Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Voksne Mennesker (2005) – Dagur Kári

Sadece son beş dakikası için dahi izlenmesi gereken bir film Dark Horse. Dilimize de “Tutunamayanlar” diye yorumlanarak çevrilmiş, güzel de olmuş. Biz hep “bir şeyler” olmak zorunda bırakıldığımız günümüzde, mutlu olmak için de bazı şartları yerine getirmek zorundayız. Başbakanın kim olduğunu bilmeyen, düzenli bir işe sahip olamayan, yeterince eşyaya sahip olmayan birileri ise eksiktir, kaybedendir onlar. İşte bazı tutunamayanları gösteriyor bize bu film, başrollerinden birini de Fiat 500 diye şipşirin bir arabaya vermiş insanlara “Siz hala Vosvos peşinde koşadurun” dercesine. Umursamaz bir kızın, grafiti yapmaktan hoşlanan bir adamın ve hakem olmak için doğmuş bir arkadaşın bir kafede oturuken arkalarından geçen fil kadar sıradan hikâyeleri bu, çünkü “Bazen hayatınıza biri girer ve renklenir dünyanız”.

İçinden aşk geçip de romantizme bulanmamış sempatik karakterler, her biri ayrı muhteşem güzellikte tablo gibi sahneler bir de üzerine muzip, haylaz diyaloglar sonuç olarak afiyet olsun dedirtecek denli şeker, duru bir film oluşturmuş. (Ezgi Küçüktuğsuz)

Caché (2005) – Michael Haneke

Çok şey söyleyebilmek için ille de çok karmaşık bir kurguya, çok afili sahnelere lüzum olmadığını vurgularcasına sade ama inanılmaz vurucu bir Haneke filmi Cache, acımasızca gerçek.

Sıradan bir sokağın sıradan bir evini gözleyerek başlıyoruz, akabinde o evin sahipleri de gözetlendiğini öğreniyor. Sürekli gözetleniyor olmanın tüyler ürperticiliğinden kurtulmak için kendisini kimlerin izlediğini öğrenmeye çalışan Georges geriye doğru gidiyor, kendi geçmişine. Film, gördüğümüz/gösterdiğimiz ile gerçek arasındaki farkları adeta yüzümüze tükürüyor;

“Eğitimli, burjuva, elit, çağdaş, üst sınıf, kültürlü ” diye sıralayabileceğimiz bir sürü sıfata sahip insanlara –bize demeye dilimiz varmasa da – kameraya aldığı kendi görüntülerini gösteriyor. Gördüklerimizden hoşlanmayışımız, rahatsız olmamız kaçınılmaz ancak tüm bunları inanılmaz bir soğukkanlılıkla karşılayıp, şaşırmayışımız asıl korkunç olan. Medenileşmiş görünüp ayrımlarla yaşadığımız, tepeden baktığımız, ikinci sınıf gördüğümüz, müthiş bir bencillik içinde olduğumuzu nasıl da güzel saklıyoruz; bu yüzden huzursuz edici ve keskin hatlı bir hali var bu filmin, gelmiş geçmiş en unutulmayası intihar sahnelerinden birini içermesi de cabası. (Ezgi Küçüktuğsuz)

La science des rêves (2006) – Michel Gondry

Rüyalar nasıl oluşur, nelerden yapılır hiç düşündünüz mü?

Düşünmediyseniz de önemli değil, isterseniz bir kısmını sizin hayal gücünüzü zorlamanıza gerek kalmadan mutlu mutlu izleyebilirsiniz.

Günlerden bir gün, hayalperest bir delikanlı aşık olur, ancak bir türlü kendini istediği gibi ifade edemez. Oysaki tek dileği kendi dünyasına katabilmektir sevdiği kadını, bunun için kendince çabalar durur. Gael Garcia Bernal sempatisi Charlotte Gainsbourg ciddiyetiyle birleşince, üzerine de hayaller rüyalarla süslenince şeker mi şeker bir izlence çıkıyor ortaya.

Michel Gondry Eternal Sunshine Of The Spotless Mind ile binlerce kişinin hafızalarına silinmemecesine yer etmiş, referansı kuvvetli bir yönetmen, bu filmiyle de bir parça çocuksu, gülümseten haliyle gerçek hayatın odunsu renksizliğinden memnun olmayan herkes için 105 dakikalık derin, dinlendirici bir rüya gibi. (Ezgi Küçüktuğsuz)

Beş vakit (2006) – Reha Erdem

Taşrada zaman başka türlü akar. Koşturmanın alemi yoktur çünkü vakit her şeye yetecek kadar boldur. Günlük yaşam dilimleri mekanik bir bölünme içinde değildir. Zamanın ruhu, minarenin tepesinden gelen sese ayarlıdır. O ses, bütün çocukların kulağında farklı anlara tekabül eder: Babaların eve gelişi, yemek saati, dedenin namaza uyandığı vakit… Varlığı sinemaseverlere onur Reha Erdem’in Beş Vakit’i, bazıları için hayata karşılık gelen bütün bu sakin durumları işler. O sükunette alışkanlıklar, çocuklar, yetişkinler ve geçmesi beklenen vakitler vardır. O vakitler öyle zor geçer ki, siz o çocukarın büyüyüp kocaman bir zaman atlaması yaşamalarını istersiniz. Çünkü o sükunet, sınırlar ötesi bir hayalgücünü barındırabilme, her koşulda hayattan keyif alabilme kabiliyetine sahip çocuklar için fazla durağandır ve vakit, bir çocuğun ruhunun kabul etmeyeceği kadar sınırsaldır. (Fatma Onat)

Children of Men (2006) – Alfonso Cuarón

P. D. James’in aynı adlı romanından uyarlanan Children of Men, 2027’de, kısırlığın dünya üzerine adeta çöreklendiği bir dönemde İngiltere’de geçmektedir. Dünyadaki diğer ülkelere göre nispeten daha yaşanası bir durumda olduğu için mültecilerin sığınmaya çalıştığı liman olan ülkede, hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği üzere mültecilerin girişine ilişkin katı kurallar hüküm sürmektedir. Devlet için çalışan Theo Faron’un mucizevi şekilde hamile olan bir kadına yardım etmeye çalışması filmin hikâyesini şekillendirip sürükleyici hale getirir.

Distopyanın sinemada son on senede en iyi tezahürlerinden birini oluşturan Children of Men, iyi bir yönetmen olan Alfonso Cuarón’un ellerinde gerçekten usta işi bir yapıta dönüşüyor. İlk bakışta distopik bir aksiyon filmi olarak algılanabilecek film, öncülü olan filmlerden Blade Runner (1982) gibi alt metninin sağlamlığı, karakterlerin geçmişlerinin iyi kurgulanması ve yönetmeninden oyuncusuna ve özellikle görüntü yönetmenine kadar işinin ehli insanlar tarafından icra edilmesiyle izlenmeyi ve beğenilmeyi hak ediyor. (Sonay Ban)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/children-of-men-bir-tur-distopik-zirve/

Zodiac (2007) – David Fincher

Fincher filmografisinde bunun en az ilgi görmesini, 90’larla özdeşleşmiş olan Fight Club ve bol teknik aksamlı Panic Room’dan sonra nispeten “yavaş” bir film olmasına mı bağlamalı? Hâlbuki yavaş diye addedilen şey, Zodiac’ta Fincher’ın olgunlaşma emarelerine delalettir. Eski hızlı tempo tutkusu, burada acele etmeden aheste işleyen hikayeye, harikulade sanat yönetimi ve Hitchcockvari “göstermeyen” gerilime dönüşmüştür. Amerika’nın tüm zamanların en korkunç seri katilini, elbette Se7en yapmış biriyle hortlatmak çok mantıklı bir seçimdi. Dönem filmi olmasının hali hazırda gerektireceği gibi, 70’ler Amerika’sının tüm ikonik fenomenlerini o kadar cömert kullanıyor ki, bazen akmakta olan mizansen bile buna fon olabiliyor. Bu açıdan, son 10 yılda gördüğümüz en başarılı sanat yönetmenliklerinden biri olduğuna şüphe yok. Sahnelere hakim olan takip ediliyor’luk hissinin bocaladığı gerilim,  katilin canlı yayına bağlandığı sahnede tavan yapmaktadır; stüdyo aydınlığında geçmesine rağmen gelmiş-geçmiş en ürkünç fikirlerden sayılabilir. Belki Fincher, çok-yönlülüğünün (asla olumsuz yanıyla değil ama) bir dezavantajı olarak, hala bir filmi gördüğümüzde “bunu o yapmıştır” yargısının autor’ü değilse de, tüm yaptıkları arasında onu sözkonusu otörlüğe belki de en yaklaştıran film Zodiac olmuştur. Her sahnesinin titiz görüntü ve ses çalışmasıyla da baştacı ettiğimiz bu adam bu aralar bir TV dizisiyle uğraşsa da, popüler sinema soyunun tükenme sinyalleri verdiği şu yıllarda en azından hala çeşitli janralar adına bel kemiği işlevi görmekte. (Eray Yıldız)

4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (2007) – Cristian Mungiu

Yasaklar; yasal olmayanın kapısını sonuna kadar açan, tehlikeye giden yolu işaret eden, ne hayata ne de bedene iyiliği olan, ziyanı büyük engellemelerdir çoğu kez. Sovyet etkisindeki Romanya’da kürtajın yasak olması da böyle bir yola sokar karakterleri. Hamileliğine son vermeye çalışan bir kadın ve ona destek olmaya çalışan arkadaşının girdikleri süreçte yaşadıkları gerilim, karşılaştıkları zorluklar, kadın bedeni üzerinden atılan adımları somutlaştırır. O beden toplum ve kanunlar önünde herkesin dokunuşuna, sözüne açık bir duvardır adeta. Seksenlerin sonlarına denk gelen bir zaman diliminde, umutsuzluğun bütün rengini atmosfere yaydığı bir sinematografi içinde, ritminin sükûnetiyle kocaman bir filmdir bu. Cristian Mungiu, Altın Palmiye ödüllü filminde ustalıklı ve gerçekçi yaklaşımıyla dikkati fazlasıyla hak ediyor. Filmin özellikle bir akşam yemeği sahnesi vardır ki; orada ülke insanının siyasal, sınıfsal, toplumsal bakışını açık eden çokça durum bulmak mümkündür. (Fatma Onat)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/4-ay-3-hafta-2-gun-4-luni-3-saptamani-si-2-zile-2007-kurtaj-bir-cinayet-midir/

The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (2007) – Andrew Dominik

Sinema tarihi boyunca bir kovboy şapkasının kırk yıllık hatırı olmuştur seyirci üzerinde. Sinemasever, vahşi batıdaki kasabaların bütün gangsterlerini sevmiş, her soygunda ziyansız kurtulmalarını dilemiştir. Jesse James ve Robert Ford böyle bir atmosferin insanlarıdır. Farkları; western kültürünün geçmişte kaldığı yıllarda, 2000’lerde çekilmiş bir yapımda karşımıza çıkmalarıdır. Başrollerde Brad Pitt’den çok Casey Affleck’in performansıyla dikkat çeken filmde, Robert Fort, büyük bir hayranlık beslediği Jesse James’in çetesine katılır. Fakat duygularının farklı gelişimi sonucu bu yücelttiği ismi ortadan kaldırıp onun yerine geçme çabası içine girer. Yakın tarihin en nostaljik yapımlarından birine imza atan Andrew Dominik’in yönettiği biyografik filmin, “trenin gara girişi” sahnesinde de Lumiere kardeşlere güzel bir selam çakılır adeta. (Fatma Onat)

I’m Not There. (2007) – Todd Haynes

New Queer Cinema akımının bireylerinden olsa da sonrasında melodram ve müzikal alanına ‘tuğlalar ekleyen’ eserler veren Todd Haynes, 2007’de yaptığı ile daha bir anılacak gibi. Bio-pic ya da bizde bilinen ismiyle biyografinin kalıplarını yeniden inşa eden Beni Orada Arama, bir Bob Dylan kimliği hikayesi sunuyor. Bir karakteri tek bir oyuncudan ziyade altı oyuncunun oynadığı, türün de bir şekilde ana omurgasını kaybettiği bir eser bu. Todd Solondz’un Palindromes’unun ‘ufak çaplı’ etkisini arkasına alsa da esasen burada karşımıza dikilen; eşcinseliyle, siyahıyla, isyancısıyla, kovboyuyla bir müzisyen kimliği. Bu ‘parça’ların her birini ayrı bir doku ile çeken yönetmenin de müzisyenin zaman dilimlerine göre yerleştirmesi takdire şayan. Zira buradaki esas vizyon, türe parçalı-epizodik bir anlatı devrimi yaşatmak… (Kerem Akça)

Man on Wire  (2008) – James Marsh

“Hayat, ipte yürümek kadar zordur” dendiğinde, bir metaforun gerçeği ifade çabası hissedilir. Bu mecazen de zor bir şeydir. Çünkü ince ve yüksek bir çizgi üzerinde hayatta kalma mahareti olanlar varoluşu anlamlandıran insanlardır. Hele ki söz konusu bir ip cambazıysa o vakit işler bambaşka bir boyut kazanır. James Marsh’ın yönettiği belgeselde, Fransız cambaz Philippe Petit’nin, üstünde varoluş bulduğu yer de bir iptir. Petit, elde ettiği başarılarına bir yenisini eklemek niyetiyle iki kulenin arasına ip gerip üzerinde yürümeyi hedefler. İlk iş; bürokratik bir dağ olan binanın en tepesine çıkmak için gayrı resmi ve sıra dışı bir hareketin içine girip, gerekli hazırlıkları yapmaktır. Bu, elbetteki ipte yürümek kadar zor değildir fakat hiç kolay da olmayacaktır. İnanılmaz olanı başaran bir cambazın belli bir hedefine odaklanan yapım, sade ve sabırlı diliyle de takdiri hak eder nitelikte. (Fatma Onat)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla