Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

The Sweet Hereafter (1997) – Atom Egoyan

Russell Banks’in aynı adlı romanından uyarlanan ‘The Sweet Hereafter’ bir otobüs kazası ardından evlatlarını yitiren kasaba halkının üstüne çökmüş yas havasını, bu dünyanın dışından bir tavırla perdeye aktarıyor. Atom Egoyan’ın usturuplu bir melankoliyle beslediği atmosferi; arda kalanların yaşadığı acıları, özellikle kazadan kurtulan tek çocuk olan Nicole (Sarah Polley) özelinde ‘hayatta kalmanın verdiği acı’yı da izleyiciye birebir aktarıyor. Klasik ‘Fareli Köyün Kavalcısı’ temasını da doğru noktalarda öyküye yediren Egoyan, seyircisini karakterlerinin içinde bulunduğu yalnızlık, pişmanlık ve öfkeyle de adeta hançerliyor. (Kemal D. Yılmaz)

Funny Games (1997) – Michael Haneke

 

Michael Haneke’nin auteur yönetmenliğinin alamet-i farikası olarak görülebilecek Funny Games’te yazlık/göl evlerine tatile giden orta sınıf çekirdek bir ailenin, komşularına geldiklerini söyleyen iki adam tarafından rehin alınmalarına ve başlarından geçen gerilim dolu bir güne odaklanıyor. Kapılarına yumurta almak için gelen iki adam; kendilerini arkadaşça tanıttıktan sonra ailenin kabusu haline gelir ve önce köpeklerini golf sopasıyla öldürüp sonrasında aile fertlerinin hayatta kalması için onlara, filme de adını veren, ölümcül oyunları oynatmaya başlar.

Yaşananları “dikizleyen” kamerası, bir yargıya varmaktansa izleyicisini düşündürmeye ve sorgulamaya iten soğuk ve keskin kara mizâhı ve beklenmedik bir anda seyirciyi rahatsız edebilecek olayların rahatlıkla cereyan edebildiği tekinsiz atmosferleri yaratmaktaki maharetiyle Haneke, “insanı diken üstünde tutan kurmaca filmlerin unutulmaz yönetmeni” olarak uzun yıllar boyunca hatırlanmayı hak ediyor. Onun hatırlanacağı en önemli filmlerinden birisi de kuşkusuz Funny Games. (Sonay Ban)

Film üzerine yazılmış detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/funny-games-olumcul-oyunlar/

Ta’m e guilass (1997) – Abbas Kiorastami

İran sokaklarında ve taşrasında arabasıyla tabir-i caizse insan avına çıkan bir adamın hikâyesini izliyoruz Kirazın Tadı filminde. Bir kiraz ağacının altına kazdığı çukura “ölmeye yattığı” gecenin ertesinde intihardan vazgeçerse ona elini uzatacak, öldüyse de onu defnedecek bir kişi aramaktadır yalnızca –yüklü bir parayı hemen karşısındakine verebilecek kadar kararlıdır üstelik-; hayattan tek beklentisi budur. Çıktığı yolculukta üç farklı kişiyi arabasında misafir eder: ilk yolcusu Kürt asker, ne istediğini öğrendiğinde kendini arabadan atar ve kaçar bir anda. İkinci yolcu Afgan ilahiyat öğrencisi adamı iknâ etmeye çalışır ve ikisi de bunun faydalı olmadığını görünce sessizce akit edip kendi işlerine dönerler. Son yolcu Azeri bir tahnitçidir ve çocuğunun hastalığından ötürü para bulması gerektiğinden istemeyerek de olsa kabul eder bu teklifi. Nihayet o an gelir ve adam kiraz ağacının altındadır.

Abbas Kiarostami’nin Altın Palmiye kazanan bu değerli filmi, bir arabanın içinden dışarı doğru çağlayan müthiş bir yelpazede gündelik yaşamın her yönünü son derece basit bir çıkış noktasından alıp yalın bir anlatımla taçlandırıyor. Gündeliğin ve sıradanlığın ancak tam ortasından felsefi ve büyük anlatıların çıkabileceğini gerçekten vakur ve mütevazi bir edayla izleyicilerine aktaran yönetmenin filmin sonundaki sürprizi ise sinemaseverler için güzel bir deneyim sunuyor. (Sonay Ban)

Bacheha-Ye aseman (1997) – Majid Majidi

Kardeşinin tamire götürdüğü ayakkabısını kaybeden Ali, kardeşi Zehra’yla bir sırrı paylaşarak kendi ayakkabısını ortak kullanmaya başlıyor. Sıkışıp kaldığı bir çember vardır onun güzel gözlerinden yaşlar akıtan: ailesi kardeşine bir çift ayakkabı alabilecek durumda değildir; kardeşinin dersten çıkışını bekleyip ayakkabılarını ondan almak uğruna her defasında okula geç kaldığını ne müdüre ne öğretmenine söyleyebilir; ilk başlarda ayakkabıyı bulmak için annesine yardım edememesi yüzünden babasından azar işittiğinde ise yerin dibine girecek kadar üzülür, ağlar. En sonunda kardeşine ayakkabı alabilmek için uzun mesafe koşu yarışında üçüncü olmak için çabalayacaktır; sadece kendisini olgunlukla affeden ve sırrını paylaşan kardeşine güzel bir ayakkabı verebilmek için…

Majid Majidi’ye Oscar adaylığı getiren bu müstesna filmin iki karakteri; başından sonuna kadar korunan naif anlatımla uzun yıllar akıldan çıkmayacak bir kardeş ilişkisini bizlere gösteriyor. Fakirlik içindeki hayatlarında yaşadıkları zorlukları birbirlerine kenetlenerek ve küçücük dünyalarındaki kocaman yüreklerine sığınarak atlatmaya çalışmaları, kendilerinden daha zor durumda olan bir başka çocuğu gördüklerinde buna üzülecek kadar erdemli olabilmeleri, varlıklı bir ailenin yanına giden Ali’nin kendisinden küçük ve her şeye sahip bir çocuğun yanındaki mutluluğu ve onun refah içindeki yaşamına özenmeyen, kıskanmayan o vakur tavrı ve daha bulunacak bir sürü muazzam kareyle Majidi, hakikaten cennetten gelmiş gibi güzel oynattığı iki oyuncusuyla anlatacaklarından sinemaseverleri mahkum bırakmaması gereken yönetmenlerin başında geliyor. (Sonay Ban)

Central do Brasil (1998) – Walter Salles

Bulunduğu yerde sahip olduğu hayatı yaşamaktan nefret eden bir kadınla, kimsesiz bir çocuğun yolu kesiştiğinde, her anı yüzleşmesi daha güç bir gerçeği barındıran bir yalnızlık ve yoksunluk hikâyesi başlar. Walter Seller, üzerine anlatılabilecek binlerce hikâyenin yaşandığı topraklardan birinde, Brezilya’da, sinemanın en minimal öykülerinden birini odağına alıp, az malzemeyle ne kadar dokunaklı olunabilir dersi veriyor Central do Brasil’de.

Öksüz Josué ve sadece bir yabancı olmasına rağmen bir şekilde çocukla ilgilenmek durumunda kalan Dora arasındaki ilişki çocuğun babasına teslim edilmesi ile son bulmak üzerine kuruludur. Bu amaçla Brezilya’nın unutulmuş tozlu topraklı yollarını arşınlarlar, bu iki yalnız insanın yol öyküsü zamanla kendi iç dünyalarına doğru yaptıkları yolculuğa dönüşür. Bu hüzünlü hikâyenin başrollerinden biri belgeselcilikten gelen yönetmen Salles’in bir belgeselci gözüyle çizdiği Brezilya portresidir, karakterlerin yanı sıra bu hüzünlü ülkenin dramı da alt metinlerde işlenir. (Gülçin Kaya)

Film üzerine yazılmış detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/central-do-brasil-1998-iki-yalniz-insanin-birlikteligi/

The Thin Red Line (1998) – Terrence Malick

The Red Thin Line’a kısaca savaş filmlerinin anti-tez’i diyebiliriz. “Doğanın kalbindeki bu savaş nedir?” diye başlayan ve başrolüne de savaş esnasında baştan sona çapraz ateş arasında kalan yegâne varlık olan doğa anayı oturtan bir filmi başka türlü nasıl anlatabiliriz ki? Natüralist bir sinemacı olmaktan çok bir sinema natüralisti olarak addedebileceğimiz Terrence Malick’in benzersiz savaş filmi, o güne kadar ‘kahramanlık öyküleriyle’ meşgul olan izleyicilerin beklentilerine bir tokat atıyor adeta. Bize askerlerin namlularının ucuna değil de, onların zihinlerine götürüyor, ardından da onların karmaşık ve korku dolu psikolojilerinin gerçekçi bir tablosunu çiziyor. Bu esnada biz de kendimizi filmdeki istisnasız her karakterden ve olaydan rol çalan doğanın göbeğinde ve savaşın anlamsızlığında buluyoruz. Korkmak kadar büyük bir kahramanlığın olamayacağını anlıyoruz. (Kaan Karsan)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/ince-kirmizi-hat-doganin-kalbinde/

Mia aioniotita kai mia mera (1998) – Theodoros Angelopoulos

Neden, anne… Neden hiç bir şey beklendiği gibi olmadı…Neden? Neden çürüyüp gider insan sessizce… Acıyla ihtiras arasında parçalanarak? Ben neden hayatımı sürgündeymiş gibi geçirdim? Kendi ana dilimi konuşma şansım varken, neden bu kadar seyrek döndüm ülkeme? Kendi dilim varken, hala kayıp kelimeleri bulabilecek, ya da sessizliğin içinden unutulmuş kelimeleri çıkarabilecekken… Neden sadece ve sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde? Neden? Söyle bana, anne… İnsan neden bilmez nasıl seveceğini?

Bu yıl maalesef kaybettiğimiz sanatçıların arasında yer alan Angelopoulos’ un başyapıtı, Eleni Karaindrou’ nun film müziği, uzun ve etkileyici sekanslarıyla, yakalandığı kanser yüzünden çok az ömrü kaldığını öğrenmesi üzerine çocukluğuna geri dönüşlerle, insanın hayatın hay-i huyunda kendisine sormaktan imtina ettiği bir çok soruyla yüzleşmeye neden oluyor.

Sadece buradan alındığında bile film izlemek, izlerken içerisinde yolunu kaybetmek ve kaybedilenle hesaplaşmak anlamında cesaret gerektiren, bu nedenle de mutlaka izlenmesi gereken bir eser. (Neslihan Güngör)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/eternity-and-a-day-sonsuzluga-kelimeleri-satin-alanlara-ve-uc-yaprakli-yoncalara/

Lola rennt (1998) – Tom Tykwer

Sinemada post-modernizm kavramının sıkça zikredildiği yıllardan bir kilometretaşı. Tom Tykwer, ismini dünyaya duyuran bu gençlik ‘hit’inde, müzik video’ları ile bilgisayar oyunlarının estetiğini, bizzat imza attığı techno soundtrack’le kusursuz bir ahenk içinde perdeye taşıyor (Kısmen animasyona da yer vererek). Baş döndürücü görsel / işitsel ritmine uygun biçimde basit, beri yandan ‘altın kalpli’ bir hikâyesi var filmin: Lola’nın (Franka Potente) erkek arkadaşı Manni’nin (Moritz Bleibtreu) başı beladadır. 20 dakika sonra buluşacağı gangster patronuna ait 100 bin Mark’ı kaybetmiştir ve derhal bulmadığı takdirde “kellesi vurula”dır. Lola sevgilisini kurtaracak bir plan peşinde Berlin sokaklarında koşmaya başlar. Bu ‘punky’, naif ama güçlü genç kızın 20 dakikasını gerçek zamanlı üç farklı versiyonda izleriz. Çok küçük taşların yerinden oynamasıyla, kader baştan aşağı değişmektedir… Kırmızı saçlı Lola’sıyla 90’lar sinemasına ikonik imgelerinden birini kazandıran film, aynı zamanda dönemin Berlin’ine (ve elektronik müziğin şekillendirdiği parlak bir süreçten geçen alternatif kültürüne) yapılmış bir güzelleme. (Yeşim Tabak)

Being John Malkovich (1999) – Spike Jonze

Kim kısa bir süreliğine de olsa “başkası” olmak istemez ki? Herkes mutlaka bir zamanda bunu merak etmiştir, insan kendinden de sıkılır, başkası olmayı da ister. Peki ya bunu gerçekleştirebilme şansına sahip olsaydık?

John Malkovich Olmak, kuklacılık “geçerli” bir meslek olmadığı için bir şirkette işe başlayan Craig’in ucu John Malkovich’in zihnine varan bir tünel bulmasıyla başlayan olaylar silsilesini anlatır kabaca. Birden bire kendini başkasının zihnine açılan bir tünele giriş bileti keserken bulan Craig ve bu zihne ulaşan insanların Malkovich’i neredeyse toptan ele geçirecek halleri eğlenceli bir dille anlatılıyor. Eğlenceli bir dil demiş olmam yanıltmasın, oldukça sağlam eleştirileri ve kadın erkek ilişkilerine dair tespitleri aslında ürkütücü denebilecek bir tablo da çizmiyor değil. Hem fantastik hem gerçekçi, hem komik hem rahatsız edici halleriyle Malkovich müthiş bir ders niteliğinde adeta. (Ezgi Küçüktuğsuz)

The Insider (1999) – Michael Mann

Devasa bir çarkın dışına çıkıp ona karşı durabilmek cesaretten çok şuursuzluk olarak algılanır günümüz toplumlarında. Güçlü bir sigara şirketinde çalışırken oyunun dışında bırakılan Jeffrey karakteri de böyle bir duruş sergiler. Gerçek bir hikâye olması sebebiyle sistemin işleyişinin en iyi kurmacadan bile daha çetrefilli olduğuna tanıklık etmeyi sağlayan film, Al Pacino ve Russell Crowe’un canlandırdığı karakterler üzerinden bir oyun kuruyor. Vaktiyle Crowe’un bu proje için yaşadığı büyük fiziksel değişimin altını çizmek artık bir klişe olacağından asıl önemli olan; bütün insanların bildiği bir hikâyeyi – sigaranın ve onun uzantısında küresel şirketlerin ruha ve sağlığa verdiği büyük zararı – etkileyici bir sinema diliyle anlatabilme kabiliyeti. O sinema dili; kamera hareketleri, müzik kullanımı ve oyuncu yönetimi gibi bilinen yöntemleri en iyi şekilde konuşuyor. Ayrıca medyanın özgürleştirilemezliği üzerinden beslenen bir işleyişin tutsak alma alışkanlığının da altını çizerek bir ders okumasına da dönüşebiliyor. Sinemaseverin en önemli değer ölçüsü olmasa da Oscar adaylıklarıyla akademinin de gözünden kaçmadığını belirtelim. Gerçek hikâyelerden uyarlanan nitelikli yapımlar içinde üst sıralarda yer alan film, Michael Mann’in görüş açısından sistem eleştirisine karakterli bir bakış atmak için harika bir fırsat.  (Fatma Onat)

 

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla