Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

The Piano (1993) – Jane Campion

The Piano, konuşamayan bir kadın ile okuyamayan bir adamın aşkının, bir başka deyişle, egemen dilin dışında konumlananların, sözle değil ten ile anlaşmasının, bütünleşmesinin öyküsü. Kullandığı imgeler ile bir rüya atmosferi yaratan film, aynı zamanda kurmaca ile gerçeği, sinemanın sunduğu geçmiş ile tarihi olguları birbirine karıştırmamak gerektiğini de hatırlatıyor seyircisine. Sömürgeci bir İngiliz erkeği için iktidarsızlık yaratan tüm hallerin üzerinden sağladığı güçlü feminist okumaları ile The Piano, Jane Campion’un becerisiyle kusursuzlaşan bir başyapıt. (Gizem Bayıksel)

Trois couleurs – Trilogy (1993 – 1994) – Krzysztof Kieslowski

Dekalog serisi ile Tevrat’ta bahsedilen‘’on emir’’ kavramının günümüz dünyasına yansımasının bir portresini çizen Kieslowski,  bu kez özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarını Üç Renk üçlemesiyle beyaz perdeye aktarır.  Fransız bayrağının da renklerini ve anlamlarını temsil eden üçleme, Kieslowski’nin filme yapımcı bulduğu ülkenin Fransa olması nedeniyle, bir gereklilik gibi durmuştur fakat özünde yine aynı amaç ve sonuç ilişkisi vardır.

Mavi ile başlayan, gerçekte ne kadar özgürüz sorusu,  Julie’nin bir trafik kazasında eşini ve kızını kaybetmesiyle dile gelir ve bir kadının özlem, yalnızlık ve ölümü kabullenme süreçlerinde ne kadar bağımsız olabileceğini/olamadığını şiirsel ve müzik gücü yüksek ritimlerde anlatır. Özellikle bu film ile Kieslowski-Preisner ortaklığı en güzel örneklerini verir. Beyaz ise eşitlik üzerine kurulmuş, hikâyesinin büyük bir kısmı Polonya’da geçen Karol’ın; kadın-erkek ilişkilerinden toplumsal eşitliğe dönen bir intikam hikâyesidir.  Doğu Avrupa ve Batı Avrupa insanının farklılıkları çok ince bir üslupla, filmi sesli harflerle konuşturmaya gerek duymadan anlatılır. Yönetmenin’de dediği gibi; ‘’üç film de, belli bir duyarlılığa, sezgiye ve duygulara sahip insanlarla ilgilidir’’. Tıpkı üçlemenin son filmi olan Kırmızı’nın kardeşlik temasıyla bağlanıp, karşılıksız ilişkinin olup olamayacağını sorması gibi. Vaktinden çok önce ya da sonra mı doğuyoruz? Yoksa bütün bu dengeyi bozan bizim kendi benliğimizden ayrı, çıkarsız bir eyleme dâhil olamamamız mı? (Aylin Sol)

Üçlemenin son filmi üzerine yazılmış detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/kieslowskinin-kirmizisi-trois-couleurs-rouge/

Chung Hing sam lam (1994) – Kar Wai Wong

Wong Kar Wai’nin üst düzey bir yetenekle iki hikâyeyi birleştirdiği enerjik filmi, klasik Hollywood’a da bir anlamda selam çakıyor. Filminin ilk yarısını Brigitte Lin’in femme fatale olduğu bir neo noir şeklinde kurgulayan Wai, ikinci yarıda ise romantik komedinin sınırlarını zorluyor ama her iki hikayeyi de tarif edilemez bir melankoli hissiyle dolduruyor. Yönetmenin en iyi işi olduğu tartışılabilecek olsa da kesinlikle en sevilen işi olduğu su götürmez bir gerçek. Üzerinden 18 sene geçmesine rağmen hala bu rolüyle hatırlanan özünde şarkıcı Faye Wong’un Chunking Express’e kattığı ruhu ise  yok sayamayız. California Dreamin her kulağımıza çalındığında aklımıza düşen bu güzel garson kız, ‘tek bir filmle sinema tarihine nasıl geçilir?‘ dersi veriyor. (Fırat Ataç)

Natural Born Killers (1994) – Oliver Stone

Çokça tartışılsa da aslında TV’nin yozlaştırdığı tüketim toplumu üzerine ‘şiddetli bir tokat’ kıvamındadır bu eser. Oliver Stone’un rejisindeki estetik kaygı, Tarantino’nun senaryosunun dışa dönük halini kavramaya yetmiştir. Burada bir katil aşıklar filmi izleriz. Ancak bu durum, bütün pelikül çeşitleri, renkler ve TV parçalarının iç içe geçirildiği bir ‘zaplama şöleni’ne dönüşür. Envai çeşit kurgu ve stil numarası bir anlamda bu ‘çabuk geçiş’in sömürü düşüncesini açığa çıkarır. TV estetiğini elekten geçirip bir bütüne kavuşturan en zeki eserlerden biridir Katil Doğanlar. (Kerem Akça)

Before Sunrise / Before Sunset (1995/2004) – Richard Linklater

Doksanlarda yeniden canlanan bağımsız sinemanın yetiştirdiği en önemli sinemacılardan Richard Linklater, x jenerasyonu denilen dönemin anlatıcılarının içinde ilgiyi hak eden isimlerden biridir. Filmlerinin temelini felsefe oluşturur ki bu temayülü diyaloglarının alt metnini fazlasıyla kuvvetli kılar. Birbirini takip eden Before serisi, bir devam olmaktan ziyade birbirinin evrenini tamamlayan iki film olarak düşünülebilir. Yirmili ve otuzlu yaşlarda karşılaştığımız iki güzel insan Celine (Julie Delpy) ve Jesse (Ethan Hawke) kendi pencerelerinden kadın – erkek ilişkilerine bakışlarını yansıtırlar. Fazlasıyla sert veya son derece naif olabilen anlarda film aslında insanı vurgular izleyiciye. Hepimizin yaşadığı veya yaşayabileceği an”lar toplamıdır bu iki film. Bu yüzden böylesine sıcak ve içtendir. Özellikle yarattığı Celine karakteri altmışlarda Holly Golightly (Audrey Hepburn) ve Angela (Anna Karina) karakterlerinin doksanlar ve iki binli yıllardaki devamı gibidir. Tabiî şartların ve zamanın yarattığı koşullarla şekillenmiş olarak.

Birbirimize söyleyemediğimiz, paylaşmak isteyip de dilimizin dönmediği her sözcük ve hâl, Before serisinde karşımıza çıkar. Bitmez bu iki film… Özellikle de Sunset. Jenerik akarken bile gözümüzün önünde yaşanmaya devam eder, hatta kendimizi filmin gelişimine katkı sağlayacak diyalogları mırıldanırken buluruz. O kadar bize yakındır ve o kadar bizi yakalamıştır Linklater. (Seçil Toprak)

Breaking the Waves  (1996) – Lars von Trier

Sinemanın kötü çocuğu Lars Von Trier usülü bir aşk hikayesi, elbette ki alışıldık bir biçime sahip olamaz. Kocasına çok aşık, günahkar bir azize ile kaza geçirip yatalak kalan bir kocanın sıra dışı ilişkisini bu kadar gerçekçi kılan kuşkusuz Emily Watson’ın oyunculuğu.

Çanlar Kimin Çalıyor’a da açıkça göz kırpan yönetmen, kadın erkek ilişkileri ve rollerini, iyilik kötülük kavramlarını inanç merkezinde sorguluyor denebilir. Aşkın kutsallığına çomak sokmaktan, tanrının, toplumun ikiyüzlü tavrını işaret etmekten çekinmiyor. Yapay ışıklandırma kullanmadan, küçük bir el kamerasıyla çekilmiş filmin bu kadar doğallığa rağmen ahlaki ve dini sorgularıyla rahatsız edici hali ise yine yönetmenin olmazsa olmazlarından. Kesinlikle farklı bir deneyim, kesinlikle farklı bir bakış açısı. (Ezgi Küçüktuğsuz)

La Promesse (1996) – Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne

Gösterildiği yıl Cannes Film Festivali’nde ‘Altın Palmiye’ dahil birçok ödül alan La Promesse’de, Dardenne kardeşler kameralarını işsizlik, yoksulluk ve göçmen olma hallerine çevirir. On beş yaşındaki Igor, zamanını babası Roger’ın kaçak göçmenlere iş verdiği inşaatta çalışarak geçirirken, bir gün inşaattaki işçilerden birinin ölümüne tanık olur ve ölmeden önce adama, karısına ve çocuğuna göz kulak olacağına dair söz verir. Dardenne’ler, sonrasında çekecekleri filmlere de altyapı oluşturan La Promesse ile, ihanete, kişinin kendi vicdanıyla karşı karşıya kalmasına belgesele yakın gerçekçi bir üslupla değinip bizleri kurmacanın içine sokarken, aslında gerçeğin ta kendisini izlediğimizi onlara özgü bir naiflikle hatırlatmayı elden bırakmıyorlar. (Gizem Bayıksel)

Secrets & Lies (1996) – Mike Leigh

Kariyerine tiyatroyla başlayan Mike Leigh, bu geçmişini her zaman filmlerinde bir avantaja çevirmeyi bildi. Çoğunlukla doğaçlama yapmalarına izin verdiği oyuncuları ile yakaladığı enerjiyle hep samimi, doğal ve vurucu olmayı başardı. Çok çetrefilli olmayan öyküleri, insani durumlar üzerine çok ufak nüanslar yakalayarak büyüleyici bir hale sokmayı başardı. ‘Secrets & Lies’ da bu konuda bir istisna değil. Ufak bir ailenin bireylerinin, günlük yaşantılarını aktarırken; geçmişe ait günahlarını da masaya yatırdı. Türlü pişmanlıkların geleceğe dair umutsuzlukları nasıl beslediğini gösterdi ve en nihayetinde ezber bozan hareketlerin yol açtığı çözülme ve tekrar kaynaşma anlarını biraz iç burkan biraz da gülümseten bir tavırda aktarmayı başardı. Yakaladığı yapmacıksız tavrı ve karakterlerin her birine insaflı yaklaşımıyla ‘Secrets & Lies’ hiç çaba sarfetmeden 90’ların en akılda kalıcı işlerinden biri olmasının yanında zamansızlığını da koruyor. (Kemal D. Yılmaz)

Tesis (1996) – Alejandro Amanebar

Şiddetin medyadaki tezahürüyle ilgili bir tez yazmaya girişen bir kadın öğrencinin tez hocasının krize girip ölmesine yol açacak bir cinayet kasedini bulmasıyla başlar her şey. Kasette cinayetine tanık olunan maktulün okulunda daha evvelden okuyan bir öğrenci olduğunu öğrenmesiyle birlikte bu işin peşinden gitmeye karar verir. Kendisine yardım eden ve şiddet filmlerini seven Chema ile bir dizi maceranın içine dalan Angela’nın önüne çıkan her durumda katilin kim olduğuna dair düşüncelerinin belirsizleşmesinden ve ailesinin, özellikle de kız kardeşinin, canını tehlikeye atmamak için sürekli korku içinde yaşamaya başlamasından seyirci de nemalanır; öyle ki iki saate yakın filmde gerilim baştan sona kadar had safhadadır.

Alejandro Amenábar’ın öğrenciyken kendi okulunda çektiği rivayet edilen Tesis, şiddet üzerine bir film ve şiddetin görsel olarak tüketilmesiyle ilgili kurduğu alt metniyle hayli önemli bir işi kotarıyor. Bununla birlikte filmin şiddeti az ama öz bir şekilde göstermesi ve bununla birlikte şiddetin görsel olarak deneyimlenmese bile her an gerçekleşebilecek bir mefhum olduğunu diğer duyulara atfederek seyirciye sunması (Angela’nın filmi ilk önce izleyemeyip dinleyerek dahi etkilenmesi gibi) filmin gücünü arttırıyor. Gerilim filmlerini sevenlerin es geçmemesi gereken bu yapımın her zevke hitap etmeyeceğini de hatırlatmak gerekiyor. (Sonay Ban)

Hakkında yazılmış detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/tesis-1996-basrolde-siddet/

The Ice Storm (1997) – Ang Lee

Nixon’ın Watergate skandalının gölgesinde sarsılmış bir ülkedeki toplumsal huzursuzluğu farklı çekirdek aileler üzerinden anlatan Ang Lee, bu süreçte yaşanan politik, kültürel ve cinsel açıdan uyanma sürecini de olabildiğince ince bir ayar tutturarak resmeder. ‘The Ice Storm’un her bir köşesine ‘hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır’ hissinin sindiğini söylemek yanlış olmaz. Eski ve yeni değerler arasında kalmış insanların içinde bulunduğu sıkışmışlığın yarattığı çatışma hissi hem kışkırtıcı, harekete geçmeye hazır; hem de çaresiz ruh hallerini enfes bir şekilde perdeye serer. Ülkenin en kritik dönemlerinden birisi olan 70’lere bakan ‘The Ice Storm’ şüphesiz 90’lar sinemasının en kişilikli örneklerindendir. (Kemal D. Yılmaz)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla