Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Krótki film o milosci (1988) – Krzysztof Kieslowski

Krzystof Kieslowski’nin Dekalog serisinden Aşk Üzerine Kısa Bir Film’i ilk izleyişimi bugün bile çok net hatırlıyorum. Bir film analizi dersiydi ve okulun küçük, karanlık bir dersliğinde toplanmıştık. Böyle söylüyorum diye alınmasınlar, nice filmi yaygara içinde izleyen bir grup arkadaşım yine aynı şekilde bu filmi de izlemeyi güçleştiriyordu. Fakat gizlice gözetlediği komşusuna aşık olan Tomek’in öyküsünü anlatan filmin final bloğu sırasında, hem şaşırtıcı hem de heyecan verici bir şey oldu. Ne Amarcord’ların ne Stagecoach’ların yapamadığını Kieslowski başarmıştı. Odadaki herkes nefeslerini tutmuş halde filme odaklanmıştı. Çıt çıkmıyordu. Çünkü karşımızdaki film, gerçekten de sinemada anlatılmış en nefes kesici aşk hikâyelerinden biriydi. Hala da öyle… (Ali Ercivan)

Salaam Bombay! (1988) – Mira Nair

Hintli kadın yönetmen Mira Nair’i dünyaya tanıtan film… Ülkesindekilerden yola çıkarak dünyanın sokaklarda kalan tüm çocuklarının hayatta kalma mücadelelerine dikkat çektiği suç dramı. Ailesinin evden attığı bir erkek çocuğun, Bombay’ın berbat sokaklarında, kadın ve uyuşturucu ticaretinin ortasında hayatın sertliğine direnmesi. Yönetmenin başarısı, kamerasıyla gerçeğin içine girmesinde saklı… Belgesel yönetmenliğinden gelen Nair, kurmaca ile gerçeğin iç içe geçtiği duygusunu film boyunca koruyor. Yanı sıra, dünyanın en iyi keman sanatçılarından olan Lakshminarayana Subramaniam’ın müziği de, filmin değerini arttırıyor. (Ali Ulvi Uyanık)

Dom za vesanje (1988) – Emir Kusturica

Bazı filmler vardır adını söyledikten sonra şöyle bir durup düşünürsünüz, mutlaka her seferinde insanın gözünde farklı bir şeyler farklı bir duygu canlanır. Çingeneler Zamanı da şüphesiz izleyen her bir kişide öyle özel bir yer edinen filmlerden. Her sahnesi farklı duygularla farklı müziklerle işlenmiş rengârenk bir film Çingeneler Zamanı, üstelik bize o kadar benzer toprakların ürünü ki kahramanlarımız Perhan, Ahmet adeta zaten tanıdığımız insanlar gibi.

Saf yürekli bir çocuğun küçücük köyünden çıkıp modern dünyaya adım atışını, yaşadıklarını, değişimini gördüğümüz filmde müzikler de en az oyuncular kadar rol alıyor dersek yalan olmaz. Perhan’ın sevgileri, köyü, bilge ninesi ve diğer yandan modernitenin vahşi ve acımasız sahteliği üzerine bir de Goran Bregoviç’in müzikleri derken belirli aralıklarla tekrar tekrar izlenen, özlenen bir film haline getiriyor Çingeneler Zamanı’nı. Hem çıplak bir gerçekçilik hem de masalsı bir büyüyle iç içe geçmiş bu serüven sayesinde Emir Kusturica’nın dünya tarafından en çok tanındığı, bizim ülkemiz tarafından da adeta bağrımıza basıldığı söylenebilir. (Ezgi Küçüktuğsuz)

Dead Ringers (1988) – David Cronenberg

Cronenberg’in elleriyle büyüttüğü body horror türünün daha psikolojik yanına bakış fırlatmayı denediği ve bu deneyinde oldukça başarılı olduğu Dead Ringers, tek yumurta ikizi olmanın yaratabileceği deliliği maksimum seviyesinde bize gösteriyor. Beverly ve Elliot’un kadınların bile dahil olduğu paylaşımcılıklarında ne kadar uç noktalara geldiklerini görmek gerçekten ürkütücü bir deneyim. Soğukluğu ve kasvetinden bir dakika bile bir şey kaybetmeyen Dead Ringers’ın aynı anda hem sürreal hem de bu kadar insancıl olması ise büyük bir başarı hikayesi. Jeremy Irons’ın bir oyuncu olarak hangi seviyede olduğuna karşı süphe duyanların ise filme göz ucuyla bakması yetecektir. (Fırat Ataç)

Topio stin omichli (1988) – Theodoros Angelopoulos

Angelopoulos’un büyük filmleri arasından kayıp gitmiş gibidir Puslu Manzaralar ama seyredenin hayatını değiştirebilecek kadar güçlü bir filmdir. Angelopulos kendine özgü sekanslarıyla olmayan bir baba için yolculuğa çıkan iki kardeşin hikâyesini anlatır. Puslu Manzaralar’ı ayıran, iki kardeşin çaresiz arayışının resmedilme biçimidir. Voula yolculukları boyunca babasına mektuplar yazar, başlarından geçenleri anlatır biz bu mektupları dış bir sesle duyarız, yazarken görmeyiz. Sanki göremediğimiz ama hissettiğimiz bir şey vardır, baştan sona bu his bizi takip eder. Filmin başında Voula’nın anlatmaya başlayıp bitiremediği, filmin sonunda ise kardeşinin anlatmaya başladığı hikâyeyi Angelopoulos anlatıp aradan çekilir, geriye sinema tarihine ışık tutan, derin, yaralı bir film kalır. (Janet Barış)

Dangerous Liaisons (1988) – Stephen Frears

‘My Beautiful Laundrette’ ve ‘Sammie and Rosie Get Laid’ gibi tartışmalı filmlerinden sonra Stephen Frears’ın Hollywood’a uğraması kaçınılmazdı ve okyanusun öte yakasındaki ilk işi de oldukça kışkırtıcı ‘Dangerous Liaisons’du. Aynı adlı ünlü Fransız romanını daha önce tiyatroya uyarlayan Christopher Hampton şimdi de filmin senaryosuna imza atıyordu ve kaynak olarak sadece kendi oyununa değil aynı zamanda kitaba da geri dönüşler yapıyordu. ‘Dangerous Liaisons’u özel yapan şey ise öyküdeki entrikalara sadece ‘arkası yarın’ düzeyinde bakmaması ve derinine, 18. Yüzyıl Fransa’sının kaymak tabakasındaki sınıfsal statü ve bununla ilgili iktidar çabalarını da yedirmesiydi. Stephen Frears’ın mizansenleri de Hampton’ın senaryosuna uygun bir biçimde Fransız sosyetesinin yaşam tarzlarını yakın detayda – ve dönemin fetiş duygularını koruyarak – perdeye yansıtıyordu. Sonuçta hem Frears hem de Hampton; Marquis de Sade dönemini, malzemenin hakettiği gibi şık, provoke edici ama aynı zamanda olgun ve soğukkanlı bir şekilde resmediyordu. (Kemal D. Yılmaz)

Spoorloos (1988) – George Sluizer

“Bilmek” için neleri göze alırsınız? George Sluizer’in Tim Krabbé’nin Altın Yumurta adlı romanından uyarladığı Spoorloos, merkezine bu soruyu alıyor. Hollandalı genç bir çift, Rex ve Saskia, Fransa’da arabayla yolculuk ederken, Saskia bir benzin istasyonunda aniden ortadan kayboluyor. Paralel kurguyla izlediğimiz üçüncü bir karakter, Fransız aile babası (kendi deyimiyle sosyopat) Raymond ise eylem anında görüntülenmese bile belli ki bu kayboluşun sorumlusu. Rex hayatını Saskia’yı aramaya adıyor ve bir gün Raymond çıkıp da karşısına geldiğinde, onun teklifini kabul etmek durumunda kalıyor: Raymond, Rex’e Saskia’nın başına ne geldiğini söyleyecek ve onu bilinmezlikten kurtaracaktır; ancak bunun tek yolu, Rex’in de Saskia’yla aynı şeyleri deneyimlemesidir. Kader ve irade, iyilik ve kötülük gibi kavramları sorgulayan Spoorloos, sinema tarihinin belki de en “nefes kesici” sonlarından birine sahip. Ne yazık ki Sluizer kendi filmini Hollywood için beş sene sonra yeniden çektiğinde, bu sonu tamamen değiştirerek hayranlarını büyük bir hayal kırıklığına uğratacaktı… (Melis Behlil)

The Cook the Thief His Wife & Her Lover (1989) – Peter Greenaway

Yaşamın temel üç unsuru, yemek, seks ve tüm kazuratı vücuttan atmak… Fakat tüketim ve şiddet toplumlarının bu üç masum ihtiyaç kavramını birbirine karıştıran, aşkın ve ölümün güzelliğini yok eden sadist yapıları, bedenlerde ve ruhlarda kargaşa yaratmakta… Sinemanın zorlu entelektüel yönetmenlerinden Peter Greenaway, bu temaları çok şaşırtıcı biçimde iç içe geçiriyor. Şöyle ki, bu filmin estetik düzeyi ve görsel özeni, duyularınıza, inanılmaz bir kabalık, saldırganlık ve iğrençlikle aynı anda sunuluyor. Bir Fransız lokantasının kusturucu mutfağından yükselen ve duyguları okşayan insan sesi gibi.

Beş büyük tablo gibi beş mekânda anlatılan öyküde, özellikle ışığın ve gölgelerin kullanımı, Hollanda resmine hayran yönetmenin 17.yüzyıl sanatına saygı duruşu gibi. Ve bu film, her diktatörlüğün, aydınların öncülüğü, ezilmişlerin başkaldırısı ve örgütlü bir muhalefetle yıkılacağına dair bir örnekleme olarak da okunabilir. (Ali Ulvi Uyanık)

Dekalog (1989) – Krzysztof Kieslowski

1980’lerin Polonyası’nın durumundan rahatsızlık duyan ama bunu siyasi olarak dile getirmekten ziyade insanların davranış ve içine girdikleri çıkmazlardan yola çıkarak anlatmak isteyen Kieslowski’nin, Tevrat’taki 10 Emir’den yola çıkarak ortaya çıkardığı on farklı orta metraj serisi Dekalog olarak anılır. Dönemin Polonyası’nda TV için film/seri çekmek, sinema filmi çekmekten parasal olarak daha kolay olduğu için, Dekalog serisi TV izleyicisine göre kurgulanmıştır. Yalnızca 5 ve 6 nolu filmler 25’er dakika uzatılarak sinema filmine çevrilmiştir.

10 Emir’in işlendiği Dekalog, teoloji yapmayı değil, dinsel yaptırımlar üzerinden; insanların kayıtsızlıklarını ve günlük hayatın içinde kimselerin kendilerini görmediğini düşündüğü öznel zamanları kendine konu edinir ve kamerasını bu öznelliğe çevirerek pek az yönetmenin yakalayabileceği samimi bir bağ kurar izleyicisiyle.  Zamanın hızlı akışı sırasında duygulara verilmeyen değer, Dekalog serisindeki her karakterin bir nevi sorunu ve üzerinde düşünmeye çalışmadığı zayıf yönü olarak belirir, bu kişinin sürekli bir ikilemde kalmasını da canlı tutmayı başarır. Edilgen kişiliklerin değer hiyerarşisini ölçen dinler gibi, Dekalog serisi de etkenliğin altını çizer. Sinema adına, Ahit niteliğinde bir eser diyebiliriz Dekalog için. (Aylin Sol)

Crimes and Misdemeanors (1989) – Woody Allen

O döneme kadarki filmografisi içinde (Birer Bergman güzellemesi olan September ve Interiors’ı ayrı ve özel bir köşede tutarsak) Woody Allen’ın bariz bir biçimde en karanlık ve ciddi sulara açıldığı filmi ‘Crimes and Misdemeanors’da yönetmen, çok sevdiği ‘suç ve ceza’ birlikteliğine New York’un üst sınıfından farklı karakterleriyle göz atıyor. Elbette her Allen filmi, özellikle de kalabalık kadrolarıyla öne çıkanlar,  dönemin farklı tabakalarındaki pek çok zihniyeti eleştiren yapısıyla bilinir ancak ‘Crimes and Misdemeanors’u farklı kılan şeyi sonrasında ağızda bıraktığı acı tat, ruhunuzu uyuşturan soğukluk hissi ve peşimizi bırakmayan Noir atmosferiyle tanımlayabiliriz. Bu film sonrasında hafiften düşüşe geçmeye başlayan filmografisinde Allen’ın ikinci baharını müjdeleyen filminin de ‘Crimes and Misdemeanors’la açıktan akrabalık bağları kuran ‘Match Point’ olmasını da ayrıca ilginç bir not olarak eklemeli. (Kemal D. Yılmaz)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25