Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

3 Women (1977) – Robert Altman

Robert Altman, filmin genel hatlarını gördüğü bir rüyadan aldığını söylediği ve kadınların dünyasına ilk ve son defa bu kadar direkt olarak girdiği 3 Women’da, Kaliforniya’da yaşlılara hizmet veren bir kaplıca tedavi merkezi çevresinde, üç kadının derinlemesine işlenmiş bir portresini çizer. Filminin iki ana karakteri zaman içinde bir dönüşüme uğrarlar ve bir bakıma birbirlerinin sosyal konumlarını takas ederler. Üçüncü bir kadının da aralarına katılmasıyla bu kadınların kişilikleri önce bulanıklaşır, sonra yer değiştirerek birbirine karışır. Robert Altman, Bergman’ın Persona’sının en büyük esin kaynağı olduğunu belirttiği 3 Women ile, üzerinden yıllar geçse de günümüzde hala etkisini sürdüren bir klasiğe imza atmıştır. (Gizem Bayıksel)

Eraserhead (1977) – David Lynch

David Lynch’in ilk uzun metrajı olan Eraserhead, dev makinelerin çalıştığı dumanlarla kaplı bir evrende Henry Spencer’ın kız arkadaşı Mary X’den mutant bir çocuğunun olmasıyla Spencer’ın kabusuna davet eder izleyicisini. Lynch, rüyaların anlamsızlığına, var oluşsal korkulara, obsesifleştirilen arzulara dair söylemleri ile izleyicisinin algısını allak bullak eder.

Charles Bukowski’nin “Hayatım boyunca izlediğim en iyi film.“ dediği, Stanley Kubrick’in çevresindekilere tavsiye edecek kadar çok sevdiği (Filmdeki bebeğin nasıl yapıldığını Lynch’e sorduğu ama yanıt bulamadığı da söylentiler arasındadır.) Eraserhead, rahatsız edici imgeleri ve kişisel kabuslardan çıkıp toplumsal bir hicve evrilen yapısı ile deneysel sinemanın kült örneklerinden biri. (Gizem Bayıksel)

The Last Wave  (1977) – Peter Weir

Avustralyalı yönetmen Peter Weir’ın kendi topraklarında çektiği ‘tuhaf’ bir gerilim filmi olan The Last Wave, Aborijin mitolojisinden beslenerek genel bağlamda yabancılığa ve yabancılaşmaya eğiliyor. Kâbuslarla gerçeklerin birbirine fazlaca benzeyen giriftlikleri nedeniyle ayakları ve zihni yerden kesilen sıradan bir avukatın aidiyet sürüklenişleri Weir’ın ölçülü filminin içerisinde enfes bir gerçekliğe bürünüyorlar. Biz de bu sayede herkesin bir diğerine göre ‘öteki’ olduğunu acı bir şekilde kavrıyoruz ve bu esnada hem gerçekliğimizden hem de kâbuslarımızdan çok korkuyoruz. Zira  ikisinin arasındaki ince çizginin kaybolması an meselesi, bunu biliyoruz. (Kaan Karsan)

Höstsonaten (1978) – Ingmar Bergman

Ingmar  Bergman, sinemaya insan ruhunun inceliklerini katıp onları öyle güzel dokumuştur ki kendisinden sonra gelenlere hep bir Bergman vari içsel imgeler bırakmıştır. Onun senaryoları her daim insan ruhunun açığa çıkmamış yönlerine doğru bir tünel kazar ve izleyicinin empati duygusunu yücelterek bir bakıma didaktizmi ile sinemanın varoluşsal amacını yüceltir.

1978 yılı yapımı Güz Sonatı filminde de dominant bir anne karakteri üzerinden çocuk-anne ilişkisine en alışılmadık açıdan bakıp, eleştirisini getirir. Ünlü bir piyanist rolünde gördüğümüz, baskıcı anne Ingrid Bergman (Charlotte) ve annesinin etkisi altında kalmış kızı rolünde, Bergman filmlerinin değişmez yıldızı Liv Ullman(Eva) vardır.  Bu iki nevrotik karakterin aralarında geçen konuşmalar ise filmin neredeyse tamamını oluşturarak, yapıma tiyatral bir özellik kazandırmıştır. Fakat bu diyalog bazlı sekansların gücü, izleyicinin kendisini sorgulaması adına ona bir süre tanır, tıpkı Eva ve Charlotte karakterlerinin inişli çıkışlı ruh halleri gibi; sorular karşılıklı olarak düşünmek adına sorulur. Beklemek, sevmek, nefret etmek ve umut etmek arasındaki dalgalı sularda, filmin karakterleri kendilerine bir çıkış yolu ararken, Bergman yakın çekimleri, melankolik atmosferi ile karakterlerinin işini daha da zorlaştırır ve onları uçurumun kenarına getirip bırakır.

Bergman filmografisi içinde belki de değeri en az verilmiş filmlerden biridir Güz Sonatı, lakin oyunculuk, senaryo, kurgu gibi bir filmin değişmez öğeleri bakımından en sade ve mükemmele yakın eseridir. (Aylin Sol)

Halloween (1978) – John Carpenter

halloween

Gerilim sineması hiçbir zaman 70’lerdeki kadar iyi olmamıştı. Halloween ise 70’lerin diğer gerilimlerinden farklı olarak hem döneminin son klasiklerinden biri hem de 80’lerin tanımı teen slasherların ‘eline su dökülemeyen’ babası oldu. Gerçi dört sene önce Bob Clark, Black Christmas ile türe yeni bir bakış açısı getirmişti ama John Carpenter’ın olabildiğine klas widescreen kullanımı, yıllar geçtikçe değerlenen tema müziği, ve kült olması için yaratılmış karakterleriyle ön plana çıkan Halloween’ı kusursuzluğun tanımıydı. Saf kötülük olarak tanımlanan Michael Myers’ın Haddonfield’a geri dönmesi genç kızları çığlık kraliçelerine dönüştüredursun, John Carpenter ‘basit bir hikaye büyük bir yönetmenin ellerinde nasıl efsaneye dönüşür‘ dersi veriyordu. (Fırat Ataç)

Hakkında yazılmış detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/halloween-ocu-gercektir/

Days of Heaven (1978) – Terrence Malick

Çalıştığı fabrikada kavga ettiği patronunu istemeden öldürmesinden sonra Bill, kız kardeşi ve sevgilisiyle sezonluk işçi vasfıyla çalışmak için Teksas’a gider. Sevgilisi Abby’yi kız kardeşi olarak tanıtması sonrasında, yanında çalıştıkları zengin çiftçiyle olan ilişkileri filmin gidişatını belirleyen en önemli etken olacaktır. Abby’ye ilgi duyan çiftçinin bir hastalık nedeniyle ölmek üzere olduğunu bilen Bill, sevgilisinden onunla evlenmesini ister; böylelikle çiftçi öldüğünde hep birlikte rahat bir yaşam sürmeye devam edebileceklerdir. Evlilik sonrasında ise Bill’in planları bir bir suya düşmeye başlar. Sevgilisi gittikçe sevmeye başlamıştır çiftçiyi, çiftçi ise karısının sözde abisiyle ilişkisinden şüphelenmekte haklı olduğunu anlamaya başlar. Arap saçına dönen bu ilişkinin akıbeti böcek istilâsıyla kaybedilen hasatın ardından nihayete eder.

Usta yönetmen Terrence Malick’in ilk uzun metrajı Badlands (1973)’ten 3 sene sonra çektiği ve fakat bütçe sıkıntıları nedeniyle 2 sene sonra gösterime girebilen Days of Heaven, Malick’in 20 sene sonra çekeceği The Thin Red Line ve ardıllarında da sıklıkla değineceği insan ve doğa ilişkisi üzerine bir aşk öyküsünü ince eleyip sık dokuyarak yerleştiriyor. Cannes’da “En İyi Yönetmen Ödülü”nü alan, Oscar’da da “En İyi Sinematografi” başta olmak üzere teknik dallarda başarısını taçlandıran film, her çektiği filmden sonra “daha çok film çekse keşke” dedirten yönetmeninin kendine has sinemasından müstesna bir parça. (Sonay Ban)

All That Jazz (1979) – Bob Fosse

Fellini’nin kariyerinde 8½ neyse, muhteşem Bob Fosse’nin filmografisinde de All That Jazz odur. “Neden böyle filmler yapıyorum”un izahı, bir tür manifesto gibidir. Bugün müzikal diye izlediğimiz şeylerin (Bollywood’u dışarıda tutarak söylüyorum tabii) nasıl birer çocuk oyunundan, müsamereden veya en iyi ihtimalle göz boyamadan ibaret olduğunu görmek için bile olsa izlenmesi şarttır ayrıca. Sinemanın en içten itirafnamelerinden biri ve Fosse’ye yakışır bir ustalık gösterisidir. Roy Scheider’ı da burada olduğundan daha formda göremezsiniz. (Ali Ercivan)

Die Blechtrommel (1979) – Volker Schlöndorff

Günter Grass’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Die Blechtrommel (Teneke Trampet), Oscar adındaki büyümek istemeyen bir çocuğun hikâyesidir.

1920’li yıllarda Danzig’de yaşayan Oscar’a 3. yaş gününde bir trampet hediye edilir. Etrafındaki erişkinlerin acınası hallerine katılmaktansa büyümemeyi seçen Oscar kendini sakatlayarak bu planını gerçekleştirmeyi başarır. Yıllar geçse de o hep aynı yaştadır. Hikâyenin arka planında Nazi işgali, postane baskınları, savaş ve katliamlar vardır. Oscar’ın varlığı tüm düzenlere karşıdır. Ancak yönetmen Volker Schlöndorff’un bir mülakatında Oscar’ın güce karşı inanılmaz bir istek duyduğunu bu yüzden komutayı hep ele almak istediğini, aslında Nazi karşıtı falan olmadığını sadece bir numara olmak gibi bir tutkusunun olduğunu söyler. Oscar elindeki trampeti, tiz sesi ve keskin bakışlarıyla Nazi esareti altındaki Danzig’de Alman halkının duyarsızlığına karşı bir soru işaretidir.

Oscar’ın hikâyesi, Nazilerle paralel gider. Nazilerin yükselişinin gerçekleştiği sırada Oscar doğar. Oscar’ın trampetini atıp büyümeye karar verdiği zamansa Nazi Rejimi çökmüş, savaş sonlanmıştır.

Filmin hikâye anlatımıysa otuzlu yıllardaki havayı verebilmek için ilkel çekim teknikleriyle sağlanır. Çok dar bir alanda çekilen dış çekimler, efektsiz, sadece sanat yönetimiyle kotarılan bazı kritik sahneler Schlöndorff’un deyimiyle filme sinemanın ilk dönemlerindeki masumiyeti kazandırır. (Alican Yıldırım)

Die Ehe der Maria Braun (1979) – Rainer Werner Fassbinder

İkinci Dünya Savaşı’nın ortalarında, 1943’te, yarım gün ve bir gece beraber olduğu ve savaşa gönderilen  kocasını bulmaya çalışır filmin başlarında Maria Braun. Kocasının öldüğü söylendikten sonra bir Amerikan barında çalışmaya başlar, orada bir subayın metresi olur. Kocasının savaştan geri dönmesiyle subayı öldürür ama kocası suçunu üstlenip hapse girer. Bu sırada hayatına devam edip nüfuzlu bir işadamının metresi olan ve iş hayatına iyi bir yerden başlayan Maria Braun, hem subaydan hem de işadamından “hoşlandığını” söylese de her şeyi kocasını “sevdiği” için yaptığını dile getirir film boyunca.

BRD (Federal Almanya Cumhuriyeti) üçlemesinin ilk filmi olan The Marriage of Maria Braun’da Fassbinder, üzerinden 30 yıl geçen dünya savaşını ve Almanya’nın kolektif belleğini başroldeki kadın oyuncusunun bedenine kazıyarak anlatıyor. Geçmişe yabancılaşmanın ve onu sorgulamanın er meydanının yer yer teatral oyunculuklar ve sahne kurulumları üzerinden mümkün olacağını düşündüğünden olsa gerek (tiyatro ile olan geçmişinin meyvelerini almak istemesinin de katkısı vardır elbet), filminin dilini kimi zaman simgesel anlatımlarla kimi zaman da mekânları tiyatro sahnesine döndürerek zenginleştiriyor. Fassbinder sinemasının olgunluk dönemine işaret eden ve ona dünya çapında ün getiren bu filmi izlemek Almanya’nın tarihine alternatif bakış açısı elde etmek için iyi bir tercih olacağının söylemek mümkün. (Sonay Ban)

Cruising (1980) – William Friedkin

“The French Connection”(1971) ve “The Exorcist” (1973)gibi sinema tarihine damgasını vuran iki filmden sonra Hollywood’un gözdesi olan William Friedkin’in önce demode bularak ilgilenmediği, sonra yapımcı Jerry Weintraub’un ısrarıyla, fonunda ve tonunda değişiklikler yapıp sertleştirdiği seri cinayet hikâyesi. New York geceleri ve sokaklarının en tehlikeli döneminde geçen filmin ürkütücülüğü, çarpıcılığını halen yitirmemiştir. Sado-mazoşist eşcinsel barlarında, Central Park’ın belli yerlerinde, seks dükkânlarının kabinlerinde kurban arayan katil ya da katillerin yakalanması için gay dünyasının içine bizzat girmek zorunda kalan polisi, bu riskli rolün hakkını veren ve “Serpico”, “The Godfather”, “Dog Day Afternoon” ile yıldızı iyice parlamış Al Pacino oynuyor… Çekildiği dönemde, bazı gay grupların destek verip rol aldıkları, bazılarının ise yoğun protestolarla çekilmesini engellemeye çalıştıkları “Cruising”, yapım ve sansür serüveniyle de başlı başına bir film gibidir. Kendine özgüdür, cesurdur, benzeri de –bana göre-yok gibidir. Filmde katilin kurbanına bıçak sokmasıyla, ‘anal penetration’ arasında kurulan haz koşutluğu ilginçtir. (Ali Ulvi Uyanık)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla