Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles (1975) – Chantel Akerman

Film için çok kabaca “yaklaşık üç saat boyunca, günler günleri kovalarken, bir ev hanımının ev işleri yanı sıra okuldan gelen çocuğuyla ilgilenmesi” özeti çıkarılırsa pek abartmış olunmaz belki ama filmin bu listedeki yerinin tanımı önemli. Özetin ötesinde, filmde eşi benzerine çok az rastlanan yoğun bir kadın karakter var. Defalarca tekrarlanan yemek hazırlama, banyo temizleme, alışveriş yapma rutinlerinde ‘yüzünde koruduğu hikaye’ o kadar işliyor ki seyirciye, devamı için bir yenisi istenmez hale geliyor. Elbette bir taraftan takibi sürdürülen öyküsel etkileşimler cereyan etmekte, lakin zaten filmin doruk noktaları genelde tam da o “hiçbir şeyin olmadığı” anlarda, günün en rutin parçalarında patlamakta. Kadın karakterin öte yanda bir sırrının olması ve finalde bu sırrın evrimleşerek tüm sıradanlıkta bir kesme yaratması da boşa değil. İzleyerek günlük yaşamına tanık olduğumuz, evinde tozunun alınma sırasını bekleyen bir bibloymuşuz gibi sürekli takip etmemiz istenerek, öylesi durağan bir seyirlik, kadının iç dünyasındaki kopuşları daha realize eden makul bir sinema yapma amacına dönüşüyor. Sanat yönetmenliği ile kurgunun özellikle mutfak sahnelerindeki kullanımı uyarınca, her obje ve mizansenin azami minimallikte ve periyodik olarak tekrarlanması, filmde sessiz olduğu kadar ritmik bir tempo da oluşturuyor. (Eray Yıldız)

Zerkalo (1975) – Andrei Tarkovsky

Görüntülü şiirlerin filmi Aynalar, Tarkovski’nin en kendine dair filmi olarak bilinir. Kendi hayatından kesitler, babasının sesinden duyduğumuz şiirler, kendi geçmişi, ülkesinin geçmişi derken bir bakarız yavaş yavaş silikleşir yüzler birbirine karışır. Acı da var sevinç de bu anılarda, huzur arayan bir hali var ve geçmişle yüzleşme. Anneyle baba var bol bol.

“Ustaların ustası”  yönetmenin filmleri iki anlamıyla da ağırdır, birçok insan kurgusuz gibi göründüğü için bu filmi daha da zorlayıcı bulmuştur ancak bana kalırsa edebiyattaki bilinç akışının sinemasal karşılığı misali kendiliğinden akıp gitmektedir film, iç içe geçmiş sarmallarla ifade edilebilecek denli içe dönük haliyle bile çok şey anlatır. Sinema tarihi için muazzam bir önem taşıdığını söylemeye gerek yok ancak yönetmenin kişisel tarihi için de oldukça önemli bir yapıttır Aynalar, her baktığınızda farklı bir şeyler görürsünüz. (Ezgi Küçüktuğsuz)

Yönetmeni Andrey Tarkovsky ile ilgili yazılmış dosyamız için: http://eksisinema.com/andrey-tarkovski-dosyasi/

Profondo Rosso (1975) – Dario Argento

Dario Argento’nun en iyi filmi olma konusunda yıllardır Suspiria ile büyük bir rekabet içerisinde olan Profondo Rosso görsel açıdan görkemli ve ustaca kotarılmış bir şüphe filmi. Ustanın sonraki yıllardaki işlerinden farklı olarak mantıklı bir senaryoya da sahip olan Profondo Rosso, her dakikasını dikkat içerisinde izlemeniz gereken, hikâyesinin çözümünü kendi içerisinde bize apaçık gösteren bir güven patlaması aynı zamanda. Giallo’nun ustası Mario Bava’nın ruhani oğlu Argento tarafından boynuz-kulak mefhumuna çekilmek zorunda bırakılmasına tanıklık etmemizin yanında sonraki yıllarda da devam edecek ‘Goblin kulaklarımızın pasını siliyor’ ana fikirli soundtrack çalışması da filmin değerine değer katıyor. Her anı stilize, her anı şüphe dolu bir giallo zirvesi. (Fırat Ataç)

Professione: reporter (1975) – Michelangelo Antonioni

Afrika’daki başarılarıyla şöhreti yakalamış muhabir David Locke’un hayata dâhil olduğu noktaya karşı duyduğu güvensizlik ve tatminsizlikler nedeniyle var olduğu kişiye ve bulunduğu yere yabancılaşan bir adamdır. Tek isteği başka bir yaşamda yeniden var olmakken oteldeki kapı komşusunu ölü buluverir. Haliyle yapması gereken şey çok basittir; kendisine çok benzeyen bu ölünün pasaportuna kendi fotoğrafını yapıştırırken bir an bile tereddütte kalmaz. Artık yeni bir kimliği vardır, ancak bu yeni kimliğin de bir mazisi vardır ve bu yaşanmışlık hiç de temiz değildir. Hali hazırdaki geçmişinden kaçmaya çalışırken, başka bir hayatı da idame ettirmeye çalışır başkarakter…

Yedi dakikalık kusursuz final sahnesiyle sinema tarihinin en unutulmaz anlarından birini barındıran film için yönetmenin özgün sinemasının ve yaşam tasalarının birleştiği nokta denebilir. Genel anlamda yabancılaşmayı, kişisel bir arayış özelinde konu edinen filmde, daha önceleri bir ceset ya da kayıp bir kız gibi somut arayışlarla da üzerinde durulan ‘kaybolan’ teması, bu kez hem soyut hem de somut anlamlarda karşımıza çıkar. Kimlik bir hedef değil, vesiledir sadece; kimlik bir yol değil, yolcudur David Locke için. Gizemi ise isminde saklıdır karakterimizin; Locke, Antonioni’nin geniş ve ağır planlarında bambaşka bir arayışın peşinde değil midir? (Gülçin Kaya)

Yönetmeni hakkında yazılmış dosyamız için: http://eksisinema.com/dosya-michelangelo-antonioni/

The Man Who Fell to Earth (1976) – Nicholas Roeg

Bugün bile kompleks biçimi, yenilikçi, farklı sinema dili, öze yönelik keskin yaklaşımları kolayca aşılamayan bilim kurgu. Daha çok kısa öyküleriyle tanınan Walter S.Tevis (1928-1984) tarafından yazılan ve 1963 yılında yayımlanan romanın, sinemaya bu denli mükemmel uyarlanması tam bir şans olmuştur. İngiliz Nicolas Roeg, temelde basit gibi gözüken bu öyküye, beklenen ve bilinen kalıpların dışında, yaratıcı-etkin bir bakış açısı ile yaklaşmıştır.

Kuşkusuz Bir David Bowie filmidir de! Suyu tükenen, dingin bir gezegenden dünyaya yeni kaynaklar bulmak için, orada ölmek üzere olan ailesini bırakarak gelen ve ileri teknoloji ürünlerini kullanarak büyük bir şirkete sahip olan, dünya yıllarına göre yaşlanmayan Thomas Jerome Newton’un neredeyse şeffaf, kırılgan ve ‘cinsiyetler’ üstü görünümü için, Bowie’den daha uygun bir sanatçı yok gibidir. Onun yalnızlığı ve bu gezegenin sahiplerine olan güvensizliği odakta yer alır. Yönetmen, Uzakdoğu yaşamının açık izlerini taşıyan ve Avrupa sanatından Amerikan  ‘büyüklüğü’nün mekân-objelerine, zengin ama sıra dışı bir görsellikle,  ölümün şifrelerine dair en çarpıcı filmlerden “Don’t Look Now”da uyguladığına benzer ‘koşut kurgu’ yöntemini kullanarak şaşırtıcı bölümlere imza atmıştır. (Ali Ulvi Uyanık)

Assault on Precinct 13 (1976) – John Carpenter

John Carpenter’ın yazıp yönettiği 13. bölgeye saldırı, 2005’te aynı isimle tekrar çekilmiş ama elbette ki bir “John Carpenter’s Assault on Precinct13”olamaması doğal.

Carpenter, ismini reklam yapıp filmleriyle özdeşleştiren bir üsluba sahip bir yönetmen. Gerilimin dozu korku öğelerinden bağımsız olarak gezinen filmlerinden farklı olarak bu kez bol bol hareket var, silahlar konuşuyor adeta. Yeni yıl geldiğinde karakolda görevli olan birkaç polis haricinde kimse kalmıyor. Biz de karakolu kıstıran çeteye karşı savaş veren bir grup insanı izliyoruz, bu azılı çete yüzünden zorlu dakikalar yaşıyor, bir yandan da merak ediyor, kendimizi kapana kısılmış hissediyoruz. Hem dar alanda çekilmiş, hem polisiye hem macera hem gerilim hem de western esintileri taşıyor ve hitap ettiği kesim için kıyıda kalmış bir değer olarak yerini alıyor. (Ezgi Küçüktuğsuz)

Carrie (1976) – Brian De Palma

Stephen King’in beyazperdeye uyarlananan ilk romanı olan Carrie, daha önce defalarca ele alınmış olan telekinezi hikayesine, baş karakterine uygulanan sosyal ve dini baskı çerçevesinden bakıyor, ürkütücü olma halini bu şekilde yakalıyordu. Roman, sinema kariyerinde 15. yılını doldurmasına rağmen henüz gerçek bir bomba patlatamamış olan Brian De Palma’nın elinde bütün sinemasal takıntıların sergilendiği ‘atış serbest’ bir stil bombardımanına dönüştü. Daha sonraki yıllarda neredeyse bütün filmlerinde göreceğimiz uzun planlar, ekran bölme gibi tercihlerini bu karanlık peri masalına yediren yönetmen, harika açılış sahnesine bir de gerilimin tanımı olan mezuniyet balosu şovunu ekleyince Carrie anında kültleşti. Tüm bunların yanı sıra Sissy Spacek ve Piper Laurie temelli ikonik ana-kız ilişkisini de unutmamak gerekiyor. (Fırat Ataç)

Cría cuervos (1976) – Carlos Saura

cria cuervos

Franco rejiminin bitmesine yakın bir dönemde, dağılmakta olan bir aileye doğrultur kamerasını Carlos Saura… Kameranın karşısında henüz sekiz yaşındaki Ana Torrent vardır ve muazzam performansı, kelimelere dökülmesi zor bir dramı anbean yaşatmaya yeterlidir. Dönemin İspanya’sını siyasal ve toplumsal anlamda tüm incelikleriyle perdeye yansıtan Saura, Franco rejimini son dönemecinde çekilen bu filmde her ne kadar bu tavrını sürdürse de konusunu biraz daha özelleştiriyor. Görmemesi gerekenler görmüş, taşıyamacağı yüklerin ağırlığını göğüsleyen ‘yalnız’ bir çocuğun dramına odaklanan filmin her karesi hüzün taşıyor, her anı başka bir iç acıtıcı hisse gebe… Aile kavramının büyük travmalar doğurduğu bu çaresiz çocuğun küçük dünyasıyla dışarıdaki dünya etkileşirken, yalnız bir çocuk ve yalnız bir ülke ortak bir paydada buluşuyor. (Gülçin Kaya)

Suspiria (1977) – Dario Argento

Dario Argento, sinemanın en ünlü gotik korkularından biri ve “Üç Anne” üçlemesinin(diğerleri : “Inferno” ve “La Terza Madre”) ilki olan  “Suspiria”nın senaryosunu, ortağı – sevgilisi (Asia Argento’nun da annesi ) Daria Nicolodi ile yazdı… Etkilendikleri metinler arasında Thomas De Quincey’nin “Suspiria de Profundis” adlı kitabı, hatta Grimm Kardeşler ve Hans Christian Andersen masalları bulunmaktaydı. Almanya’nın ünlü bale okuluna yatılı öğrenci olarak gelen Amerikalı genç kız, birkaç tuhaf cinayetin izini sürdüğünde korkunç, hem de çok korkunç sırrı keşfediyordu: Okul,  kökleri Karadeniz’e uzanan Üç Kızkardeş’den biri, iğrenç görünümlü cadı Helena Markos ve emrindekiler tarafından yönetiliyordu!

Tamamıyla Argento’ya özgü keskinlikte kırmızı, sarı ve mavi renklerle, bir bale okulundan çok büyücülük merkezi gibi duran dekorlar, sürekli gözetlendiğiniz duygusu ve kanın fütursuzca kullanımı… Seyircinin kalp ritmini bozan müzik (Goblin gurubu ve Argento ortak çalışması)… O dik / asil yürüyüşü ile ‘muhteşem’ müdirede Joan Bennett ve otoriter yönetici / bale hocasını ‘kendine özgü’ kılan Alida Valli… Bunlar, ”Suspiria”yı türü içinde başucu filmi yapmak için sadece birkaç neden! (Ali Ulvi Uyanık)

Kadın Hamlet (1977) – Metin Erksan

Türk Sineması’nın gelmiş geçmiş en “auteur” yönetmenlerinden Metin Erksan, 1976 yılında William Shakespeare’in “Hamlet” oyununu aslına sadık kalarak uyarladı. Oyuna kafes ve ayna gibi simgeler kullanılarak yapılan göndermelerin yanında, bazı sahnelerde karakterlerin ağızlarından orijinal Hamlet tiratlarını duymak mümkün.

Hikâye, babası amcası tarafından öldürülen Hamlet’in (Fatma Girik) babasının intikamını almaya yemin etmesiyle başlar. Babanın hayaletinin Hamlet’le konuşması, amcanın daha sonra yengesiyle evlenmesi, Hamlet’in intikamı, kısaca her şey orijinaline uygundur.

Ancak Kadın Hamlet 1970’li yılların tam ortasında çekilmiştir. Bu yüzden Erksan’ın filminde o dönemin Türkiye’sine özgü çok fazla ayrıntı göze çarpar. Örneğin baba ölünce İslami usulde cenazesi cemaat tarafından tekbirle kaldırılır ve defnedilir, hikâyedeki karakterlerin hepsinin isimleri (Hamlet hariç) Türkçeleştirilmiştir. Fatma Girik’in Timur Selçuk’un (Orhan Veli’nin ‘Pireli Şiir’inden bestelediği) “Pireli Şarkı” isimli parçasını kullanarak yaptığı gösteri hem dönemin Türkiye’sine sıkı göndermeler içermekte hem de filmin can alıcı sahnelerinden birini çok farklı bir yöntemle anlatmaktadır. (Alican Yıldırım)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25
Araç çubuğuna atla