Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Otets i syn (2003) – Aleksandr Sokurov

 

Sarının değişik tonlarının hâkim olduğu görüntüsüyle; kış güneşinin soğuk bir günün üzerinde bıraktığı etki kadar şiirsel, bir baba-oğul ilişkindeki tutku kadar çarpıcı bir film Baba ve Oğul.

Aleksandr Sokurov’un aile ilişkilerinin vazgeçilmezliğini anlattığı filmlere 1997 yılında çektiği “Ana ve Oğul”dan beri aşinayız. Ancak bu film daha önce anlatılan her hikâyeyi geride bırakacak şiirsel bir güce sahip. Bir çatı katında oğlu Aleksei ile birlikte yaşayan babanın ona duyduğu aşkı “Bir babanın sevgisi cefalıdır. Sevgi dolu bir oğul bu cefayı çekmeye hazırdır.” sözüyle ölümsüz kılan bir film bu. Aleksei’n astım nöbetlerinde güçlükle nefes aldığı sırada babasının güçlü kollarında sanki tekrar hayat bulması, bazen babasıyla bir düşü paylaşması, iki apartman arasına uzatılan bir tahta parçasıyla yüksekliğe rağmen ölümle her seferinde yapılan dans, iki adamın kavgaları, şakalaşmaları, bakışmaları hatta bazen birbirlerini hayatlarına giren diğer insanlardan kıskanmaları filmi unutulmaz yapan detaylar.

Homoerotik planlarıyla baba-oğul ensestinin gerilimini verirken; müziği, diyalogları ve dokusuyla başka dünyalar aralayan bir film bu. (Alican Yıldırım)

Les triplettes de Belleville (2003) – Sylvain Chomet

Yönetmen Sylvain Chomet, her şeyden önce çok iyi bir tespitçi. Sonra hikaye anlatıcılığı geliyor. İkisi topyekün bir filmi iyi kılabilecekken bununla da yetinmiyor Chomet. Aynı zamanda çok başarılı bir duygu adamı. 2003 yılında çıkan filmi ilk kez yıllar sonra TRT2’de izlemiştim. Daha önce gördüğüm hiçbir animasyondakine benzemeyen mizansen ve huzur veren sessizliğiyle dikkatimi çekmişti. Hikayesi bile tek hamlede anlatılamayacak filmin meziyetleri sadece kalburüstü çizgilerinde değil, büyükanne-torun ilişkisi sıcaklığında, abartılı ve çirkin metropol yaşamı tasvirlerinde (özellikle New York atıfları çok yerindedir), iyi azınlığın kötü çoğunluğu alt edebileceği iyimserliğinde de yatıyor. Belleville’den sonra ilk kez 2010’da L’Illusionniste’i yapan Chomet, ilk uzun metrajı kadar iz bırakabilmiş değilse de yine aynı yaşlı ve genç zihniyetinin mümkün uyumu temasından farklı sularda harikalar yarattığı anlar çıkarabiliyordu. Belleville Üçüzleri, tüm o hızlı ve büyük arka planda, köprü altında çalılardan yakılan yavaş ve küçük ateşin güzellemesi olarak, yaşından büyük bir çizgi-eser. (Eray Yıldız)

Vozvrashchenie (2003) – Andrei Zvyagintsev

Sinemada duygu mühimdir. Çok iyi bir sinematografinin içinde insana dokunan hisli bir durum yakalayamamak bütün büyüyü bozabilir. Andrei Zvyagintsev, bu ikisinin de altından başarıyla kalkan, derinlikli anlatımıyla dokunaklı, sinemasıyla güçlü bir dile sahiptir. Ivan ile Andrey, yıllar sonra hayatlarına giren bir babayla balık tutmak üzere bir gezintiye çıkmak durumunda kalırlar. Fotoğraflardan tanıdıkları bir adamla başbaşa  kalmak bir yetişkinin bile üstesinden gelmesi zor bir durumken bu çocuklar bunu bir yolculukla beraber üstlenmek zorundadırlar. Bu yolculuk, sessizliği ve gerilimiyle filmin duygusunu öyle bir yere taşır ki siz hep bir olay olmasını beklerken vaziyet sizi bambaşka bir durumla yüzleştirir. Baba-oğul ilişkisi üzerinden pekiştirilen durumun ve filmin her karesinin seyirciye anlattığı çokça şey vardır. (Fatma Onat)

Reconstruction (2003) – Christopher Boe

Danimarkalı yönetmen Christoffer Boe, ilk uzun metraj filmi Reconstruction’da, aşkın acı veren yüzüne odaklanıyor ve bunu filminin çarpıcı görselliğiyle destekliyor. Her şeyin bir kurgu olduğunu daha ilk dakikasından seyiricisine hatırlatan Boe, gerçeklik algısını altüst ederek geride buruk bir tat bırakıyor. Hafızaya, veda etmenin altüst edici yapısına, bir deney olarak gördüğü aşkın sanrılarına, kendisine özgü obsesif bir tutumla yaklaşıyor. 2000’li yılların en iyi filmlerinden biri olarak anılan Reconstruction, aşka odaklanan filmlerin içerisindeki ayrıksı duruşu ve özgünlüğü ile izleyicisi için de unutulmaz bir deneyim aynı zamanda. (Gizem Bayıksel)

Lost in Translation (2003) – Sofia Coppola

Sofia Coppola’nın henüz çektiği ilk filmi The Virgin Suicides ile Francis Ford Coppola gibi bir yönetmenin kızı olmak gibi bir ağırlığı üzerinden attığını söylemek ise mümkün. Bir sonraki adımını nereye atacağı konusunda kararsız kalan bir kişinin ağır bir kültür çatışmasının ortasında aldığı ya da alamadığı kararlar üzerine bir film olan Lost in Translation ise, Sofia Coppola’nın kendisini iyiden iyiye ispatladığı hatta müjdelediği filmi olsa gerek.

Coppola’nın minimal sinemasıyla kurduğu geniş düşünsel dünya ise bizi, yoğun dokunaklılığını idareli kullanarak, ağlatmayı seçmiyor belki; ancak ağlama hissinden daha kalıcı bir duyguyla yüzleştirdiği kesin.  Özgün senaryo dalında bir de hak ettiği bir Oscar’ı olan filmin her türlü gevezelikten şiddetle kaçınan bir modern klasik olduğunu söylemek boynumuzun borcu. (Kaan Karsan)

Bin-Jip (2004) – Ki-duk Kim

Boş Ev, bu listenin görece kuytuda kalmışlar, değeri bilinenemişler paradigmasıyla pek örtüşmeyen, çıktığı ve takip eden yıllarda bilhassa genç kuşak tarafından yeterince tüketilen bir film. Zaten sözkonusu varoluş ahvali olunca, bunu layığıyla yazan-çizen-aktaran bir sinema o kadar da kuytuda kalmamış olsa gerek; kuytuda kalmışlığın değersizlikle nitelenmemesi de suretiyle. Başkalarının hayatı, mahrem alanı, burada bahsi geçen varolma. Tam da o “başkaları” evden uzaklardayken içeri girip bir müddet yaşayan, bozuk eşyaları tamir eden baş karakter, yaşadığı seyyar hayatı mümkün mertebe ihtiyaçlardan arınmış kılıyor bu içine sızılan yabancı mahremle. Başkalarının eksik kalmış, kırılıp bozulmuş muhtaç mahremlerini, kendi muhtaçsızlığıyla tamamlayan bir hayalet. Hem kendi için hem onlar için, ama aynı zamanda hiç kimse için, sadece yaşayış için. “Hayalet”, yeni bir evde, evliliğinden kaçan bir kadına rastlamasıyla ve kocadan habersiz, kocanın yanında ilişkiye başlamalarıyla, film, spiritüel bir frekansa kayıyor. Aynı zamanda aşka getirdiği ruhani yorum kadar, yine aşkın sakil ve parçalanmış geçmişin tasarımındaki tamamlayıcı rolüyle de boyutlanıyor. (Eray Yıldız)

Sideways (2004) – Alexander Payne

Küçük insanın en ince ayrıntılarda gizlediği yaşam öykülerini bulup müthiş bir duyarlılıkla bize aktarabilen yönetmenlerdendir Alexander Payne. En azından Sideways’e kadar geldiği yolda Sideways’le tepe noktasını görmüştür. Sevenleri için çok özel bir yeri vardır bu filmin. Özellikle Paul Giamatti’nin canlandırdığı Miles ve onun karşı kişiliği olarak görülebilecek Thomas Haden Church’ün oynadığı Jack karakterleri filmin inanılmaz inandırıcılık halini destekler bir oyunculuk gösterisi sunarlar. Her şeyi uzatmayı, ayrıntılara boğmayı seven Miles ve kestirmeden hayatın tadını çıkarmaya çalışan günün adamı Jack… Jack’in evlenmesinden önce bekar olarak son bir yolculuğa çıkan bu ikilinin karşısına gittikleri yerde çıkan iki kadın: Maya (Virginia Madsen) ve Stephanie (Sandra Oh). Ve yine anı değerlendirmeyi kendince yorumlayan Jack’in sahtekarlıkları. Esasında öykü Miles üzerine kurulsa da bu dört oyuncunun ortak performansları harika. İnsanlık hallerinin eşsiz şairlerinden olan Payne’i şarap tadında yakalayacağınız film Sideways, yönetmenin nasıl da “sana” dokunduğunu ve “seni” anlattığını defalarca hatırlatacak bir film. Orta sınıf Amerikalılara kendi ironik ve incelikli dokunuşlarıyla bakan ve çok iyi bir anlatıcı olan Payne’nin Sideways’de de tipik umutsuz hallerini yakalamak mümkün. Ancak yine de umuda dair bir söyleyişle biten Sideways, karamsarlıktan dem vursa da izleyeni olumlu duygulara yönelten bir yapım. (Seçil Toprak)

Lakposhtha parvaz mikonand (2004) – Bahman Ghobadi

Amerika’nın Irak’ı işgali/yağmalaması/varolan cehennem ateşini iyice harlamasının adını “savaş” olarak dünyaya yutturmaya çalıştığı zor koşullarda, Irak-Türkiye sınırındaki mülteci kampına kamerasını çeviriyor Bahman Ghobadi. Bir yandan yöredeki kasabalarda evlere anten takarak para kazanan diğer yandan da kasaba ve çevresindeki mayınları himayesindeki çocuklarla birlikte toplayarak onlara bakan nam-ı diğer Satellite, Halepçe’den gelen Agrin, abisi ve kardeşiyle (aslında Agrin’in tecavüze uğraması sonucu doğan ve istemediği oğlu) ilgilenmeye başlar. Agrin’in hiç gülmeyen hüzünlü ve acı dolu yüzü ve abisinin geleceği görebilme yeteneği Satellite’ın işgal ile şekillenecek geleceğinin parçaları haline gelecektir.

Irak’ın işgalinden sonra çekilen ilk film olan Kaplumbağalar da Uçar, Oscar adaylığı ile birlikte sayısız ödül kazanmış bir başyapıt. Politik arkaplanının yarattığı dramı çok zor koşullar altında yaşamaya çalışan ve travmalarını küçücük bedenlerinin içinde –belki de- sessizce yaşayan çocukların gözünden anlatan Ghobadi, tarif edilemeyecek kadar zor bir işin altından başarıyla kalkıyor. Filmin Amerikan işgal ekibince desteklenmesinin filmin gücünden bir şey kaybettirmediğini ama bu desteği veren kurumların ne kadar terbiye yoksunu olduklarını da kanıtlaması, filmin turnusol kağıdı işlevini görmesini sağlıyor. (Sonay Ban)

Batalla en el cielo (2005) – Carlos Reygadas

2012 Cannes Film Festivali’nde ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü” Post Tenebras Lux” ile alan Meksikalı yönetmen Carlos Reygadas, çağını ve toplumunu analiz eden en önemli yönetmenlerden. İlk filmi “Japón”, sinemanın gördüğü en şaşırtıcı filmlerden biriydi. İkinci çalışması “Cennette Savaş”, ülkesinin sınıfsal ilişkilerine, militarizm ile din arasına sıkışmış insanların çıkışsızlığı noktasından bakarken, şoke edici sahneler içeriyor… İşçi sınıfından ‘şişman’ bir adamla ‘şişman’ karısının başarısızlıkla sonuçlanacak çocuk kaçırma girişimi onları iyice dibe sürüklerken, seyirciye de bakmaktan kaçındığı aynayı tutuyordu. Reygadas, adamın farklı sınıftan güzel bir genç kadınla ilişkisinde ise cinselliğin en mahrem bölgelerine girerek ‘iktidar’ kavramını çok yönlü sorguluyordu. Kuşku yok ki, bu entelektüel sinema adamı, en iyiler arasına girmeye çoktandır hak kazandı. (Ali Ulvi Uyanık)

Brokeback Mountain (2005) – Ang Lee

Ortak yazdıkları senaryoyla Oscar kazanan Larry McMurtry ile Diana Ossana’nın bir kısa hikâyeden uyarladığı ve bu çalışmasıyla Oscar’ı alan ‘bilge adam’ Ang Lee’nin yönettiği film, romantik dramların en iyilerinden. 1960’ların başında geniş arazide beraber çalışırken arkadaşlıktan derin bir aşka dönüşen ilişkilerini -aralarına ikiyüzlü heteroseksüel dünya ve oynamak zorunda kaldıkları toplumsal roller girse de- devam ettiren iki kovboyun öyküsü. Birinin zamansız ölümü diğerine ruhsal sarsıntılar yaşatsa da, bir tek kişiyi yaşam boyu koşulsuzca sevmenin güzelliğini seyredenlerin yüreğine kazıyan özel bir film. İki oyuncu, Heath Ledger ile Jake Gyllenhaal’ın performansları hafızalarda kalıcı bir iz bıraktı. Ve yazık ki, Heath Ledger, geriye kalan karakteri canlandırsa da, gerçekte 28 yaşında, bu filmi çektikten 3 yıl sonra yaşamını yitirdi. Bugün, “Brokeback Dağı” üzerindeki tartışmaların bazı çevrelerde hala sürmesi, filmin etkisini ispatlamakta. (Ali Ulvi Uyanık)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla