Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Straw Dogs (1971) – Sam Peckinpah

Amerikalı matematikçi David ile İngiliz karısı Amy, İngiltere’de kadının doğduğu ıssız çiftliğe taşınırlar. Pasif David, ‘erkekçe’ tamirat işleri için, biri Amy’nin eski sevgilisi olan dört yerliyle anlaşır. Kadın onların bakışlarından hoşlanmadığını söylese de, tahrik etmekten geri kalmaz. İki tecavüz ve aşağılamaların ardından David, evine sığınan yarım akıllı bir katili savunma kisvesi altında şiddete başvurur.

Sam Peckinpah, şiddet ve kan konusunda elini korkak alıştırmayan bir yönetmendir. 1984 Video Kayıt yasası uyarınca, şiddeti yücelten filmler arasına konarak yasaklanan film bu sayede de ilgi toplamıştı. Gerçi Peckinpah, kadınları takdir etmiyor, hepsinin Havva misali erkekleri ‘düşürdükleri’ fikrinde. İnsanın şiddet potansiyali taşıdığını ve koşullar gerektirince şiddet göstereceğini de savunuyor. Buna inanmıyoruz (Eleştirmen Pauline Kael de inanmamıştı) ama filmin yadsınmaz bir gücü var. Susan George faktörünü de unutmuyoruz tabii, devrin delikanlılarını hayli etkilemişti. (Sevin Okyay)

Deliverance (1972) – John Boorman

Georgia’da, baraj yapımı nedeniyle doğası bozulacak Cahulawassee Nehri’nin vahşi doğasında rafting yapan, farklı ‘erkek doğaları’na sahip dört arkadaş (Lewis, Ed, Bobby, Drew), kendilerini, ‘derin Amerika’nın şiddet ve korku dolu ortamında, yabanıl / saldırgan adamlarla mücadele ederken bulurlar! Örneğin, saldırganlardan birinin kıstırdığı ‘zayıf karakterli’, kendini koruyamayan Bobby aşağılanarak, Ed’in yanında tecavüze uğrayacaktır!

İç karartıcı ‘karabasanlar yüklü’ temaları olan şiirleri ve aynı çerçevede üç romanı ile ünlenen James Dickey (1923-1997), bu ‘çok satan’ kitabını sinemaya bizzat uyarlamış; İngiliz John Boorman da, bu macera-gerilimin içinde insanın doğa ve kendi ile etkileşimini, ustaca didiklediği karakterlerle anlatmıştı. “Deliverance-Kurtuluş”, değeri dolayısıyla Kongre Kütüphanesi’nin ‘Ulusal Film Arşivi’nde korunmaktadır… Dört erkeği oynayan oyuncular ise, Jon Voight (Ed) , Burt Reynolds (Lewis), Ned Beatty (Bobby) ve Ronny Cox ‘tur (Drew). (Ali Ulvi Uyanık)

The Poseidon Adventure (1972) – Ronald Neame

 

Transatlantik Poseidon, New York – Atina yolculuğunu yaparken, yeni bir yıla girilmesinden az sonra, Akdeniz’de dev bir dalga tarafından alabora edilip tepetakla duruma getirilir. Film, bir rahibin önderliğinde geminin üste çıkmış en altına, makine dairesine ulaşarak kurtulmaya çalışan bir avuç insanın hikâyesidir. Çok kısıtlı zamanları vardır; çünkü balo salonundan başlayarak her yere dolmaya başlayan su ve ara sıra meydana gelen patlamalarla sarsılan gövdenin yarattığı tehlikeler umutları köreltmektedir. Felaket filmlerinin dönüş yaptığı yetmişlerin en gösterişli birkaç filminden biri olan “Poseidon Macerası”, sinema tarihinin en ilginç setlerine sahiptir: Baş aşağı bir dev geminin içi! 1979’da başarısız bir devamı ve 2006’da da yeniden çevirimi gerçekleştirilen filme, ‘En İyi Şarkı’ Oscar ödülünün yanı sıra, görüntü etkileri için bir Özel Başarı Oscar’ı verilmişti. (Ali Ulvi Uyanık)

Le charme discret de la bourgeoisie (1972) – Luis Buñuel

Luis Bunuel her daim toplumun kendine koyduğu tabuları filmlerine konu edinmeyi sevmiştir özellikle burjuva sınıfı ve alışkanlıkları, Bunuel’i sinemada hicvin zirvesine taşımıştır.  Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği filminde bir yemek masasının etrafında buluşmuş bir grup burjuvanın, yemek yeme çabalarını anlatır. Fakat bu birbirinden önemli ve yoğun insanlar, çıkan türlü sorunlar ve üst sınıfa özgün arzular, çıkarlar nedeniyle beraber aynı masada oturup bir şey paylaşabilme lüksünden yoksun kalırlar. Aristokrasinin ahlaksızlığı ve hareket ettiği halde bir sonuca varamayan eylemleri beyaz perdeye aktarılır.

Bunuel’in nüktedan ve iğneliyici dili, sürreal bir atmosferle bir araya geldiğinde gerçek dünyanın görüntüsü rüyalardan çıkıp tüm çarpıklığıyla izleyiciye kendini gösterir. (Aylin Sol)

Hakkında detaylı bir yazı için: http://eksisinema.com/le-charme-discret-de-la-bourgeoisie-1972-burjuvazinin-gizemli-cekiciligi/

Viskningar och rop (1972) – Ingmar Bergman

İnsan duygularını peliküle aktarmadaki sinema dehası Bergman’nın, insanın en mahremini, ruhunu, canlandırdığı ve bu canlandırmanın korku ile karışık melankolik havasının gerçeğe dönüşme halidir: Çığlıklar ve Fısıltılar. Kanser hastalığından muzdarip, ölümü bekleyen Agnes ve onu ziyarete gelen kardeşleri Karin ve Maria’nın bir kır evinde geçirdikleri zaman süresince aralarındaki ilişkilere büyüteç tutan Bergman; ölümün, aidiyetin, ailenin ve sevginin sorgulanışını kız kardeşler üzerinden yapıyor ve kırmızının hâkim tonlarında ailenin ahlaki boyutlarının da ne kadar ileri gidebileceğini hesaplıyor.

Bu iç hesaplaşma süreçlerinde ölümün gerçek acısı bile unutulur olacaktır, hatta biz izleyicinin oyuncuların performansları karşısında nutku tutulacak ve Bergman’ın son dönem filmleri içindeki bu olgunlaşmış kırmızı elmadan afiyetle bir ısırık alacağız. (Aylin Sol)

Ultimo tango a Parigi (1972) – Bernardo Bertolucci

Paris’te Son Tango’yu ne zaman ilk defa seyrettim, hatırlamıyorum. Oldukça genç olmalıyım. Fakat daha jenerikteki Gato Barbieri’nin saksofonu ve Francis Bacon’ın resimlerinden başlayarak film beni içine çekivermişti. Marlon Brando’nun o yitik hali, tren raylarının altında attığı çığlığı, önce yaşlı bir fahişeyle sokakta, sonra kiralık evde Maria Schneider’le karşılaşması (sırasını şaşırmış olabilirim),yıllarca süren bir evlilikte karısına yabancı kalışının ardından, hayvanlaşmak istemesi, iletişimi hayatının dışına çıkarmak arzusu, böğürerek anlaşmak(ya da anlaşmamak) istemesi… Karısının sevgilisiyle aynı robdöşambra sahip olduğunu fark edişi, bu adamda ne buluyordu acaba diye şaşıp kalışı… Gerileme, hayvanlaşma arzusunun nihayetinde iflası. İnsanlaşma öncesine dönüşün mümkün olmayışı… Marlon Brando’nun yenik bir adamı canlandırışındaki olağanüstü başarısı… Filmi en son seyrettiğimden beri çok zaman geçti. Bunlar aşağı yukarı 1970’li yılların sonunda ilk izlediğimde düşündüklerim. Bu düşüncelerim sonradan da değişmemişti. (Cüneyt Cebenoyan)

Der Tod der Maria Malibran (1972) – Werner Schroeter

Her ne kadar ismiyle 19. yüzyılda yaşamış ünlü opera şarkıcısı Maria Malibran’a gönderme yapsa da Werner Schroeter’in filmi kesinlikle bir biyografi değil. Daha ziyade opera tarihinin ilk divası olarak kabul edilen Malibran’ın hayatına dair söylencelerden yola çıkarak tasarlanmış bir nevi gesamtkunstwerk. Opera ve resmin sinemada buluştuğu bir tablolar dizisi, çeşitli aryalar kadar 20. yüzyıl pop şarkılarının da kullanıldığı uzun bir müzik videosu adeta… Hikâye anlatmanın ve alışılmış anlamda bir dramatik yapı kurmanın peşinden gitmeyen Schroeter, sinemasının alâmetifarikası temalar aşk ve ölüm etrafında birbirinden etkileyici mizansenler kuruyor. Schroeter gibi avangart ile korkusuzca flört eden sanatçı yönetmenler ne yazık ki günümüzde pek yok. Belki de bu yüzden “Der Tod der Maria Malibran” tipik bir 70’ler filmi ama daha da önemlisi, bu nevi şahsına münhasır yönetmenin sinemasında bir doruk noktası. (Engin Ertan)

Aguirre, der Zorn Gottes (1972) – Werner Herzog

1650 yılında Gonzalo Pizarro’nun Peru’daki İnka topraklarını işgalini konu olan filmde, daha sonrasında El Dorado adındaki efsanevi altın şehri aramak üzere, yüzlerce askerden bir sal grubuna kadar azalan Ursua liderliğindeki grup, bu yolculukta açlık, sefalet, hastalık ve hatta iktidar hırsından ötürü ölümle karşılaşacaktır. Yeni Alman Sineması’nın temsilcisi Werner Herzog’un ‘rahatsız’ filmografisi bir kenara, birçok düzenlemelerde de sinema tarihinin kült mertebesinde incelenen Tanrının Öfkesi’nde iktidarın fersah topraklarda da, küçük bir salda da yapabileceklerinin hemen hemen aynılığı üzerinde yoğunlaşan bir tezahür sözkonusu. Aradıkça uzaklaşan, hırslandıkça kaybolan tüm insaniyet ve amacın geleceği nokta yokoluştan başka bir şey değildir neticede. Gözünü zafer ve para hırsı bürümüş, filme adını da veren Aguirre, bu gayede öldürmekten çekinmeyecek kadar sınırları abartıyla çizili bir sinir harbi karikatürü olsa da ‘iktidar’ın ancak bir tanrı sıfatı olabilecekken, yeryüzü insanının zayıflığı ile tinsel boyutunu aşan büyüklüğünü gözlerinden sahneye kusabilen bir karakter. Filmin son 1 saati bir düzine adamın, kendi uydurma krallıklarını (tıpkı insanlığın çok önceleri de yapmış olacağı üzere) kurup, ne zaman ne söylemesi gerektiğini bekleyen bir kral seçmeleri ve sal üzerinde küçük bir devlet sitesi yaratmaları seyrinde ilerliyor. Tepelerinde sıcak kızışıp, fikirler çatıştıkça filmin anlamlar-üstü dâhiyane finaline de zemin hazırlanmış oluyor. (Eray Yıldız)

Solyaris (1972) – Andrei Tarkovsky

Stanislaw Lem’in aynı adlı kitabından uyarlanmış Tarkovski tarzı bilimkurgu Solaris, sadece giriş sahnesiyle dahi ne kadar farklı bir yönetmen olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyor bizlere.

“Garip şeylerin” döndüğü bir gezegen, doğa, bilim, ahlak, insanın kendiyle hesaplaşmaları ve bilinçaltının muazzamlığı, tehlikeleri, vicdan, inanç derken zaten bir gezegeni dolduracak denli meseleyi içerdiği aşikar. Uzun planlarıyla insanı düşünmeye iten, zaman zaman içini sıkan, bunaltan bir hali olması zaten amaçlanan bir mesele olduğu için olumsuz bir anlamdan ziyade olması gereken bir durumdur ustanın filmlerinde. Zordur Tarkovski filmleri.

İnsanı insana insanla anlatırken yine insanın en çok insana muhtaç olduğunu görürüz. Yeni dünyalar icat etmektense var olan kendi dünyamızı keşfetmemizin daha gerekli olduğunu sezer gibi oluruz, zira yönetmenin filmleri felsefik zemini, gönderme ve sembolleri açısından sonsuz yoruma açık olduğu için göstermekten çok sezdirmeye, sorgulatmaya yöneliktir. (Ezgi Küçüktuğsuz)

Yönetmeni Andrey Tarkovski hakkında yazılmış dosyamız için: http://eksisinema.com/andrey-tarkovski-dosyasi/

Sleuth (1972) – Joseph L. Mankiewicz

Sleuth’dan tek bir kelimeyle bahsetmek gerekseydi, seçeceğimiz kelime büyük bir ihtimalle ‘mucizevî’ olurdu. Tek bir mekân ve yalnızca iki oyuncu, üstüne üstlük yüz kırk dakikayı bulan bir film süresi ve karşımızda olağanüstü bir kara-film örneği…

Anthony Shaffer’ın kendi yazdığı oyundan senaryolaştırdığı Sleuth’un yönetmen koltuğunda Joseph L. Mankiewicz var; ancak elbette ki filme dair en büyük övgüleri külfetli bir tiyatro oyununu iki kişilik bir ekiple görselleştiren Laurence Olivier ve Michael Caine hak ediyor. Suç ile oyun kavramları arasında gidip gelirken seyircisinin zihnini her dakika biraz daha bulandıran ve bu sayede tansiyonu her daim yüksek tutan film, ortalarından itibaren neredeyse her anında güzelce sakladığı sürprizlerini birer birer patlatıyor. Sonuç olarak Sleuth bizlere hayatımızın en kısa 150 dakikalarından birini bahşediyor. (Kaan Karsan)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25