ‘altı günde yok oluş’a çeviriyordu. Süresi neredeyse iki buçuk saati bulan film, yoğun bir hiçlik aksiyonu içerisinde ve mütemadi tekerrürler çerçevesinde aslında çevremizde ya da ötemizde olup biten(yitip giden) her şeyi anlatıyordu. Torino Atı’nın sinema tarihinin en önemli olaylarından biri olarak addedilmesi ise elbette ki kaçınılmazdı. Çünkü adına ‘varoluş sorunsalı’ dediğimiz o ürkütücü olgu, belki de sinema perdesinde ilk kez bu kadar can yakıyordu; ilk kez üzerimizde bu denli tesir bırakıyordu. (Kaan Karsan)

Tinker, Tailor, Soldier, Spy (2011) – Tomas Alfredson

‘Şüphe’nin her şey olduğu bir dönemden, soğuk savaşın iliklere kadar ürperttiği, netameli, yalnız günlerden insan manzaraları. Londra’daki istihbarat görevlileri korku, endişe ve güvensizliklerini bol sigara ve viski ile bastırmaya çalışıyorlar. İstihbaratın en yüksek kademesi ‘sirk’in tepesindeki isim ‘Control’, Budapeşte’de gerçekleşen başarısız bir operasyonun ardından istifa eder. İstihbarat ağının içinde bir köstebek olduğundan şüphelenmektedir. Hükümet tarafından emekli olduğu halde geri çağrılan tecrübeli ajan George Smiley ise, gizli servis içindeki Rus casusunun kimliğini ortaya çıkarmakla görevlendirilir… Kendisi de eski bir ajan olan ünlü yazar John le Carré’ın aynı adlı romanından uyarlanmış film, 1979’da yedi bölümlük bir mini dizi ile BBC tarihine adını altın harflerle yazdıran eserin sinema versiyonu. Yönetmen, İsveçli Tomas Alfredson. 2008 tarihli yürek burkan vampir hikâyesi “Låt den rätte komma in / Gir Kanıma” ile ‘sıkı’ bir isim olduğunu ispatlayan İsveçli’den yine oldukça stilize bir film. Gizli servis içindeki köstebeği bulup, ortaya çıkarmanın ötesinde, karakterler arası bir hesaplaşma ve yalnızlık öyküsü. Ajanlığın ve istihbarat bürolarının karizmatik görüntülerinin aksine, yaldızı kazımaya bile gerek görmeden, aslında gerçeğin oldukça sıradan, karanlık, umutsuz, güvensiz, yanıltıcı, korku dolu olduğu vurgulanıyor. Yalnızlıktan üşüyen karakterler, puslu, ıslak, kirli, mat, netameli görüntüler eşliğinde, pencerelerin ardından görünüyorlar bize. 70’lerin İstanbul’u, filmde yer alan Londra ve Budapeşte gibi; filmin ruh haritasına denk düşen görüntülerle sunulmuş. Finalde, Charles Trénet şarkısı ‘La Mer’ yorumuyla akan görüntüler, ortadaki gerçeklerin taşıdığı anlam ve anlamsızlığı, pelikülün her köşesine sinen müthiş bir hüzün duygusuyla izletiyor. Soruların ve cevapların bir önem teşkil etmediğini yeniden ayrımsıyoruz. Kimilerinin, yalnızlığa mahkûm olduğunu ve ‘bu’ renksiz, kahkahasız, nüanssız hayatı yeni baştan yaşamayı onlardan istemeye hakkımız olmadığını da. Yarım kalmış, üstü örtülmüş, konuşulmamış, dokunulmamış, geçiştirilmiş her şey gibi, sürüyor ‘sirk’te hayat… (Murat Erşahin)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/tinker-tailor-soldier-spy-turunu-donusturen-bir-klasik/

Bir zamanlar Anadolu’da (2011) – Nuri Bilge Ceylan

Herman Hesse Bozkır Kurdu adlı romanındaki Harry Haller karakteri “İnsanların büyük çoğunluğu yüzmesini öğrenmeden yüzmek istemez. Ne anlamlı bir söz, değil mi? Yüzmek istememeleri doğal çünkü karada yaşamak için dünyaya gelmişler, suda değil ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelip suda boğulur.” diye betimler hayattaki duruşunu.

Nuri Bilge Ceylan sinemacılığında bir dönüm noktası sayılabilecek Bir Zamanlar Anadolu’ da filmi de bir bozkır hikâyesi olarak kendi mutsuz, gerçekleri düşünmekten çoklukla kaçınan karakterlerini yaratır.

Bir cinayet yüzünden yolları kesişen Kenan, Nusret, Cemal ve Naci’ nin peşinde, gerçekçi bir şekilde dolaşan Ceylan’ ın kamerası, cinayet açıklığa kavuşurken bu insanların açmazlarına şahit oluruz. (Neslihan Güngör)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/bir-zamanlar-anadoluda-sinemanin-zirvesinden-sevgilerle/

***

Ekşi Sinema Yazarları: Alican Yıldırım, Aylin Sol, Eray Yıldız, Ezgi Küçüktuğsuz, Fatma Onat, Fırat Ataç, Gizem Bayıksel, Gülçin Kaya, Kaan Karsan, Neslihan Güngör, Seçil Toprak, Sonay Ban

Konuk Yazarlar: Ali Ercivan, Ali Ulvi Uyanık, Cüneyt Cebenoyan, Engin Ertan, Janet Barış, Kaya Özkaracalar, Kemal D. Yılmaz, Kerem Akça, Melis Behlil, Murat Emir Eren, Murat Erşahin, Sevin Okyay, Yeşim Tabak

Editörler: Kaan Karsan, Gülçin Kaya

***

Film listesine ulaşmak için: http://eksisinema.com/eksi-sinema-top-250/

iletisim@eksisinema.com

Ekşi Sinema Twitter

Ekşi Sinema Facebook

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla