Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Waking Life (2001) – Richard Linklater

Farklı tekniği ve tercihlerinden ziyade ne anlattığıyla ilgilendiğim ve dertleri olan bir film Waking Life (Hayata Uyanmak). “Rüya içinde rüya” tanımlaması yapabileceğimiz genel görünüşü ilmik ilmik açılan ve katmanlara ayrılan film, uyanmak kavramını gerçek olduğu kadar mecazî yönleriyle de kullanıyor. İçerdiği birçok replik, üzerine yazılar yazılabilecek derinlik taşıyan Waking Life, bazı eleştirmenler tarafından bu yönüyle beğenilmiyor. Filmin, sinemanın bu olmadığı, bunun ancak bir kitap olabileceğini söylüyorlar. Ancak, neyi nasıl anlatacağı filmin yaratıcısını ilgilendirir, üstelik filmin yönetmeni Linklater da konuşmayı seven yönetmenlerdendir. Üstelik filmlerinin bu fazla “geveze” hali sadece lafazanlıkla açıklanamaz. Film başladığı andan itibaren izleyenin kafasını karıştıracak ve onu filme dahil edecek repliklerle örülmeye başlar. Kullandığı teknikle de gerçeğin dışa taşma ve boyalı halini hayli etkili bir biçimde bize gösteren Linklater, filme kendisi de dahil olarak kafasını kurcalayan meseleleri izleyiciyi bir dost bilerek anlatır durur. Netice beklemenin bir lüzumu yoktur Waking Life’tan; çünkü o meselenin kendisidir. (Seçil Toprak)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/waking-life-uzerine-ruya-alinyazisidir/

The Royal Tenenbaums (2001) – Wes Anderson

Melankolik bir ‘kendini iyi hisset’ filmi; bir ‘asık suratlar komedisi’. (Veya alaycı entelektüelin duygusallık hakkı!) Karakterleri karşılıksız aşk, pişmanlık, bağımlılık, hastalık ve hayal kırıklığı gibi dertlerin altında ezilirken, Anderson ‘zarif’ bir yaklaşımla filmindeki ilişkiler ağını rengarenk bir plastik dünya içinde, keskin bir ironi ve 70’ler rock klasiklerinden oluşan, ‘keyfe mahsus’ bir soundtrack’le birlikte paketliyor. Pek çok üyesi bir zamanlar mucizevi başarılara imza atmış Tenenbaumlar, New York’un köklü ve entelektüel ailelerinden biri. Görkemli malikaneleri halen ‘harikalar diyarı’nı andırsa da, şimdilerde aile üyeleri parlak bir dönemden geçmiyor. Geçmişin ‘harika çocuk’ları, artık orta yaşa merdiven dayamış sorunlu karakterler. Nicedir ortada olmayan ‘hayırsız baba / eski koca’nın hasta, hem de beş kuruşsuz bir halde çıkagelmesiyle, aile yeni yüzleşmeler için biraraya geliyor… “Royal Tenenbaums”, Anderson’ın şimdiye dek bozulmadan süren tarzının mükemmelleşerek oturduğu film. Yıldızlarla dolu muhteşem ‘ensemble cast’i ve her objenin, her dekor ile kostümün dikkate değer olduğu retro takıntılı sanat yönetimi de, bu nostaljik, mizahi ve romantik tarzın önemli parçaları. (Yeşim Tabak)

Punch-Drunk Love (2002) – Paul Thomas Anderson

Bir uyumsuz aşk hikâyesi: aşk sarhoşu.

Birbirlerine mi uyumsuz yoksa her biri zaten kendiliğinden mi uyumsuz orası size kalmış ama absürtlükten hoşlanıyorsanız yolda karşınıza çıkan harmonyumu içeriye almanız veya kampanyalı pudingleri toplamanızda fayda var denebilir.

Paul Thomas Anderson diğer filmleriyle çok sevilen bir yönetmen, başrol oyuncusu Adam Sandler ise ismiyle anılan tür filmlerdeki karakterinden biraz daha farklı bir karakteri canlandırmış. Emily Watson’sa Sandler’ın gölgesinde kalmış denebilirse de güzel bir ikili oluşturmuşlar.

İnce espriler, aksak bir ritm, ufak detaylar, başarılı psikolojik betimlemeler ve ayrıksı bir ilişkiden ibaret bu sade filmde müzik kullanımının enteresanlığı da fark ediliyor. İlle de sınıflandıracaksak romantik psikolojik gerilimli aksak komedi diyerek tanımlamayı biraz genişletmeden edemiyorum. (Ezgi Küçüktuğsuz)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/punch-drunk-love-garip-bir-ask-oykusu/

Irreversible  (2002) – Gaspar Noe

Gaspar Noe’nin gösterildiği dönemde büyük tartışmaları da beraberinde getirdiği filmi Irreversible, izlerken acı veren, ömrünüzün sonuna kadar hatırlayacağınız ‘o’ deneyimlerden biri. Sinemanın yalnızca bir eğlence değil, yaşamı izleme sanatı olduğunu gözümüzün içine soka soka bize hatırlatan film, sinirlendiren, rahatsız eden, üzen ve sonuna (başına) doğru bize huzuru hediye eden yapısıyla seyircisini dengesizleştiriyor. Ufak bir rahatlama hissinin ardından bu huzurun nasıl bozulduğuna dair sahneler gözünüzün önünüze gelmeye başladığında mesajı almış oluyorsunuz. ‘Time destroys everything’ mottosu ne kadar depresifse, filmin de o kadar iyi olduğu kesin. (Fırat Ataç)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/irreversible-2002-cebimizde-otomatik-portakal/

Mies vailla menneisyyttä (2002) – Aki Kaurismäki

Finlandiyalı sinemacı kardeşler Kaurismäki’lerden 1957 doğumlu Aki’nin (diğeri, iki yaş büyük ağabeyi Mika) Turgut Uyar dizelerini andıran filmi. Cannes’de ‘Jüri Özel Ödülü’ ve ‘En İyi Kadın Oyuncu’ dahil üç ödül kazanmış ve ‘En İyi Yabancı Film’ Oscar’ına aday olmuş, toplam yirmi ödüllü kara komedi; özünde hüzünle gülümseten acı ve zeki bir dram. Hafızasını yitirip ölümden dönen Bay ‘M’ nin insanların içine karışıp onları yeniden tanıması. Küçük, yoksul insanların rengârenk, umut dolu dünyası. Aki’nin hep yaptığı gibi, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayan emekçi sınıfın sıcak düşleri ve dışardaki vahşi dünyanın çılgınlığı üzerine insancıl bir söylem. Helsinki’nin, düşmüş, unutulmuş, işsiz insanlarının bir Miro tablosunu andıran öyküleri. Bir film 90 dakikayı geçmemeli diyen, eksantrik parodilerle örülü öyküleri tercih eden, çok içen, tutunamamış karakterleri seven ve özellikle 50’lerin rock’n’roll müziğine hemen her filminde geniş yer ayıran Aki’nin ‘şık’ yapımı, ustanın yanından ayırmadığı emektar görüntü yönetmeni Timo Salminen’in kamerasına da çok şey borçludur. Hala iyi kalpli olarak yaşamayı başaran insanlar hakkında içli bir masaldır, bizi kuşatan siyasi, sosyal ve ekonomik ateş çemberinin içinde, insandan, sevgiden ve iyiden yana umudu kesmeyen anlatı. (Murat Erşahin)

The Hours (2002) – Stephen Daldry

Michael Cunningham’ ın 1999 Pulitzer ödüllü aynı adlı romanından uyarlanan The Hours, farklı jenerasyonlardan üç kadının hayatını Virginia Woolf’ un Mrs. Dalloway adlı eseri üzerinden birbirine bağlayarak işler.

Keskin oyunculukları ve sağlam kurgusuyla Yunan mitolojisindeki Horae (The Hours) adlı mevsim ve zamanı düzenleyen tanrıçaların adından esinlenen film kullanılan metaforlarla da hem Woolf’a göndermeler yapar, hem de Cunningham’ ın romandaki ruh halini sağlam bir yapıyla işler.

Kadın betimlenmeleri ve eşcinselliğin kırılgan bir anlatımla işlendiği film, sadece güçlü paralel yaratısıyla değil, izleyeni sarıp sarmalama yönündeki kuvvetli bir algıya neden veren çarpıcı sahneleriyle bile yarı dönem-otobiyografik sunumun başarılı örneklerindendir.

Aids hastası şair arkadaşı Richard için bir parti hazırlığı içinde olan Clarissa Vaughan, mutsuz evliliğinden bunalmış Laura Brown ve depresyonuna karşı romanını bitirmeye çalışan Virginia Woolf, dikkatle oluşturulmuş diyaloglar ve detaycı oyunculuklarıyla bu hüzünlü filmin ana arterini oluştururlar. (Neslihan Güngör)

Le fils (2002) – Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne

Dardenne’lerin çocukların daha doğrusu çocukluktan çıkıp ergenliğe geçenlerin zorlu dünyalarını anlattığı filmler adeta onların alamet-i farikası olmuş durumda. Ülkeleri Belçika’nın özellikle alt ve orta tabaka gençlerinin atıldıkları hayat yolculuğunda onları ellerinden tutan, bize onların hikâyelerini içtenlikle anlatan iki kardeş Jean-Pierre ve Luc Dardenne. Özellikle Cannes Film Festivalinin gediklisi olan yönetmenlerin yine Cannes’da yarıştıkları Le Fils (Oğul) kullanılan kameranın hareketleri ve yakın çekim özellikleriyle izleyiciyi zorlayan bir yapım. Kendi çocuklarının ölümüne sebep olan bir başka çocuğu beş yıl sonra çırak olarak kabul eden bir babanın “yeni bir şans tanıma”nın sınırlarının ne olduğunu sorguladığı epey zorlu bir film. Tıpkı diğer Dardenne filmleri gibi oldukça sessiz ilerleyen film, bir hikâye anlatma yerine bir durumun içsel ve dışsal sorgulaması olarak okunabilir. Iskalanmaması gereken Le Fils, çoğu Dardenne filminden daha karanlık bir duruş sergiler. Zaten oldukça zor durumları anlatmayı seçen Dardenne’lerin filmografisi kendisini gerçekten sevebilecek izleyiciler için bulunmaz bir nimet. Le Fils de filmografilerinin epey ağır kilometre taşlarından biri. (Seçil Toprak)

Russkiy kovcheg (2002) – Aleksandr Sokurov

Aleksandr Sokurov’un filmi “Russkiy kovcheg / Russian Ark” (2002) gerçekten de filmin Türkçe adı gibi bir Rus Hazine Sandığı. St. Petersburg’daki Hermitage müzesini mekân edinen film, tarih, sanat ve Rusya üzerine bir lojistik ve koordinasyon harikası: tek, kesintisiz bir çekim. Kameranın Hermitage’ın kapılarından içeri girip görünmeyen anlatıcımızın (Sokurov) konuşmaya başlamasından itibaren pürüzsüz akışıyla izleyiciyi sürükleyip götürüyor.

Ancak “Russkiy kovcheg”i sadece tekniğiyle tanımlamak haksızlık olur. Film bir günde çekildi ama teknik kadro ve oyuncular zamanlama için aylarca prova yaptı. Karşımızda göz kamaştırıcı bir koreografi var. Sokurov tarihi kişiler ve sanat eserlerine yeterince zaman ayırmıyor derseniz, yönetmenin ülke tarihini 96 dakikaya sığdırdığını hatırlatmak isteriz. Finaldeki harikulade balo ise çift anlamda final, çünkü Rus devriminin arifesindeyiz. Soylu konuklar görkemli merdivenden inerken, dünyalarının da sonu geliyor. (Sevin Okyay)

Capturing the Friedmans (2003) – Andrew Jarecki

Küçük çocukların doğum günlerinde palyaçoluk yaparak hayatını kazanan bir adamın belgeselini yapmak için yola çıkan Andrew Jarecki ile ekibi, sinemada izlediğimiz en çetrefilli ve dramatik aile trajedilerinden biriyle karşılaşmıştı. En büyük şansları ise, ailenin bütün o trajediyi kameraya kaydetmiş olmasıydı. Oscar adaylığı da bulunan bu şahane belgesel, huzurlu yaşamları pedofili suçlamalarıyla darmadağın olmuş bir aileyi, içinde yaşadıkları toplumun riyakarlığını ve tüm bu hikayenin onlarca yıl öncesine dayanan köklerini, son derece objektif bir şekilde perdeye yansıtan, tartışmaya açan, etkisinden kolay kolay çıkamayacağınız ölçüde sarsıcı bir film. İki binli yılların sadece en iyi belgesellerinden değil, aynı zamanda en iyi filmlerinden. (Ali Ercivan)

Elephant (2003) – Gus Van Sant

Columbine Lisesi olayına kadar Amerika’da hiç kimse liselerdeki aşağılama, küfür ve çeşitli psikolojik-fiziksel şiddet olaylarının gençler üzerindeki etkisinin ne kadar ağır olduğunu bilmiyordu. Dışarıdan oldukça masum görünen bu gençlerin şiddete eğilimlerinin nasıl şekillendiği ve ne boyuta vardığı üzerine bir tartışma ortamı yaratılmasına neden oldu yaşanan bu üzücü olay.

Dylan ve Eric adındaki iki lise öğrencisinin ellerindeki silahlarla okulu basıp 13 kişiyi öldürüp 24 kişiyi yaralamaları ülke çapında büyük bir infiale neden oldu. Daha sonra bu olay üzerine başta ünlü belgeselci Michael Moore’un “Bowling for Columbine”ı olmak üzere çok fazla belgesel ve konulu film çekildi. Ama hiçbiri bu olayı Gus Van Sant’in 2003 yılında çektiği Elephant kadar iyi anlatamadı.

Film, katliamın yaşanacağı güne kadar geçen birkaç günün hikâyedeki karakterlerin birçoğunun üzerinden anlatılması, düzensiz kurgusu, plan sekansları ve neredeyse her karaktere aynı zaman içerisinde ayırdığı farklı bölümleriyle oldukça derin bir anlatım kazanıyor.

Katliamı düzenleyen çocuklardan Alex’i oynayan Alex Frost’un filmin kamera arkası görüntülerinde dediği gibi: “Her gün liseye gitmek, cehenneme gitmek gibi” Film, bu “cehennem”in nasıl oluştuğuna dair farklı gözlerden yardım alarak hazırlanılmış çok iyi bir inceleme. (Alican Yıldırım)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla