Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Die bitteren Tränen der Petra von Kant (1972) – Rainer Werner Fassbinder

Die bitteren Tränen der Petra von Kant (1972)

Modacı Petra von Kant, birini kazada yitirdiği diğerinden ise boşandığı iki evliliğinin ardından yanında çalışan ve neredeyse modern zaman kölesi yaptığı genç bir modacı adayıyla yalnızlığını yaşamaktadır. Kuzeninin tanıştırdığı genç ve güzel Karin’den ilk anda etkilenen Petra ondan yanına taşınmasını ister ve onunla olan zor ilişkisi üzerinden hayatına dair bir sürü şey de bir bir ortaya dökülür. Tek bir odada sıkışıp kalmış bir kadının odasından taşan geçmişinin ona yükledikleriyle birlikte çöküşe gidişinin klostrofobik anlatımıdır karşımızdaki eser.

Kendi tiyatro oyunundan uyarladığı filminde Fassbinder, altı kadın oyuncusundan aldığı güçlü oyunculukları basit ve bir o kadar da sağlam bir dramatürji ile destekliyor. Burjuva hayatını masaya yatırıp efendi-köle ilişkisinin modern versiyonundan aldığı gücü her bir karakterini, ama özellikle Petra, Karin ve Marlene karakterlerini, incelikle işleyerek harmanlıyor. Uzun sekanslardan oluşan ve tiyatro oyunundan etkiler taşıyan filmiyle ne denli iyi bir auteur olduğunu bir kez daha kanıtlayan yönetmenin filminin sinemayla ilgilenenler tarafından kaçırılmaması gerektiğini söylemek kalıyor geriye. (Sonay Ban)

La nuit américaine (1973) – François Truffaut

Beyaz perdeye yansıyan öykünün cazibesi aslında kamera arkasında sette yaşananlardan beslenir. İzleyici çoğu zaman filmi yapan ekibin ismini jenerikte okur ve unutur. Aslında sette yaşanan olaylar bir film oluşturabilecek nitelikte olur çoğu zaman. Truffaut’nun yarattığı Ferrand karakteri gibi bir yönetmenin film setine konuk oluruz La Nuit Americaine’de. Truffaut’nun kendisinin canlandırdığı Ferrand, film setinde türlü olaylar, krizlerle karşılaşırken; alçakgönüllü, sakin ve kontrollü mizacını hiç kaybetmez lakin setteki her bir birey sanki yönetmenin sabrını denemektedir.

Film, eğlenceli, akıcı ve öğretici özellikle sinema ile bir uğraş içinde olmak isteyenler adına bir ders niteliğinde. İzleyiciye sinema uğraşının nasıl olduğunun bir öğretisini sunuyor. Ferrand’ın da filmdeki bir sahnede oyuncusuna dediği gibi, film uğraşı her şeyden üstündür, aşktan bile. (Aylin Sol)

La maman et la putain (1973) – Jean Eustache

68′ Mayısı dönemin tüm sosyo-politik alanlarına uyguladığı etki, Fransız sinemasında da içerik ve yöntem olarak azami yankılar bulmuştur. Bu kuşağın yönetmenlerinden Jean Eustache’nin bu yapıtı da gücünü dönem koşullarının kalıpları dışına çıkaran yenilikçi bir anlayışın ürünü olarak dikkat çekiyor. Yönetmen, kapılarını naifçe araladığı cinsiyet, ilişkiler ve cinsellik kavramlarını, yirmili yaşlardaki başkarakter Alexandre, kendinden yaşça büyük Marie ve genç hemşire Veronika ile arasındaki ilişki üçgeni üzerinden sorguluyor. Başarılı anlatımıyla dikkat çeken film, hiç susmuyor; güçlü monolog ve diyalogları 240 dakikalık bu filmi klişe ya da sıkıcı olmaktan kurtarıyor. Samimiyetiyle izleyicisini yakalayan film, içtenliğini de bu diyaloglar ve karakterlerinin gerçekçiliğine borçlu. Film boyunca Alexandre neredeyse hiç susmazken kurduğu cümleler içerisinde 68′ kuşağının travmalar edinmiş halet-i ruhiyesini açık eden önemli izlere rastlıyoruz. (Gülçin Kaya)

Badlands (1973) – Terrence Malick

Badlands belki bir yol filmi; ancak nasıl bir yol filmi olduğunu anlayabilmemiz için aklımızdaki ‘yol filmi’ tanımını yenilememizi isteyen türden bir yol filmi. Zira ‘hiçbir yerden’ ve ‘bir anda’ ortaya çıkan ve filmleri dışında hiçbir şekilde ortalıklarda görünmeyen, esrarengiz yönetmen Terrence Malick’in Hollywood kalıplarıyla hiçbir işi yok. Zira karşımızda mükemmelliğe ve özgünlüğe takıntılı, anti-karakterlere vurgun ve kafası başka türlü çalışan bir sanatçı var. Bu nedenle kendilerini toplumdan ayrı bir yerde konumlandıran ve bu esnada tamamen kendilerine ait bir dünya kuran katil sevgililerin kanlı yolculuğu yol filmi kalıplarının dışına taşıyor.

Sinemanın görsel kuvveti ise Malick’in kadrajlarından sonra belki de artık başka bir tabanda değerlendiriliyor. Badlands’in içerisinde bulduklarımız bizi ‘sanat’ kavramından çok ‘karşıt-sanat’ kavramına yönlendiriyor. Badlands, önce yol filmlerini, sonra da katil öykülerini restore ediyor; sinema ve doğa ilişkisine yeni bir yol çiziyor ve en sonunda da hiçbir şey söylemiyormuş gibi hissettirerek bizlerle dalga geçiyor. Sonuç olarak film, bizi içerisindeki yolculuğa katmayı başarıyor. (Kaan Karsan)

Westworld (1973) – Michael Crichton

Bütün bilgisayar oyunlarının, ‘Big Brother’ paranoyasının ya da ‘bilimkurgu ütopyaları’nın çıkış noktası denebilir. Michael Crichton’ın yüksek vizyonundan güç alan eser Truman Show’dan Ölüm Oyunu’na uzanan çok geniş kapsamlı bir etki skalasına sahip. Oyunlu bilimkurgu düşüncesiyle ve android tasarımları konusundaki zekasıyla da çokça can yakmış durumda… Değeri bilinmese de bir devam filmiyle markasına marka katan eserin şimdilerde bir yeniden çevrimi için de çalışmalar sürüyor. ‘Teknoloji insanı nasıl yarattı’ tümcesinin ışığında yaşattığı belirsiz gelecek portresiyle de dikkatlere gebe elbette… (Kerem Akça)

Scener ur ett äktenskap (1973) – Ingmar Bergman

Her türlü meseleyi bir varoluş sorunsalı haline getirip yazdığı senaryolar ve kurduğu mizansenlerle bir hayranlık abidesi halinde kendisini takip etmemizi sağlayan Ingmar Bergman’ın gedikli oyuncularıyla çektiği filmi Scenes From a Marriage (Bir Evlilikten Manzaralar) adının da imlediği evlilik kurumuna dair bir film. Gerçi bir Bergman filminin çeşitli kollara ayrılarak düşünsel evrende bir gezinti vaadettiğini unutmazsak, bu film de vücuda gelmiş meselelerin Bergmanca bir yorumu. Yine kendisinin yazıp yönettiği filmde fetiş oyuncuları Liv Ullmann, Erland Josephson ve Bibi Andersson’u görüyoruz. Bir evliliğin yıllara yayılan öyküsünde Marianne (Ullmann) ve Johan (Josepson) sinema tarihinde kendilerine özel yerleri olan bir çifti canlandırıyorlar. Uzun yıllar boyunca temelinde konuşma ve tartışma yatan entelektüel bir birliktelik yaşayan çiftin ayrılma / ayrılamama durumlarına tanıklık ederiz. İzleyenlerin mutlaka ilişkilere ve kadın / erkek dünyasına ait anekdotlardan kendine biçecek bir pay bulabileceği filme, Bergman’ın filmografisi içinde özellikle sevenlerinin ilgisini esirgememesi gerekiyor. (Seçil Toprak)

Don’t Look Now (1973) – Nicolas Roeg

Kaza sonucu ölen küçük bir kızın anne-babası (Julie Christie, Donald Sutherland), halen yas tuttukları -bir yandan romantizmi de yaşadıkları- Venedik seyahatleri sırasında mistik-travmatik bir süreçte bulurlar kendilerini… Daphne du Maurier’nin (Rebecca; The Birds) kısa öyküsünden uyarlanan filmde, ölüm, suçluluk duygusu, aşk, kader, mistik öngörü ve zaman kavramları, duygusal anlamda çok yoğun bir görsel dilin içinde, gerilimi yüksek bir zeminde buluşuyor. Senaryolarını kendisi yazmadığı halde filmlerine auteur-yönetmenler kadar kişisel bir damga vurmayı daima bilen (nihayetinde kariyerine görüntü yönetmeni olarak başlayan) Nicolas Roeg, psikolojik etkiye odaklı kamera kullanımı ve kurgu anlayışıyla 70’ler usulü dışavurumculuğun en çarpıcı örneklerinden birine imza atıyor. Oyuncu performanslarıyla da hafızalara kazınan bu tüyler ürpertici ‘hipnoz seansı’na, sinema tarihinin envai çeşit ‘best of’ listesinde rastlamak mümkün: ‘En iyi Venedik filmleri’, ‘en iyi sevişme sahneleri’, ‘en iyi psikolojik-gerilimler’… (‘En korkunç cüceler’i de unutmamak lazım!) (Yeşim Tabak)

Alice in den Städten (1974) – Wim Wenders

Yol filmlerinin vazgeçilemeyen yönetmeni Wim Wenders’in en iyi yol hikâyelerinden biri “Alice in the Cities”. Yalnız bir gazeteciyle 9 yaşındaki kimsesiz bir kız çocuğu üzerinden ilerleyen siyah beyaz bir toplum eleştirisi.

Hikâyenin kahramanı Philip Winter, gazetesi tarafından ABD hakkında bir yazı yazmakla görevlendirilmiş Alman bir gazetecidir. Amerika’nın çeşitli yerlerini gezen Winter, her gördüğü şeyi polaroid fotoğraf makinesiyle fotoğraflar. İşini bitirdiğindeyse elinde sadece bir tomar fotoğraf vardır. Ancak büro şefi fotoğrafları kabul etmez. Bu yüzden iş yerinden ayrılan Winter, Münih’e dönmek için havaalanına geldiğinde Lisa adında Alman bir kadın ve kızı Alice ile tanışır. Bu tanışma her şeyin başlangıcı olacaktır. (Alican Yıldırım)

Céline et Julie vont en bateau – Phantom Ladies Over Paris (1974) – Jacques Rivette

Fransız Yeni Dalgası’nın öncülerinden Jacques Rivette’nin hiç yorulmadan derin sürrealist sularda yüzdüğü ‘tuhaf’ ve ‘büyüleyici’ cinayet filmi sinemanın o güne kadar pek de alışık olmadığı türden bir deneyim vadediyordu. Bu öyle bir deneyimdi ki kendisinden birkaç sene sonra benzer bir tuhaflıkla, ortaya çıkacak olan David Lynch’in filmleri, sürekli olarak onunla anılacaktı. David Lynch’in görsel dünyası elbette ki Rivette’nin evrenine oranla çok daha karanlık ve karamsardı; ancak filmlerin sunduğu ‘farklı’ tatlar kesinlikle bizi ilginç bir benzerlikle tanıştırıyorlardı.

Aynı tabanda birbirine etkiyen ve paralel bir biçimde akan bir kimlik oyunu ve geçmişte yaşanan bir cinayeti çözme çabası seyirciyi de öyle ya da böyle içine dâhil etmeyi başarıyor. Jacques Rivette’nin izleyenini zorla ortasına attığı bir zihinsel maraton olan ‘Celine et Julie vont en beteau’ belki de sinema seyircisinin tırmanmaya çabaladığı en zor dağlardan biri. Ayrıca bir o kadar müstesna ve bir o kadar başka… (Kaan Karsan)

A Woman Under the Influence (1974) – John Cassavetes

a woman under the

Jıhn Cassavetes ve Gena Rowlands ortaklığının (hem özel hem de sinemasal anlamda) müthiş neticelerinden biridir bu film. Altmışların bağımsız ruhlu sinemacısı Cassavetes’in onca iyi sinema örneği içinden sıyrılıveren A Woman Under Influence (Etki Altındaki Bir Kadın) sırtını tamamen Mabel karakterine dayar. Film boyunca orta sınıf bir Amerikan ailesinin ve onların yaşadığı kasabanın izleyiciye yaşattığı sıkışmışlık ve çıkışsızlık hissi tam olarak Mabel’in yaşadığı dünyanın izdüşümüdür. Anne ve eş olan ama bir türlü bu role giremeyen ayrıksı bir kadındır Mabel. Eşi (Peter Falk’un canlandırdığı Nick) ona ulaşamaz, hislerine dokunamaz. Zaten o sırça bir köşk çizmiştir zihninde kendine ve o köşk dış dünyaya açıldıkça tuzla buz olur. Mabel de kendini kendi zihninin evrenine hapseder. Tek istediği kendince yaşamaktır. Ancak onun seçimleri “normal” dünyada “anormal” karşılanır. Halbuki o sadece normalin çizgilerini bünyesine yedirememiştir. Çok iyi bir düzen okuması olan A Oman Under The Influence, Cassavetes’in ne kadar değerli bir sinemacı olduğunu izleyiciye bir kez daha hatırlatır. Tabiî onun evrenine girmeyi kabul edenlere… (Seçil Toprak)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25