Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Yume (1990) – Akira Kurosawa

Akira Kurosawa’nın ölüm temasını her bir hikayesinde işlediği muazzam güzellikte sekiz farklı ama bir bakıma aynı kısa filmlerin birleşip uzun metraj bir şiirsellik ve görsel şölen ile izleyene sunulmuş halidir, Rüyalar filmi. İlk rüyadan başlayıp son rüya olan ”su değirmenleri köyü”ne kadar ölüm-doğa alt tema olarak yatar hikâyelerde ve hikâyelerin içindeki ölüm, nedense her zaman insan eliyle gerçekleşir; doğanın ölümü, insanın ölümü… Bu nedenledir  Van Gogh’un  ‘’buğday tarlasında kargalar’’ tablosunun özel olarak işlenmesi o rüyada çünkü Van Gogh’un intiharından önce yaptığı son tablodur kargalar.
Rüyalar filmi, tipik bir Kurosawa filmi gibi sinematografik güzelliğiyle izleyiciyi rüya aleminin fantastik dünyasına çeker ve pastoral yapısının arka planına eklediği müzik ile şiirsel bir anlatımla, bitmesi istenmeyen bir rüyaya dönüştürür kendisini. (Aylin Sol)

Nema-ye Nazdik (1990) – Abbas Kiarostami

İran’ın sinemaya en büyük armağanlarından biri olan büyük üstad Abbas Kiarostami’nin 1990 yapımı filmi; kendini zengin bir aileye yönetmen Mohsen Makhmalbaf olarak tanıtıp onlara yeni filminde yer vermek istediğini söyleyen bir adamın mahkemesine ve olayların canlandırılmasına odaklanıyor. Filmin yapısını oluşturan iki parçadan ilkinde gerçek mahkeme kayıtları kurgulanıyor ve film bu yönüyle belgesel türüne çok yakın bir duruş sergiliyor. Sanık dahil olayda adı geçen pek çok kişinin yaşananları canlandırdığı diğer parça ise ilk parçaya eklemlendiğinde; kurmaca ile belgesel arasındaki ince ve şeffaf sınırın nereye götürülebileceğini Kiarostami’nin kamerasından deneyimlemeye maruz bırakılıyoruz. Gerçekliği sorgulamanın, filmi izlerken ve bittikten sonra hâlâ düşünmeye devam etmenin adı bu maruz bırakılmaksa eğer buna sonuna kadar razı olmayı dileyecek çok sayıda sinemaseverin varlığına inanmak istiyoruz bu eşsiz filmle. (Sonay Ban)

La double vie de Véronique (1991) – Krzysztof Kieslowski

Renklerin peşinde bir yönetmen Kieslowski, tıpkı ilk dönem sinemasından sonra kadın dünyasının ve her filminde derinlikle işlediği duyguların peşinde olduğu gibi. Soru sormayı ve izleyiciyi anlattığı masallar ile büyülemeyi seven, sinematografisi oldukça güçlü, aksiyon değil bir fikir sineması insanı. Bazı eleştirmenler için ‘’ahlaki kaygılar sineması’’  yaptığı şeklinde yorumlanır ki Dekalog serisi bu bakımdan örnek gösterilebilecek filmleri arasındadır.

Veronika’nın İkili Yaşamı ise, insan yaşamları arasındaki paralelliklerin hayatımızda yaptığımız seçimlerle ne kadar değişebileceğinin, her seçimin yeni birer hikâyenin kapısını araladığını, kırılgan duygular üzerinden müzikle ve kadınca bir bakış açısıyla anlatıyor. Yönetmenin mizancına uygun mistik dünyalarda gezinmesi ve küçük nüanslarla izleyicinin dikkatini ölçmesi ise, bir bulmaca gibi filmi çözmeye zorluyor. (Aylin Sol)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/la-double-vie-de-veronique-1991/

Bis ans Ende der Welt (1991) – Wim Wenders

Wim Wenders sinemasının en güzel yanı düz akabilecek bir konuyu bir anda fantastiğe, yol hikayesine yahut bilim kurgunun sonsuz olasılıklarla bezeli o rengarenk çevrenine dönüştürebilmesi ve bunu yaparken izlediği tarz ve yer yer iç burkan karakter yaratılarıyla inandırıcılıktan ödün vermemesidir.

Wenders ilk başta çok daha uzun sürmesini tasarladığı, sonuçta yapımcının ısrarıyla kısaltılan film bu geçişlere çok güzel bir örnek oluşturuyor. Her an atmosfere girebilecek bir nükleer uydunun yol açtığı panikle kaçışan insan kalabalığında Claire Tourneur’ ın yolu bir grup ilginç insanla kesişir. Yanında gizli bir araştırma prototipi bulunan bir bilim adamının oğluyla öykü hem bilim kurguya göz kırpar, hem de bu yol hikayesi bir anda kaçma kovalamayı içeren bir şekle dönüşür.

Bakmak ve görmek, şahit olmak ve tecrübe etmek üzerinden enteresan çıkış noktaları yakalayan Wenders filmi, sadece ilginç konusuyla değil, muhteşem film müzikleriyle de defalarca izlenmeye değer. (Neslihan Güngör)

Barton Fink (1991) – Joel Coen, Ethan Coen

Yıl 1941. Broadway’de sahnelenen oyunları sonrası Hollywood’a bir güreş filmi yazmak için “terfi eden” idealist oyun yazarı Barton Fink’in, Los Angeles’ın havasının yaramaması sonucu yazar tıkanıklığından muzdarip oluşunun hikâyesidir temelde film. Film ilerledikçe İkinci Dünya Savaşı sırasında Hollywood’daki stüdyo sisteminin iç dinamiklerinin parodisiyle birlikte Barton Fink’in başına gelen sıkıntıların –  hep söylediği üzere- iyi bir yazar olmasındaki katkısını görmeye ortak oluyoruz.

Ethan ve Joel Coen’in çektikleri üçüncü film olan Barton Fink içinde Coen’lerin başından itibaren bizi mahrum bırakmadığı soğuk kara mizâhının, akıl dolu senaryosunun ve çoğuyla bir sürü başka filmlere imza atacağı oyuncularından aldıkları kalburüstü performansların da etkisiyle kült bir filmi bizlere armağan ediyor. Yazar tıkanıklığı yaşayan bir oyun yazarının başına gelenlerden son derece sağlam bir senaryonun ortaya çıkması ise filmi en güzel ironisi haline geliyor. (Sonay Ban)

Film üzerine yazılmış detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/barton-fink-1991/

Benny’s Video (1992) – Michael Haneke

Avusturyalı yönetmen Michael Haneke’nin kent üçlemesinin ikinci filmi olan “Benny’s Video”nun hikâyesi, yönetmenin bir dergide gördüğü bir cümleye dayanıyor: “Nasıl bir şey olduğunu merak ettim.” Yaşıtı arkadaşını öldüren bir çocuğun cümlesi bu, cinayeti işleme nedenini bu şekilde açıklıyor. Haneke verdiği bir mülakatta bu cümlenin kendini şok ettiğini ve daha sonraki birkaç yıl içerisinde bu tür haberleri biriktirmeye, incelemeye başladığını anlatıyor. Şiddet, yalnızca medya tarafından insanlara sunuluyor yönetmene göre. Kentli çocuğun televizyonunu açarak ya da herhangi bir video dükkânına gidip film kiralayarak ulaşabileceği bir şey bu. Başına bir şey gelmeyeceği için rahatsızlık duymuyor ancak olayların dışında bir “izleyici” olduğu için de gördüğü şeyin gerçekliğine hiçbir zaman katılamıyor. Medyada sürekli gösterilen şiddet ve kan içeren filmler onu şiddete karşı duyarsızlaştırırken aynı zamanda gerçek şiddete karşı ilgisini körüklüyor. İletişimsizliğin egemen olduğu bir toplumda insanlar arasındaki sınırlar kesin ve güçlüyken kimsenin ölümünü önemsemeyeceği bir kız üzerinde bu isteğini gerçekleştiriyor. Bir suç işliyor. Ama bu suç, Haneke’nin muhteşem görsel anlatımıyla bir tür hesaplaşmayı değil sorgulamayı getiriyor. Benny kız arkadaşını öldürürken olayı canlı olarak izlediğimiz odadaki küçük televizyon, bizi seyirci olarak içine katıldığımız olayın gerçekliği konusunda uyarıyor ve gerçekleşen şiddetin dışında bırakırken gösterilmeyen şiddetin altı ses ve televizyondaki belirsiz görüntülerle çiziliyor. Seyirci, kan ve şiddetle manipüle edilmiyor yani. Bir magazin haberinden esinlenerek yazılan hikâye, haber bültenlerinin kentli insanları şiddete karşı nasıl manipüle ettiğiyle ilgili önemli göndermeler taşıyor.

“Benny’s Video” 1992 yılında Viyana Film Festivali’nde galasını yaptığında büyük bir şaşkınlıkla karşılandı. Belki de kendi toplumları üzerinden şiddetle ilgili bu kadar özgün ve sarsıcı bir eleştiriye “savunmasız” yakalanan Avusturyalılar filmi hazmetmekte güçlük çektiler. Ancak bu film, salt Haneke’nin filmografisi için değil, dünya sineması için daha sonra gelecek çok önemli filmleri müjdelemekteydi. (Alican Yıldırım)

Glengarry Glen Ross (1992) – James Foley

Sert dişli kapitalist düzende emlakçılık yapan bir grup adamın, bir anlamda “Atları da Vururlar” trajedisi içinde ayakta durma çabalarının anlatıldığı bir Davit Mamet oyunu uyarlamasıdır. Karakterlerin, sürekliliği olan satışlar yapma zorunluluğu, ayakta kalmak için dans etmek kuralıyla aynı baskıcılığa sahiptir. Dişlileri erkeklerin oluşturduğu sistem içinde, erkekliği belirleyen de mülkiyettir. Her satış bu belirleyiciliği pekiştirme gücüne sahiptir. Birbirlerine yenişmekten korkan, her biri bireysel hamlelerle diğerinin önüne geçmeye çalışan, yaşayabilmek için birbirleriyle yarıştırılan insanlar gün gelir çok başka hilelere de başvurmak zorunda kalırlar. Shelly karakterinin dibe sürüklenişi üzerinden derinleşen umutsuzluk, ne yapılan hataları mazur göstermek ne de hor görmek düzleminde işlenir.  Yönetmen  James Foley’in oyun kuruculuğu Mamet’in temel meselesine hasar vermeyecek kadar özenlidir. (Fatma Onat)

Lat sau san taam (1992) – John Woo

İşte her sahnesi Hollywood aksiyon sinemasını utanca sürükleyecek bir şiddet senfonisi. Herhangi bir Woo filminde en önemli ayrıntı olan kareografiye gösterilen önemin ikiyle çarpıldığı Hard Boiled,  ikinci yarısının neredeyse tamamının geçtiği hastane sahnelerindeki durmak bilmeyen olaylar zinciriyle klişe tabirle ‘nefes aldırmayan’ bir tempoya sahip. Erkek dostluğundan, güvercinlere, silah kavgalarından, klasik müzik eşliğindeki sekanslara bütün John Woo kurallarının işlediği film, pek çoklarınca ‘gelmiş geçmiş en büyük aksiyon filmi.’ Benim için ise tek eksiği bir Le samouraï güzellemesi olan The Killer kadar duygusal olmaması. (Fırat Ataç)

The Player (1992) – Robert Altman

Hollywood tarihinin en ünlü açılış sahnelerinden biri, Orson Welles’in Touch of Evil’da tek plan olarak çektiği bombalı araba sekansıdır. Robert Altman, The Player’ın açılışında hem benzer bir şekilde plan sekans kullanarak, hem de bu filmi ismiyle anarak Welles’e bir saygı duruşunda bulunur. Zaten bir Hollywood stüdyosunda geçen bu açılış sahnesi, filme dair tüm ipuçlarını içerir: tamamen sinema dünyası üzerine kurulu, kendinden bahseden, çok sayıda karaktere sahip bir komedi-gerilim. Gerek sinematik referansları yakalama, gerek arada kendileri olarak boy gösteren Hollywood yıldızlarını tanıma, gerekse sinema ve kurmacanın doğası üzerine düşünme konusunda sonsuz olanaklar sağlayan film, bir sinefilin rüyası gibidir. Tim Robbins’in canlandırdığı stüdyo yöneticisi Griffin Mill Hollywood’a dair tüm kötülüklerin, “kazara” öldürdüğü senaryo yazarı David Kahane (Vincent D’Onofrio) ise stüdyoların boğduğu bağımsız sinemacıların vücut bulmuş halidir adeta. Film yapıldığından beri geçen yirmi yılda pek fazla şeyin değişmemiş olması, bir yanda Robert Altman’ın dehası ve öngörüsünü, bir yanda da Hollywood sisteminin kemikleşmiş yapısını gözler önüne serer. (Melis Behlil)

The Remains of the Day – (1993) – James Ivory

Kostüme dramanın üç üstadı; yönetmen James Ivory, yapımcı Ismail Merchant ve senarist Ruth Prawer Jhabvala, her birinin başyapıtı olacak malzemeyi Kazuo Ishiguro’nun romanında buldular. İki dünya savaşı arasındaki dönemde, hem değişen politik iklimi hem de tüm bunların sessiz tanığı iki uşak arasındaki imkansız aşk hikayesini, yüreğinizi dağlayarak anlatır Günden Kalanlar (The Remains of the Day). Başroldeki iki aktörü Anthony Hopkins ile Emma Thompson’ın, bu filmin yapıldığı dönemde kariyerlerinin ve oyunculuk potansiyellerinin zirvesinde olmalarının da filmin başarısında payı gözardı edilemez herhalde. Siz 1994’ten Schindler’in Listesi’ni mi hatırlıyorsunuz? O filmle ilgili benim aklımda en çok kalan, James Ivory’nin hakkı olan Oscar’ı Spielberg’ün nasıl gasp ettiği oysaki… (Ali Ercivan)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25