Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Fantasia (1940) – 11 Yönetmen

“Müziği görün, filmi duyun” teması, “Fantasia” adlı başyapıtın aynı zamanda sloganı: 70 yıldır!

Yaklaşık 73 yıl önce, Walt Disney adlı deha, çizgi film sanatçılarından oluşan ‘ordu’suna ‘start’ verdiğinde, stüdyoyu müthiş heyecanlı ve yorucu günler bekliyordu… 3 yıl ve 2.280.000 dolar harcamanın sonunda “başka bir ‘Fantasia’ yaratamam diyordu Walt Disney, “bunu geliştirebilirim, üzerinde çalışabilirim… Hepsi bu kadar”!

Film, şef Leopold Stokowski yönetiminde‘The Philadelphia Orchestra” tarafından seslendirilen Bach, Tchaikovsky, Dukas, Stravinsky, Beethoven, Ponchielli, Moussorgsky / Schubert’in klasik eserlerinden oluşturuldu. Ve her eserin ruhunu görüntülere aktaran emsalsiz bir çizgi evreni yaratıldı: Soyut figürler, bir temayı anlatan çizgiler, küçük öyküler, kâinatın bin bir rengi…

“Fantasia”nın 50. yıldönümü olan 1990’da, 1,5 milyon doların üzerinde bir harcama yapılarak, film endüstrisinin en pahalı görüntü ve ses yenileme çalışması gerçekleştirildiğini anımsatalım. (Ali Ulvi Uyanık)

The Lady Eve (1941) -Preston Sturges

1930’larda ortaya çıkan screwball komedinin leziz örneklerinden biridir The Lady Eve. Belki en iyi örneği değildir bu tarzın (sonuçta It Happened One Night veya Bringing Up Baby gibi örnekler düşünülürse bu çıkarım yanlış olmaz) ancak biraraya gelen isimler düşünüldüğünde izlenmeyi de fazlasıyla hak ediyor. Yönetmen Peter Sturges’in türün önemli temsilcilerinden olması bir yana başrollerdeki Barbara Stanwyck ve Henry Fonda’nın performansları görülmeye değer. İnsanı tüm dertlerden uzaklaştırabilecek denli sevimli bir film olan The Lady Eve, adındaki göndermeyle de erkeğin aklını çelen, onu her türlü kandırabilen kadın türüne atıfta bulunuyor. Bir başka deyişle belki femme fatale’ın sevimlisi. Eve rolünü de sadece üç yıl sonra Double Indemnity gibi tarihe geçmiş bir kara filmde femme fatale olarak ün salacak Barbara Stanwyck’in oynaması ayrı bir güzellik. Üstelik onun komediye ne denli yatkın olduğunun da bir göstergesi bu film. Bir gemi yolculuğunda başlayan bir aşkın, kandırmacalarla dolu gelişimi ve kimlik değişimleriyle sağlanan eğlencenin izleyenleri yeterince memnun edeceği aşikar. Tarihin derinliklerinde kalmış ve kanımca gereken ilgiyi görememiş The Lady Eve’i izlemek, filmi gibi aynı talihi paylaşmış ve fazla tanınmamış Peter Sturges’i tanımak bir sinemaseverin boynunun borcu. (Seçil Toprak)

To Be or Not to Be (1942) – Ernst Lubitsch

Üzerinden geçen 70 senenin ardından halen izleyicisine içinden çıkılması zor bir gülme krizi armağan eden; bu da yetmezmiş gibi kendinden seneler sonra çekilecek olan bir sürü güldürü klasiğinin öncülü olan ‘To Be or Not to Be’ için biraz da haddimizi aşarak mizahı kendince şekillendiren ayrıksı bir başyapıt diyebiliriz. Ernst Lubitsch’in 1942’de, Edwin Justus Mayer’in bir öyküsünden yola çıktığı başyapıtında halen dünyada acı bir şekilde cereyan eden İkinci Dünya Savaşı’ndan alaycı bir komedi çıkarabilmesi ise ayrıca takdire şayan.

Tabii filmin komediye kucak açan, güleryüzlü ve mizah odaklı tavrı kimseyi yanıltmamalı, zira filmi izlerken kendimizi bir anda savaşın karanlığında, ürperme hissiyatının göbeğinde bulabiliyoruz. Bu bakımdan Lubitsch’in başyapıtı bizleri ani bir şekilde farklı duygulara savurabilen tavrıyla da göz kamaştırıyor. Tıpkı yönetmeni gibi, sinema tarihinin en özel satırlarından biri olan To Be or Not to Be, kaliteli mizahla karşılaştığımızda kendimizi borçlu hissetiğimiz filmlerden biri. (Kaan Karsan)

Les enfants du paradis (1945) – Marcel Carne

1800’lü yıllarda bir tiyatroda pandomim sanatını icra eden Baptiste bir olay vesilesiyle ilk görüşte etkilendiği aktris Garance’a âşık olur ama onu seven tek kişi değildir: ağzı lâf yapan oyuncu Frédérick, zengin bir kont ve hırsız Lacenaire de Garance’ı elde etmeye çalışanlar arasındadır. Başlarından geçen pek çok olayın birbirleriyle olan ilişkileri üzerinden anlatılmasıyla film, güç dengelerini değiştiren yapısı ile karakterlerin dönüşümüne tanıklık etmektedir.

19. yüzyıldaki tiyatro geleneğinden yararlanan film, hikâyesini bir yandan tiyatro çevresinde geçen olaylar üzerinden anlatırken diğer yandan kurgusunu tiyatro yöntemlerinden esinlenerek oluşturuyor. Filmin iki ayrı bölümden oluşması ve bölümlerin kırmızı perdeyle açılıp kapanması katmanlı yapısını sağlamlaştıran etmenlerden birini oluşturuyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında çekilen ve şair Jacques Prévért’in yazdığı senaryosunun zerafetiyle, güçlü oyunculukları ve sinematografiyi böyle zor bir dönemde birleştirebilen Marcel Carné’nin başyapıtını izlemek sinemaseverlerin boynunun borcu olmalı. (Sonay Ban)

La belle et la bête (1946) – Jean Cocteau

 

la_belle

Filmin başında yönetmen Jean Cocteau (aslında adı geçmese de René Clément de filmin diğer yönetmenidir.) bir açıklamayla girer filme. “Çocuklar, masallarda her şeyin olabileceğine inanırlar. Sizden de istediğim çocuk gibi düşünmeniz, inanmanız…” Evet, bir masal uyarlaması olan La Belle et La Béte (Güzel ve Çirkin) yönetmenin film boyunca o inandırıcılığı bir an bile sekteye uğratmadan yarattığı o güzel anlatımıyla seyircinin bu masala inanmaması gibi bir seçeneğe yer bırakmıyor. Üstelik film boyunca canlanan objeler, yaratılan gerçeküstü atmosfer bile bu inandırcılığın önüne geçmiyor. Masalın 1946 yapımı bu uyarlaması, bir masalın nasıl gözler önüne serilmesi gerektiğini kanıtlar niteliktedir. Bilmeyenimiz yoktur; masalda Çirkin, korkunç bir yaratıktır. Aslında büyülenmiş ve yakışıklı bir prensken korkunç bir yaratığa dönüşmüştür. Tabii biz bunu masalın başında bilmeyiz; o, okuyucu veya dinleyici için korkunç bir yaratıktır. Masal boyunca hissettirilen kötü görünen illaki kötü değildir mevzusu, karşımızdakini şeklen değil kalben değerlendirmemiz gerektiği dokundurmaları elbette filmin tematik yapısının olmazsa olmazı durumda. İyi ile kötü keskin çizgilerle ayrılıyor filmde. Ancak kötü asla yaratık değil. Hatta öyle bir işlenmiş ki Çirkin tiplemesi, filmin sonunda dönüşeceğini bildiğiniz halde, keşke değişmese bile diyorsunuz. (Seçil Toprak)

Roma, citta apperta/Paisa/ Germania anno zero (1945-1948) – Roberto Rossellini

Roma, città aperta tamamen amatör oyunculardan, dahası olayları bizzat yaşayan sokaktaki savaş insanlarından oluşan oyuncu kadrosuyla, filmin çıkış noktası olan steril gerçekliğe ve bu gerçekliğin gücünü katmerleyen dürüst anlatımıyla sinemanın yeni bir kırılma anını, bir patlama noktasını temsil eder. Mimarı Roberto Rossellini’nin savaş imkanları dahilinde yarattığı film, sonrasında devam filmleri gelecek bir savaş üçlemesinin ilk filmi olmasının yanı sıra kendinden önce yapılan hiçbir işe benzemeyecek ölçüde yenilikçi ve ufuk açıcı bir yapıttır. Öyle ki, dillendirilmeyini haykırma felsefesini benimseyen yeni bir akımın, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin ilk adımlarını atmış olur.

Savaş Üçlemesi’nin ilk ayağı “Roma, citta aperta”da Nazi işgali altındaki Roma şehrindeyiz. İkinci Dünya Savaşı’nın kalıntılarının diriliğini koruduğu sokaklarda çekilen film, kuşatma altındaki yerli halkın tükenmişlikten ileri gelen çaresizliği ve bir avuç cesur insanın başkaldırısına sahne olur. İkinci film Paisa’da da benzeri bir atmosferde İkinci Dünya Savaşı’nın son dönemeci konu edilirken, işgal altındaki İtalya’nın kurtuluşu altı farklı epizod halinde işlenir. Üçlemenin son filmi “Germania Anno Zero”da ise bambaşka bir yönteme odaklanır yönetmen. Savaşlar en tahripkâr etkilerini çocuklar üzerinde bırakır ve bu filmde savaşı Berlin’de, üstelik bir çocuğun korkulu gözlerinden izleriz.

Rossellini’nin sinemanın kilometre taşlarından biri olarak adlandırılabilecek bu üçlemesindeki her bir yapıt, yoğun trajedisine rağmen, bir dönemin insanlığına umut aşılayan ve kendinden sonra gelecek birçok yönetmeni de cesaretlendiren öncül bir adım, gerçek birer başyapıt niteliğindedir. (Gülçin Kaya)

Üçlemenin son filmi hakkında yazılan detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/germania-anno-zero-1948-cocuklar-icin-savas/

The Red Shoes (1948) – Michael Powell, Emeric Pressburger

Müzikal sinema tarihinin hiç şüphe yok ki unutulmaz filmlerinden biri olduğu gibi mihenk taşlarından biri de olan The Red Shoes, aşkı ile işi arasında kalan bir baletin hikâyesini anlatıyor. Ancak tabii ki de müziğin ve renk kullanımının başrolünü kaptığı bu eserdeki tek mesele bu değil. Zira bahsettiğimiz film halen atmosferik açıdan sinema tarihinde eşi benzeri olmayan türden. Michael Powell, Emeric Pressburger ikilisinin yarattıkları evren o denli farklı ve zor ki, The Red Shoes’un iyi ya da vasat bir taklidini yapmak bile, sinema tarihine bakarsak, imkân dâhilinde görünmüyor.

Filmin, dönemine göre fazlasıyla girift yapısının günümüz müzikallerinin basitliğinin yanında halen fazlasıyla yeni ve farklı durduğu da söylenebilir.  Darren Aronofsky’nin Black Swan’ının da başlıca esin kaynağı olan The Red Shoes’un, uzun dans sekansıyla müzikaller içerisinde yeni bir tür oluşturduğu ve yeni bir yol açtığı da söylenebilir. (Kaan Karsan)

The Fallen Idol (1948) – Carol Reed

İngiltere’nin çıkardığı en özel yönetmenlerden biri olan Carol Reed’in mistik dram filmi(ya da dram dolu mistikliği) tesadüfî bir ölüm sonucu suça batan Baines’in ve çaresiz bir şekilde onu korumaya çalışan Philippe’in öyküsünü anlatıyor. Elbette ki elinde oynamayı pek bir sevdiği aşk, suç, gerilim ve yalnızlık gibi bir sürü kallavi kavram olan Carol Reed’in bu olguları tek bir potada eritip bir sinemasal şova dönüştürmesi pek uzun sürmüyor.

Filmin geneline hâkim olan şüphe duygusu da –şüphesiz- filmin en kuvvetli destekçilerinden biri. Yetişkin dünyasının sıkıcı gerçekliği ve gençliğin cazibeli çağrısı da ölümden yola çıkan gizli bir aşk filminde karşı karşıya geliyorlar. Sonuç olarak da, ironik yaklaşımını bir an olsun bir köşeye bırakmayan Carol Reed’in bu güzeller güzeli filmi, sinema belleğimizde çok özel bir yere sahip oluyor. (Kaan Karsan)

Banshun (1949) – Yasujirô Ozu

Uzakdoğu’nun sosyolojik haritaları niteliğindeki Ozu filmografisinin en incelikli eserlerinin bulunduğu Noriko üçlemesinin ilk filmidir Banshun. Filmde İkinci dünya Savaşı biteli çok fazla olmamıştır, en azından insanlar savaş öncesi dönemi hatırlayıp özleyecek kadar geçmemiştir üzerinden… Savaş sonrası dönemi, beraberinde uzak kıtaların kültürlerini de getirmiş; bu değişim kimisine merhaba demiş, kimisine ise kendisini henüz kabul ettirememiştir. Başkarakter dönemin geleneksellikten uzaklaşan, yenilikçi Japon kadını portresini çizen, üçlemeye de adını veren yirmili yaşların ortasındaki Noriko’dur ve genç kadın çok fazla bir şey beklemez hayattan. Kıyafetlerinde batı esintileri görürüz, hatta bir işe girip çalışmaya karar verir dönemin kadın profilinin aksine, yine de alıştığı yaşam biçiminden, babasıyla birlikte mutluluğu var ettikleri o yuvadan ayrılmak kişisel bir felakettir Noriko nazarında. Hem babası hem de Noriko bu gösterişsiz hayatlarında, sıradan gündelikleriyle yaşamın nihai anına kadar birlikte gidebilmeyi dileseler de ananelerine sıkı sıkı bağlı bir toplumda elbette ki mümkün değildir. Evlenmelidir Noriko, bunu ne kendisi ne de babası gereklilik haline getirir. Dönemin kültürü ve köklü gelenekleri 20’li yaşlarda bir genç kızın evlenmesini buyurur; konu komşu da bunu olumlar.

Kâğıt üzerinde böylesine basit görünen bir öyküyü anlatır Ozu. Asgari hareketteki kamerasının odaklandığı noktalar bu minik öykünün özündeki devasa trajediyi açığa çıkarır. Noriko üzüldükçe içten içe öfke biriktirir; henüz tanımadığı müstakbel kocasına, evlenmesine sebep olan halasına, hayata, kıyamadığı babasına… Öfkesini susturmaz ama gücü çerçevesinde çabalar; en çok babası için, daha sonra kendisi için… Noriko neredeyse tüm film boyunca gülümser, bu gülümseme içindeki fırtınaların yüzünde tezahür etmesini önlese de dilinden dökülenleri maskeler. Gelmesi hiç istenmeyen bir mevsim silüetinde çalar kapıyı Banshun, boğazlarda bir yumru olarak zuhur eder. (Gülçin Kaya)

Los olvidados (1950) – Luis Buñuel

Rahatsız edici bir gerçeklik üzerine kurulu Los olvidados, Luis Bunuel filmografisinde gerek teması gerekse temas ettiği toplumsal sınıf olarak farklılaşan bir yapıttır. Burjuvaziden kamerasını bir süreliğine uzaklaştırıp, halka; hem de en alt tabakalarından birine doğrultur Bunuel. Yönetmenin Meksika dönemine ait olan film, dehasını konuşturduğu üst sınıf satirinden uzaklaştığında bile başarıyı nasıl göğüslediğini kanıtlar nitelikte. Gösterildiği dönemde fırtınalar koparan bu filminde toplumsal gerçekliklikler üzerinden türlü sömürüler yaparak durumu ajite etmek yerine katıksız gerçeklere odaklanır kamera. Los olvidados’da unutulmuş bir ulusun, unutulmuş sokaklarında geziniriz; yaşamak için yemeğe, yemek için çalmaya muhtaç çocuklar karşılar bizi. Bunuel, ne göreceğimiz şeyler ne de tanıyacağımız karakterler üzerine umut vadetmez, öyleki bu filmde iyimserliğe yer yoktur der en başında; film boyunca ufacık bir umudun varlığı, yokluğuyla bir olur anında.

Büyüklerin kötü ve zalim olduğu bu sokakta, küçüklerin vazifesi de benzer şekillerde büyümektir. Yaşlarından büyük suçlar işleyerek topluluğa dahil olabilen bu bir grup ‘terk edilmiş’ çocuk için hayat oyunlarda göründüğü kadar basittir. Çalmaya çekinmezler bu yüzden, öldürme fikrinden korkmazlar… Suça meyilli doğan bu çocuklardan sadece biri, Pedro, içinde iyilik alametleri taşır; anne şefkati olmadan dışa vuramaz sadece. Sevgisizliğe duyduğu öfke bu kötücül dünyada geçinebilmesini sağlasa da bambaşka şeyler ister; güvenilmek ister Pedro, ‘iyi biri olmak’ ister. Bunun için çabaladığını da görürüz, ancak engeller hep vardır. (Gülçin Kaya)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla