Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Nostalghia  (1983) – Andrei Tarkovsky

Andrey Tarkovskiy bir mülakatında sanat için: “İnsanın ruhunda açtığı bir darbe” der. “İnsan bir film izledikten ya da bir roman okuduktan sonra asla eskisi gibi olamaz.” Sanatın insan ruhunu ne denli hırpaladığının Tarkovskiy sinemasındaki en iyi örneklerinden biridir Nostalghia.

Tarkovskiy filmi İtalya’da ülkesinden çok uzakta çeker. Bu yüzden filmin her yerine ülkesine duyduğu hasret sinmiştir. Filmin hikayesinde de bu duruma çok fazla gönderme vardır. Filmin önemli yanlarından biri Tarkovskiy’nin filmin senaryosu için Tonino Guerra’yla çalışması. Tonino Guerra Michelangelo Antonioni’nin vazgeçemediği ve neredeyse her filminde birlikte çalıştığı senaristtir. Sinema anlayışları birbirlerine benzetilen iki yönetmenin ortak çalıştıkları senaristin elinden çıkan bir Tarkovskiy filmi Nostalghia. Sıf bu yüzden bile izlenmeye değer bir film.

18. yüzyılda yaşamış bir İtalyan besteci hakkında bilgi toplayan bir Rus şair hakkındadır film. Şair de tıpkı Tarkovskiy gibi sürgündedir. Bir İtalyan rehberle İtalya’yı dolaşarak bu besteci hakkında bilgi toplamaya çalışır. Rüyaların ve özlem duygusunun gündelik hayata karıştığı çarpıcı bir filmdir Nostalgia. Filmin bir yerinde karakterlerden birinin söylediği bir söz çok etkilidir: “Dile getirilmeyen duygular unutulmazdır.”Bu söz Tarkovskiy’nin filmdeki anlatımı için de iyi bir değerlendirmedir. (Alican Yıldırım)

Yönetmeni hakkında yazılmış dosyamız için: http://eksisinema.com/andrey-tarkovski-dosyasi/

Videodrome (1983) – David Cronenberg

Videodrome’un VHS ve betamax döneminin en çok kiralanan filmlerinden biri olması amacına kesin olarak ulaştığını da gösteriyor. Video dönemine şiddet, istismar, sado-mazoşizm üzerinden bakarken işin içine bir de tüketim toplumu eleştirisi ekleyen David Cronenberg, Videodrome’u basit bir korku hikayesi olma halinden aceleyle kurtarıp hepimizi fazlasıyla etkileyen grotesk bir teknoloji tartışmasına çeviriyor. Belki çok klasik olacak ama bu filmi izleyip ‘yaşasın yeni deri!‘ kafasına girmeyen çok ufak bir azınlık vardır. (Fırat Ataç)

The Hunger (1983) – Tony Scott

İlk uzun metrajınızın açılış sahnesinde gözlerinde güneş gözlükleri, bedenlerinde deri kıyafetler ile katliam yapan vampir bir çifti resmediyorsanız, bu çifti Catherine Deneuve ve David Bowie canlandırıyorsa işi mükemmeliğe vardırmak için geçmeniz gereken bir aşama kalır. O da bu sahnenin arkasında Bauhaus’dan Bela Lugosi Is Dead çalmasıdır. Bunların hepsini tek bir kalemde yapan Tony Scott, daha sonra klasik müzik eşliğinde olabildiğine klas bir klip izletir bize. Sevdiklerinin laneti olan Miriam Blaylock rolünde Deneuve, konuşurken kapanmayan dudaklarıyla gelmiş geçmiş en güzel kan emiciye hayat verirken, David Bowie ve gencecik Susan Sarandon onun dansına eşlik eder. The Hunger o meşhur ‘zamanında değer verilmemiş’ filmlerin en iyi örneklerinden biri ve bugüne kadar peliküle aktarılmış en seksi vampir hikayesidir. (Fırat Ataç)

Paris, Texas  (1984) – Wim Wenders

Bir Amerikalı yönetmenin Avrupa’yı pelikülde nasıl gösterdiğini biliriz peki bir Avrupalı’nın Amerika’yı? Bir de bu özel yönetmen sinematografisiyle sinema dilini ifade eden Wenders olunca Amerikalı bir yönetmene göre daha başarılı olacağı aşikârdır. Paris, Texas filmi ilk olarak görselliğiyle; her daim Hollywood filmlerinde görmeye alışık olduğumuz görüntülerden ve mekânlardan uzak, çölde ve banliyölerde geçer ve bu mekânları konuşan birer obje konumunda filmin içine ekler.

Filmin kahramanı Travis ile çölde bir başına yürürken karşılaşırız ve Travis’i takip ederken, yolculuğumuz ailenin güvenli alanına, baba-oğul ilişkisine ve Travis’in kendini uzun zaman önce terk eden eşinin yanına kadar devam eder. Travis’in kendini kaybedişi ve bulması arasındaki o yaşanmışlıkta; karakter kendine bir adım daha yaklaştıkça, umutsuzluğu, öğrenmeyi, sevmeyi ve kabullenmeyi öğrenir. Senaryonun bu denli iyi işlenmiş olmasının bir nedeni elbet bir edebiyat uyarlaması olmasından da gelmektedir, mamafih Wenders’ın sinematik dilinin en güçlü örneklerinden biridir; Paris, Texas. (Aylin Sol)

This Is Spinal Tap (1984) – Rob Reiner

Bir film düşünelim: genç bir yönetmen İngiltere’den Spinal Tap adında bir rock grubunun Kuzey Amerika turunu filme çekmek amacıyla onlarla seyahat eder. Bu öyle bir grup ki; grubun eski bateristleri gizemli kazalar sonucu ölmüştür, sahne şovu olarak tasarlanan kozanın içine giren üç gitaristten bir tanesi şarkı boyunca kozadan çıkmak için debelenirken gitar çalmaya devam eder ve bir konser öncesi grup yeraltından sahneye çıkmaya çalışıp bunu başaramaz ama hâlâ sloganlarını ciddiyetle söylemeye devam eder. Grubun başına gelen her türlü absürd ve komik olayı onlarla deneyimleyen, hatta solistin kız arkadaşının devreye girişiyle birlikte grubun neredeyse dağılma noktasına gelişine tanıklık eden yönetmen, turneleri boyunca grup elemanlarıyla samimi sohbetler gerçekleştirir.

Rob Reiner’ın “sahte belgesel” (mockumentary) türündeki şaheseri, Spinal Tap adlı kurmaca bir rock grubu üzerinden 80’lerdeki müzik alêminin ve de öncesinin parodisini yaparken (özellikle Beatles göndermeleri harika) başroldeki üç yetenekli oyuncusundan muazzam performanslar alıyor ve müziksever sinefillerin kaçırmaması gereken bir filme imza atıyor. (Sonay Ban)

La historia oficial (1985) – Luis Puenzo

Asıl tarihin ders kitaplarında yazılanlardan farklı olduğunu kafalara ‘dank’ ettiren film. Arjantin’de 1976 darbesinden sonra kaybolan otuz bin kişi içinde hamile olan kimi kadınların bebeklerinin evlatlık verilmesinden yola çıkarak, “Kirli Savaş”ın bitmesinden sonra, 1983’te, bir lise tarih öğretmeninin gerçeklere çarpması öykülenmektedir. ‘Düşünmesini istemeyen’ avukat kocasına rağmen, kendi ‘evlatlık’ çocuğunun gerçekte kimin olduğu sorusunun yanıtını ararken, militarist diktatörlüğün ne anlama geldiğini de ‘fena halde’ anlar! Yönetmen, ‘En İyi Yabancı Dilde Film’ dalında Oscar kazanan “Resmi Tarih”le, çağının tanıklığını yalın fakat çarpıcı bir dille kaydetmiştir. Film, bugün de politik sinemanın en değerli yapıtlarından biri olarak güncelliğini hiç kaybetmemiştir (bakınız: Türkiye’deki kayıplar). (Ali Ulvi Uyanık)

Nekromantik (1987) – Jörg Buttgereit

Alman Korku Sineması’nın en önemli isimlerinden Jörg Buttgereit’in 1987 yılında çektiği film, bir “cinsel sapkınlık” ekseninde dönen hikâyesi, karakterlerinin bazen onları komik duruma düşüren tepkileri ve ilginç anlatım şekliyle gösterildiği yıldan beri gore, istismar filmleri dendiğinde ilk akla gelen filmlerden biri oldu. 1991 yılında ikincisi çekilse de asla ilkinin bıraktığı tadı veremedi bu türün tutkunlarına.

Filmin hikâyesi, bir morga ceset taşıyan Rob’un bulduğu bir cesedi farklı deneyimler yaşamak isteyen sevgilisine getirmesiyle başlar. Çalıştığı işten pek hoşnut olan Rob zaten hobi olarak bulduğu cesetlerden çaldığı uzuv ya da iç organlarını saklamaktadır. Sevgilisiyle birlikte bu cesetle ateşli bir sekse girişen Rob, nekrofiliyi de sinema tarihine belki de o zamana kadarki en ilginç şekliyle geçirir. Jörg Buttgereit hiçbir şeyin aşırılığından çekinmeyen anlatım şekliyle film boyunca seyircinin tahammül sınırını zorlar. Cesetle yapılan seks sonraki sahnelerde yerini bu cesedin etinin pişirilip yenmesi ya da çeşitli hayvanların kesilmesiyle ilgili gösterilen şiddet içerikli sahnelere bırakır.

Film boyunca olayların absürt ve aykırılıklarına eşlik eden Hermann Kopp imzalı parçaysa kuşkusuz filmi bu kadar ünlü ve unutulmaz yapan bir diğer unsurdur. (Alican Yıldırım)

Khane-ye doust kodjast? (1987) – Abbas Kiarostami

Abbas Kiarostami’nin Deprem üçlemesinin ilk filmi olarak kabul edilir, Arkadaşımın Evi Nerede?. Diğerleri ise: Ve Yaşam Sürüyor(1992) ile Zeytin Ağaçları Altında(1994)’dır. Minimalist sinemanın en güzel örneklerinden olan bu üçlemenin ilk filminde, arkadaşının kitabını unutmasıyla, kitabı arkadaşına götürmek ve akşam olmadan eve geri dönmek zorunda olan Ahmet’in yol hikâyesi anlatılır. Ahmet’in kendi köyünden arkadaşının köyüne giderken yolda karşılaştığı insanlar, onlarla olan diyalogları İran’ın sosyal hayatından kesitleri sunarken, aynı zamanda bunlar Ahmet’in  karşısındaki engellerdir, onu arkadaşının evine ulaşmasından alıkoyarlar.

Vicdan muhasebesinin gücü ve çocukluğun naif dokunuşları arasında tek bir cümleden uzun metraj bir senaryo çıkartabilmenin ve bu cümleden onlarca küçük öyküler yaratabilmenin sihridir Kiarostami’nin yaptığı. Film, Bağımsız İran Sineması’nın önemli bir örneğidir. (Aylin Sol)

Au revoir les enfants (1987) – Louis Malle

‘Lacombe Lucien’den ‘Pretty Baby’ye ve ‘Murmur of the Heart’a kadar pek çok rahatsız edici büyüme öyküsüne imza atmış olan Louis Malle’in ‘Au Revoir Les Enfants’ı şüphesiz ki Malle’in bu rahatsız evrenindeki en acı verici öykülerinden birisini perdeye aktarıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda gizlice Yahudi çocukların saklandığı bir Katolik okulda okuyan Julien ve Jean’ı odağa alarak yıkıcı bir döneme çocuk gözüyle bakan Malle otobiyografik öğeler taşıyan bu öyküsünde özellikle iki ana karakterini çok iyi çizgilerle ortaya çıkarıyor ve ayrımcı yetişkin dünyaya adım atarken aldıkları dahili hasarları da çocuk oyunculardan çıkardığı eşsiz performanslarla görünür hale getiriyor. (Kemal D. Yılmaz)

Der Himmel über Berlin (1987) – Wim Wenders

Der himmel über Berlin

Gri, grotesk Berlin’ in üzerinde, insan olmak isteyen melek Damien, onun duyumsayıp dokunamadığı aşkı ve yer yer siyah beyazdan renkli sahnelere geçişle, duymak, olmak ve yanıtlar aramak üzerine “sadece seninleyken yalnız olabiliyorum” dedirten uzun, dokunaklı bir şiir. Kaybetmek ve bulmak adına, susmak ve haykırmak aşkına, çürüyen ve dağılan safiyetin hatırına…

“Çocuk, çocukken, derenin ırmak olmasını isterdi… ırmağın da sel ve şu birikintinin de deniz olmasını. Her şey yaşam doluydu. Ve tüm yaşam birdi. Çocuk çocukken…

Çocuk, çocukken, ıspanağı, bezelyeleri, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu. Ama şimdi hepsini yiyor. Üstelik de mecburiyetten değil. Çocuk çocukken bir keresindeyabancı bir yatakta uyandı ve şimdi hep tekrar uyanıyor.” (Neslihan Güngör)

Hakkında yazılmış detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/der-himmel-uber-berlin-1987/

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25