Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Maria Larssons eviga ögonblick (2008) – Jan Troell

1900’lerin başlarında İsveç’te, emekçi sınıfından genç bir kadın olan Maria, çekilişten bir fotoğraf makinesi kazanır ve hayatı tamamen değişir. Elinde tutmaya karar verdiği makine sayesinde Maria dünyayı yeni gözlerle görmeye başlar; aynı makine alkolik kocası için bir tehdit unsuru, hikâyeyi anlatan kızı için ise ilham kaynağıdır.  Jan Troell’in Oscar adayı olan bu şiirsel filmi, kadının aile ve toplum içindeki yerine, işçi sınıfının yaşadığı politik ve ekonomik baskıları bir aile üzerinden başarılı bir şekilde anlatır. (Gizem Bayıksel)

Hunger (2008) – Steve McQueen

Açlık… Arzuladığımız her şeye karşı duyabileceğimiz bir gereksinim. Besinlere ya da özgürlüğe… Arzulayan bedenimiz zaten daima bir grev halinde… Steve McQueen’in bu aynı anda hem pis hem de steril ‘duygusal’ gerilimi 1980’lerde İngiltere’de yaşanan insanlık suçlarıyla dolu süreci anlatıyor. Henüz ilk filmini çeken bir yönetmen olan Steve McQueen’in derin sularda boğulmayan bir sinemayı özümsemiş, sabırlı, yetkin yönetimi ise sinemanın geleceğine fazlasıyla etki edecek olan bir yönetmenin doğumunu müjdeliyor.

Akıllarda kalan onlarca can acıtıcı sahnesinin yanında uzun diyalog sekansıyla ayrı bir boyutta değerlendirilen Hunger, Michael Fassbender’in de ‘elit oyuncu’ niteliğini kazanmasında büyük bir rol oynuyor. Seyirciyi berbat bir hapishanenin içerisine hapseden unsurların başında Bobby Sands’i yaşarcasına canlandıran Fassbender’in çabası göz kamaştırıyor. Özgürlüğe duyulan açlık, hatta, özgür iradenin tek yansıması olan açlık, etten, kemikten, ruhtan oluşmuş bir şekilde karşımızda duruyor. Bize ise yalnızca gözlerimizi açmak kalıyor. (Kaan Karsan)

Kynodontas (2009) – Giorgos Lanthimos

İnsanın tamamiyle izole bir adada toplumdan bağımsız doğup büyümesi sonucunda neye benzeyebileceği merakı, çoğu kişinin bireysel fantezileri arasında sayılabilir. Köpek Dişi’nin de dayandığı temel prensip biraz bu fantezide yatıyor: “Biz, öğretildiklerimizden başka neyiz?” Günlük hayatta kullandığımız kelimelerin ters yüz edilip anlamsal değiş-tokuşlarıyla üç gence bir teypten tekrarlanmasıyla açılıyor film. İlerleyen süreçlerde hiç de “normal” bir evde misafir olmadığımızı kavrıyoruz, lakin farklı bakan, gören; bizim kelimelerimizle başka ‘dilden’ konuşan bu üç genci daha da tanıdıkça iş işten geçmiş oluyor: O evde hapisiz. Daha da korkunç bir düşünce kovalıyor bunu peşisıra: Aslında hep hapistik. Lanthimos’un Yunan sinemasını şaha kaldıran sinema dili, tabiri caizse filmin pastel tonu da olan beyazın örtebileceği siyahla ilgileniyor. Yer yer Haneke’nin şekil tercihleriyle de “bastırılanın intikamı” çizgisinde ilerlerken ne yazık ki beyaz, bütünüyle kapatamıyor siyahı. Ada fantezisi filmde labaratuar deneyine dönüşürken tüm ezbere hakikatler de bundan nasibini alıyor. Temelde “bildiğimiz şeyler bile bildiğimizi sandığımız şeyler” argümanından güç alarak bilgiyi bilebilmenin sınırlarında filmine tamamen semiotik bir titizlikle yaklaşıyor Lanthimos. Bittiğindeyse, en iyi ihtimalle bir tanımsızlıkla baş başa kalınıyor. Tanımsızlığından o kadar çok tanım çıkıyor ki oysa şu zamanda yönetmen sineması beklemeye dair sinemaseverlere has bir umut doğuyor. (Eray Yıldız)

Mary and Max  (2009) -Adam Elliot

İki temel karakteri ve arkadaşlıklarını anlatan, sade renklerden oluşan basit mi basit stop-motion bir filmin bunca detay barındırabileceğine kim inanır!

Bu filmi beğenmek için ille Adam Elliot’u tanımadık ya da minimalizme gönül vermiş olmaya gerek yok, üstelik birçok “yetişkin”in küçümsemekten geri durmadığı “animasyon” dünyasına mensup bir filmin bu denli çarpıcı bir gerçekliğe sahip olması değerini iyice artırıyor. Küçük Prens’in aslında bir çocuk kitabı olmaması gibi, Mary And Max de alabildiğince basit görünen anlatımıyla olabildiğince güçlü bir hikaye sunuyor izleyenlere. Her bir sahnesinde ayrı ayrı ince detaylar saklamasıyla, içerdiği kendine özgü terimleriyle de ayrıntıcılara iyice keyif veriyor.

Arkadaşlıkla, özel olmakla, sıradan olmakla, değişmekle, değişememekle ilgili bir öykü bu,  kimin kendinde değiştirmek istediği bir şey yoktur ki? (Ezgi Küçüktuğsuz)

Bright Star (2009) – Jane Campion

İngiliz romantik edebiyatının kırılgan şairlerinden biri olarak anılan John Keats ile, genç komşusu Fanny Brawne’nın günümüzde yaşanması neredeyse imkansız olan şairane aşklarına odaklanan Bright Star, şairin kendisinden çok şiire, şiirle henüz tanışan Fanny Brawne’nın şiire karşı ansızın ortaya çıkan ilgisine ve bu apansızlığın ışığında ortaya çıkan aşka, zamansal bir karmaşaya düşürmeden inandırıyor izleyicisini. Jane Campion, Bright Star ile aşka dair cümleler kuran birçok filmin başaramadığı o mükemmel dengeyi kurmakla kalmıyor, aynı zamanda da son yılların en iyi aşk filmini açığa çıkartıyor seyircisine. (Gizem Bayıksel)

Das weiße Band – Eine deutsche Kindergeschichte (2009) – Michael Haneke

das weisse band

Cannes’de ‘En iyi film’ seçilen Das weisse Band, izleyicisine, 1. Dünya Savaşı öncesi küçük bir Alman köyündeki hiyerarşiden ve ilişkilerden yola çıkarak Nazizmin köklerine doğru bir yolculuk yaptırıyor. İnsan doğasına ait tuhaflıkları araya hiçbir yumuşatıcı engel koymaksızın önümüze atan ve hazmı zor, sert filmleriyle tanınan Michael Haneke, Das weisse Band ile faşizmin ortaya çıkışında okulda verilen eğitimin rolünün çözümünü ustaca sergiliyor. Yıllar önce katıldığı bir festival esnasında filmlerini sunarken söylediği “I wish you a disturbing evening!” cümlesi ile filmlerindeki genel algıyı da açık eden Haneke, bu kez sırlar, kötü niyet, entrika ve aile kavgalarıyla örülü, Bergman tarzı rahatsız edici bir köy portresi çiziyor. (Gizem Bayıksel)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/das-weisse-band-adolfu-secenler/

Io sono l’amore (2009) – Luca Guadagnino

Luca Guadagnino klasik olarak nitelendirilebilecek bir temayı merkezine alarak, usta bir yönetmenden beklenebilecek bir yetkinlikle klişe kalıplarının dışında gezinmeyi başardığı filminde daimi iktidarın erillere ait olduğu; dişillerin de ancak bunu özümseyerek bu düzende var olabildiği antik bir hikayeyi çoğu açıdan modern addedilebilecek bir dille yeniden var ediyor. Patriarşinin tek hakim olduğu soylu ve varlıklı Recchi ailesi, daimiyetini bu yapıyı benimseyerek muhafaza edebilmiş; aile bireylerini ortaklaştırabilen tek nokta da bu gelenekler olmuştur. Ancak üstüne titrenen her muhafazakâr mekanizmanın sonu gibi Recchi ailesinin çöküş fitilini tek bir ‘yenilik’ ateşler. Recchi ailesinin gelini olmaktan başka hiçbir titri olmayan Emma, mücbir sebeplerle yokluğuna alıştığı aşk, tutku ve şehvet gibi dürtüleri, oğlunun arkadaşı genç Antonio ile tanışmasıyla birlikte bastırıldıkları yerden kurtulurlar. Kırılan zincirler Emma’ya unuttuğu kimliği ve hürriyeti olarak geri dönerken, geride kalanlarda talihsiz bir trajedi olarak vuku bulur ve ‘burjuvazi düşer.’

Filme adını da veren ‘aşk’ı başrollerde görebileceğimiz filmin bir diğer başrolü de ihtişamli Milan mimarisi oluyor. Yönetmen her köşesi stil ve görkem barındıran şehir sokaklarından, doğaya ve ‘pastoral olan’a kaçışı, etkileyici kamera hareketleri eşliğinde gerilim ve tansiyonun hâkim olduğu bir yöntemle sunuyor. Baştan sona ‘anlatıcı’lık gibi bir derdi de olmayan film böylece göze hitap edip gözleme dayalı bir bulmaca haline gelirken, akıllara kazınan final sahnesi ve Emma karakterine hayat veren Tilda Swinton’ın olağanüstü performansıyla unutulması güç anlara ev sahipliği yapıyor. (Gülçin Kaya)

A Serious Man (2009) – Ethan Coen, Joel Coen

Ölüm kapıdan canlı canlı içeri girer. Belki yaşananların hepsi bir hayaldir; ancak her şeyin hissiyatı gerçek gibiyse bunun da bir önemi yok ki. Evet, Larry bir fizik profesörü… Yani evrenin sırlarını çözemiyor olsa dahi tanıyor en azından… Anlamasa da birlikte yaşayabiliyor onlarla. Ancak Larry’nin hayatının sıradan çarkları, bir anda, sürekli olarak yeni bir sürpriz yapan fizik yasaları gibi tersine dönüyorlar. Elde bir yerde bir gerçeklik var, bu da ‘başımıza gelen her şeyi olgunlukla karşılamamız gerektiği’ gerçekliği…

Bir Coen filmini tuhaflığından tanımak kolaydır. Ancak bu kez belki de kendi sinemalarının tüm ana elementlerini o denli kusursuzca birleştiriyorlar ki, özellikle son yıllarda ana akıma biraz daha yakınsayan tarzları yepyeni bir kalıba giriyor sanki… Onların dünyasında beklenmedik olan hiçbir şeyin parıltılı bir sürprizi yok. Amaçları sadece kendi çevrelerindeki ritüellerle dalga geçip, içe dönük, kişisel bir film yapmak da değil. Öyle olsaydı, Larry’yi bu kadar yakından tanıyamazdık. Belki de tanımıyoruzdur zaten. Zaten neyi ya da kimi tanıyabildik ki tam olarak? (Kaan Karsan)

Un prophete (2009) – Jacques Audiard

2000’lerin en güçlü suç filmlerinden olan ‘Un Prophete’ Jacques Audiard’ın karanlık ama bir o kadar da gerçekçi penceresinden bakarak çaktırmadan epik bir öyküye soyunuyor aslında. Hapse giren bir ‘hiçkimse,’ olan Malik’in bu yeni ortamında suçla tanışması, olanları gözlemlemesi ve neyi nasıl yapması gerektiğini öğrenmesini adım adım izleyen film; sabırlı ve gerçekçi bir dille ana karakterini etkili bir suçluya dönüştürüyor. Audiard’ın filmdeki en büyük başarısı ise bu suç öyküsüne sosyoekonomik, politik ve hatta mistik öğeleri ince bir şekilde yedirip başarıyla içiçe geçirmesinden geliyor. (Kemal D. Yılmaz)

Darbareye Elly (2009) – Asghar Farhadi

Geçtiğimiz yılın en fazla övgü toplayan işlerinden biri olan Jodaeiye Nader az Simin (Bir Ayrılık) filmi bize bir kez daha Asghar Farhadi’nin ne kadar iyi bir anlatıcı olduğunu hatırlattı. Belki bazılarımız onu bu filmle tanıdı ancak onun kanımca esas tanınması gereken işi Darbareye Elly’ydi. İranlı orta sınıf üç evli çift, onların tanıdığı bir kadın ve karısından boşanmış bir adamın haftasonu tatili için gittikleri deniz kenarında geçen film dürüstlük, yalan, gerçek etrafında dönen harika yazılmış bir hikâyeyi sunuyor izleyicisine. Özellikle altını kaşıdıkça görünenin gerçekten farklılığı ve insanın neye tahammül edip edemeyeceği minvalinde dönen film, altını kalın olarak çizdiği “masumiyet” kavramnın ne olup olmadığını da sorgulatıyor bize. Farhadi filmlerinin alamet-i farikası olan dinginlik içinde en güçlü şiddeti gösterebiliyor ve bu kuvveti de diyaloglarla oyuncuların jest ve mimiklerinden alıyor film. Belki bazen söylenmeyenin kuvvetini bezen de söylenmesi gerekenin ağırlığını yaşatıyor insana. Her başarılı film gibi insana dokunuyor. En ince, en kırılgan yerlerine insanın. Film bittiğinde maruz kaldığımız duygusal şiddet kendimizi bir kez daha sorgulamamızı sağlıyor. Ve insanların hiçbir zaman yeterince acımadan ve acıtmadan dürüstlüğü yakalayamayacağının altını çiziyor. (Seçil Toprak)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25