Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Gloria (1980) – John Cassavetes

Biraz sonra ailesiyle birlikte katledilecek mafya muhasebecisi, altı yaşındaki oğlunu ve önemli bilgiler içeren defteri, apartman komşusu olan gangster eskisi Gloria’ya teslim eder… ‘Emekli’ Gloria, yaşı geçkin halde bu işe bulaşmak istemese de, New York cangılında, bu inatçı Porto Rikolu küçüğü  ‘eski dostlar’ından canı pahasına korumaya çalışır… En önemlisi de, yaşamında belki ilk kez yüreğinin derinliklerinden çıkagelen anaç duygulara direnemez (Bill Conti’nin nefis müziği eşliğinde)… Tam 35 yıl, bağımsız sinemanın ve doğaçlama oyunculuk tekniğinin mimarlarından John Cassavetes’le (1929 – 1989) aynı yastığa baş koyan ve ona, tümü sinema dünyasında yer alan üç çocuk veren’ Gena Rowlands, sinemanın en kalıcı/etkili kadın karakterlerinden birine, “Gloria” ile imza atmıştır. Öyle bir imza ki, bu film, aradan geçen bunca yıl ve tüm taklitlerine karşın, hala dimdik ayaktadır! (Ali Ulvi Uyanık)

The Fog (1980) – John Carpenter

John Carpenter’ı en iyi anlatan film: Duraksamayan öykü akışı… Son kareye kadar yakamızı bırakmayan korku-gizem-şüphe… İçine kolaylıkla çekiliverdiğimiz atmosfer… Saniyelerle yarışan heyecan… Özellikle, yaklaşık son yirmi dakikaya damgasını vuran, yine Carpenter imzalı elektronik müzik…2.35:1 görüntü oranı(Panavision).

Korku türünün klâs örneklerinden “The Fog”, Kuzey California’daki Antonio Körfezi’nde kurulu balıkçı kasabasının 100. yaş gününde geçer. Bir asır önce uğradıkları haksızlık ve gaspın intikamı için altı canla birlikte altınlarını almaya, sisle birlikte çıkagelen cüzzamlı hayaletler, kasaba halkının kâbusu olacaklardır… (Ali Ulvi Uyanık)

Dressed to Kill (1980) – Brian De Palma

Gerçek bir ‘Sapık fetişizmi’ desek doğru olur. Dressed to Kill, hem korku sineması, hem postmodern sinema, hem de biçimci sinema açısından mihenk taşı filmlerden biridir. Michael Caine ile Angie Dickinson’ın koorkutucu halleri halen unutulmazken yönetmenin de 70’lerde devreye soktuğu ‘kopyala-yapıştır sineması’nın zirve noktası dökülür perdeden. Buradan sonra Patlama (Blow Out), Sahte Vücutlar (Body Double) ve Öldüren Kadın (Femme Fatale) buradan bir yol bulmuştur kendilerine. Ekran bölme kullanımındaki ustalıktan Ölüm Korkusu’na gönderme çakan müze sahnesine kadar gerçek bir ‘sinema aşkı’ filmidir karşımızda duran. Her izleyişte bu duyguya kapılıp De Palma gerçeklerine girmek mümkündür. (Kerem Akça)

Altered States (1980) – Ken Russell

Gregory Zilboorg, onbeşinci yüzyılda cadı ve şeytan avı için temel bir rehber sayılan Malleus Maleficarum’ un içinde geçen cadı kelimesi hasta ile değiştirilir ve şeytan kelimesi çıkartılırsa, mükemmel bir klinik psikiyatri kitabına dönüşeceğini söyler.

Gerçekten de klasik psikiyatrinin hastaya yaklaşımı lobotomi, tuhaf cerrahi deneyler vb. ile ortaçağ engizisyonuna aratmayacak düzeyde, hastayı hiçe sayan ve bu yönüyle doğal olarak korku- gerilim sinemasını besler niteliktedir.

Paddy Chayefsky’ nin aynı adlı romanından Ken Russell’ ın sinemaya uyarladığı Altered States filminin bu anlamda yaşanan deneyimler göz önünde tutulursa oldukça gerçekçi bir yönelime sahip olduğu söylenebilir.

60’ ların sonunda takıntılı bilim adamı Eddie Jessup’ un halüsinojen madde kullanarak, yalıtılmış bir ortamda bilinç düzeyinin keşfine dönük yaptığı deneyler gitgide ters bir evrime yol açar. Obsesif yarı deli bilim adamı karakterinin beyaz perdedeki karizmatik yansıması olan Jessup ve özellikle yaşanan triplerin olduğu sahnelerle film bilimkurgu-gerilim tarzı sevenler için sağlam bir alternatif oluşturmaktadır. (Neslihan Güngör)

Mephisto (1981) – István Szabó

mephisto

Ruha karşılık şeytanın istekleri verdiği arketipik Faust anlaşmasına aşinayız. Peki neden birisi böyle bir pazarlık yapmak ister? Yani, ortak tutkular ve arzular vardır; ama şu soru hala bakidir: Bütün dünyayı elde etmek için bir adam ruhu da dahil neleri feda eder? Mephisto buna bir cevap öneriyor; ve bu, Karanlıklar Prensi ile kölelerinin şeytani entrikalarında değil, insanın kendi ruhunda bulunuyor. Klaus Brandauer’in koltuğa mıhlarcasına oynadığı Hendrik Hoefgen, güvensizlik duygusuyla çepeçevre sarılmış bir adam. Varlığının özü ona göre ‘utanç’. On iki yaşından beri, karısına anlattığına göre, hep utanç dolu yaşamıştır. Reddedilme korkusu ve asıl kimliğinin ortaya çıkması endişesi sebebiyle hep maskelerin ardında. Kendini gizlemek için ve duygularını kontrol altında tutmak adına, çok yaygın bir strateji benimsemiştir bu yüzden: Tüm yanlışlarını faiziyle telafi etmek. Kendisini eserleriyle yok eder, eserleri ile yansımasını bulur ve sonunda kalabalıklar için oynayan boş bir yaratık haline gelir; sosyal bir bukalemun. Ustaca oynayan bir “hiç kimse”. Sosyal imaj önemlidir ve mükemmeleşmek ister. Bu çerçevede kendini aldatmak, onun pratik yeteneği aslında: Naziler’e satıldıktan sonra kendi kendini birçok kişinin kendisini sevdiğini söyleyerek telkinler. Hatta kendisi için, zaten mükemmel bir oyuncudur. Mephisto, bir kamu figürü olmak dışında başka hiçbir şey… Film, Klaus Mann’ın romanından perdeye çarpan hayal-ötesi bir uyarlama. (Eray Yıldız)

Bodas de sangre (1981) – Carlos Saura

bodas de sangre

İspanya faşizmle imtihan halinde, Franco ise zulmüne devam eder iken, üstad Carlos Saura yönetmenlik yapmaya başlamadan evvel fotoğraf sanatıyla iştigal halinde bir hevesli genç iken, en çok sevdiği şeylerden biri de dansçıların, bilhassa Flâmenko dansçılarının fotoğraflarını çekmekmiş. Dansçının o an üzerine giydiği ruh halini resmetmeye bayılırmış kendisi.  Usta, bu ‘provada türeyen sanal gerçeklik hissi’ üzerine bir kariyer inşa edecektir sonradan, ancak bu kariyerin zirvesinde yer alan filmlerden biri Garica Lorca’nın klasik sahne eseri Kanlı Düğün’ün ilginç sinema uyarlamasıdır. Efsane dansçılar Antonio Gades ve Christina Hoyos’un rol aldığı filmde Kanlı Düğün provası yapan Flanmenko dansçılarını izleriz, Emilio de Diego’nun damardan giren müziklerinin de etkisiyle provayla gerçeklik birbirine karışır. Ortaya sinemanın dilinin, dansın diliyle harman olmasıyla güçlenen büyüleyici bir hissiyat çıkar. (Murat Emir Eren)

E.T.  (1982) – Steven Spielberg

‘‘Hollwood’un dahi çocuğu’’nun henüz bayat bir yaşlı romantizmine dönüşmemiş çocukluğu ile sırrı saflığında saklı dehasını sergilediği zamanlar… 1982 yazında ‘Grease 2’ karşısında gişede hezimete uğramasına kesin gözüyle bakılan bu uzaylı filminin tüm zamanların en özel ve eskimeyen klasiklerinden birine dönüşmesi şüphesiz Spielberg’ün filmin içine enjekte ettiği samimi çocuk bakışıyla çok alakası var. 80’lerde artık bir hayale dönüşmüş olan ‘mükemmel aile’nin yokluğunda; o döneme kadar sinemada gizemli ve dehşete düşürücü bir tehdit olarak sunulan dünya dışı bir varlığın kalabalık bir ailenin yalnız çocuklarını adeta hayata döndürdüğünü söylemek mümkün. Karşısındakini anlamak ve kabullenmek için çaba göstermeyen yetişkinlerin dünyasından sıyrılıp sadece çocuk içgüdülerini takibe alan Spielberg bu şekilde filmografisinin belki de en katıksız ve gereksiz reji şovlarına ihtiyaç duymayan öyküsünü anlatıyor. (Kemal D. Yılmaz)

Yol (1982) – Yılmaz Güney

Yılmaz Güney’ in cezaevindeyken senaryosunu yazıp, Şerif Gören tarafından yönetilen Yol filmi, İmralı yarı-açık cezaevinden izne çıkan beş mahkûmun birbirine koşut öyküsünü anlatır. Eser Oliver Stone tarafından “Özgürlük üzerine en üstün bildiri Yol filmi ile Yılmaz Güney’den gelmiştir “şeklinde tanımlanmıştır.

Film cezaevinden bir haftalık bayram izni için evlerine dönen beş erkek mahkum çerçevesinde, süre giden askeri cunta yönetimi ve feodal baskıların insan kişiliğinde yarattığı kırılmaları sade bir anlatımla ele alır. Daha ailesine kavuşmadan izin kağıdı olmadığı için bu bir haftayı gözaltında geçiren Yusuf, geneleve düşen eşini töre gereği öldürmek zorunda olan Seyit Ali, tren tuvaletinde eşiyle sevişmeye çalışırken ahalinin yakalayıp linç edilmek istediği Mehmet Salih, ağabeyinin ölümü sonrası yengesiyle evlenmesi beklenen Ömer, nişanlısına koyduğu katı erkek egemen kuralların ceremesini geneleve giderek ödeyen Mevlüt, Güney öykücülüğünün kaderlerine sessiz çığlıklar atarak karşı durmaya çalışan karakterleridir filmi umutlu bulduğunu söyleyecektir.

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü Costa Gavras’ın Missing adlı çalışmasıyla paylaşan film için tüm sıkışmışlık hissi ve drama rağmen Güney umutlu bir yol tutturduğunu söyleyerek “Hüznün sayısız tonu, bir çok yüzü vardır; çiçekler, kuşlar, rüzgarlar gibi. “Ben bazı yakın arkadaşlarım aracılığıyla, hüzünü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da.” diyecektir. (Neslihan Güngör)

Missing  (1982) – Costa Gavras

Askeri cunta dönemleri ile hesaplaşmadaki başarısı anlamında takdir edilip, Yol filmiyle ödülü paylaşan Missing Costa Gavras’ ın en göze çarpan dönem filmlerinden biridir.

Amerikalı gazeteci Charles Horman’ ın öyküsünden uyarlanan film, her ne kadar adı anılmasa da Pinochet diktatörlüğü döneminde Şili’ de geçmektedir. Kayıp oğullarının izini sürerken, dünyanın her yerinde olduğu gibi bürokrasi ve aymazlığın duvarına çarpan aile, sürdürdükleri inatçı çabada çaresizliklerini her an iliklerine kadar hissederler.

İnsanlar üzerinde yarattığı ruh haliyle, cuntanın sadece en direkt anlamıyla fiziksel ve politik saldırılardan ibaret olmadığının, asıl tahribatın zihindeki içsel kırılma sayesinde ortaya çıktığının altını çizer Missing. Gerçekten de aile “ölümü görüp sıtmaya razı” olmuştur ve diğer kader ortakları gibi en azından oğullarının cesedini bulmak isterler.

Gavras filmde Şili’ den yola çıkarak Latin Amerika’ nın gerçekçi bir panoramasını çizerken, bir diğer taraftan kaybetmeye ve umut etmeye dair yürek burkan bir öyküyü anlatır. (Neslihan Güngör)

Fitzcarraldo (1982) – Werner Herzog

Werner Herzog’un aşkla, canını ortaya koyarak yaptığı “Fitzcarraldo” (1982), onun gibi saplantılı bir karakterin, Peru cengelinde Büyük Opera inşa etmeye kararlı girişimci Fitzgerald’ın çılgınca macerasını anlatır. Para bulmak için, kauçuk ağaçlarının olduğu yere yol açması gerekir. Bu rolde, Herzog gibi pervasız büyük aktör Klaus Kinski’yi izliyoruz. Görsel açıdan muhteşem olan filmin pek çok unutulmaz sahnesi var ama, büyük bir buharlı geminin dağdan yukarı çıkarılması en müthişi. Üstelik, özel efektsiz çekilmişti.

Kendine “rüyalar âleminin iblis fatihi” diyen Herzorg, Kinski ile çalışmayı “çanavarı ehlileştirmek” diye tanımlardı. Birlikte Aguirre: Wrath of God (1972), Woyzeck (1979), Nosferatu (1979), Fitzcarraldo (1982) ve Cobra Verde’yi (1988) yaptılar. Çekimler sırasında hayli gergin ve sıcak anlar yaşadıkları, hatta Herzog’un “Aguirre”dan ayrılmaya kalkan Kinski’yi silahla tehdit ettiği söylenir. (Sevin Okyay)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla