Ekşi Sinema ‘Alternatif’ Top 250

Naçizane bir çabamız var. Imdb’nin uzun zamandır sinema seyircisinin büyük bir çoğunluğunu –öyle ya da böyle- boyunduruğu altında tutan ‘en iyi 250 film’ listesine alternatif bir liste yaptık. Temel amacımız ise o listede bulunmayan sinema klasiklerini, sinema sahnesinin spot ışıklarının altında değil de civarında kalmış olan önemli eserleri ve az bilinen ama ‘tanısan seversin’ diyebileceğimiz nadide parçaları böyle bir listede derlemek oldu. ‘Naçizane’ kelimesinin ayrı bir önemi var çünkü hiçbirimiz o listenin ‘çok kötü’ bizim listemizin ise ‘çok iyi’ olduğunu söyleyecek ya da bu listede bir şekilde yer alamayan değerli yapıtların buradakilerden daha yetersiz olduğundan dem vuracak değiliz. Biz sadece aklımıza gelen birbirinden şahane 250 filmi bir çeşit ‘alternatif’ listede bir araya getirdik. Bunu yaparken keyif aldık; birçok değerli bilgi edindik; hafızamızı güzelce tazeledik ve en sonunda da zamanımızı beyhude bir çabaya harcamadığımıza ikna olduk.

Listemizdeki filmler şunlardır: http://eksisinema.com/eksi-sinema-top-250/

Bu listenin oluşum ve yazım sürecinde, gerek tavsiyeleriyle gerekse kalemleriyle bize destek olan konuk yazarlarımız Ali Ercivan, Ali Ulvi Uyanık, Cüneyt Cebenoyan, Engin Ertan, Janet Barış, Kaya Özkaracalar, Kemal Yılmaz, Kerem Akça, Melis Behlil, Murat Emir Eren, Murat Erşahin, Sevin Okyay ve Yeşim Tabak gibi değerli isimlere de yeniden teşekkür ediyoruz.

Sonuç olarak önemli oldukları konusunda hiçbir şüphemizin olmadığı 250 film ‘kronolojik’ sırayla aşağıda. Herkese keyifli okumalar diliyoruz. (Kaan Karsan)

Das Cabinet des Dr. Caligari. (1920) – Robert Wiene

Dr. Caligari’nin Muayenehanesi, 1920 yılında Alman dışavurumculuğunu en net şekilde beyaz perdeye aktaran bir Robert Wiene filmidir. Filmin sinema dünyasına yaptığı katkı bugün halen konuşulmaktadır. Sessiz sinema döneminin dışavurumcu ilk örneği olan filmin dramatik kurgusu gizemli bir cinayet öyküsü üzerine kurulmuştur.

Köyün panayırında gösterilen yapan Caligari ve onun yardımcısı Cesare bir dizi şüpheli cinayet olayına karışır ve onları yakalamak Francis isimli bir gence düşer. Caligari’nin çift kişilikli yapısı ve filmin gerilim-korku düzleminde ilerleyen kurgusu,  1920’lerin sinemasına bakıldığında, sinema aracılığıyla yaratıcı zekanın dışavurumunda ilk örnek olarak gösterilmesini sağlar.

Tiyatral hava, makyajlarda ve oyunculuklardaki abartının dışında film 1. Dünya Savaşı’nın toplum üzerindeki etkilerini ‘’ben’’ kavramı üzerinden işlemiş ve öznel değerlerini katarak bir nevi Führer’in habercisi olmuştur. Bunun yanı sıra teknik açıdan; görsel ve dekoratif düzenlemeleri, yoğun ışık-gölge zıtlıkları, boyayla elde edilmiş gölgeleri ve yamuk duvarlı yapılarıyla film fantastik ve korku dünyasının izlenimini net bir şekilde izleyiciye hissettirir. ‘’Kaligarizm’’ terim olarak sinema literatüründe de kendine yer bulmuştur. (Aylin Sol)

Safety Last! (1923) – Fred C. Newmeyer, Sam Taylor

Filmlerin yönetmenleriyle değil yıldız oyuncularıyla anıldığı dönemlerden kopup gelen Safty Last!, sinemaya ilgisi olan herkesi eli boş göndermeyecek bir film. Harold Lloyd’un başrolünde olduğu ve birtakım sakarlıklar, asaklıklar üzerinden yürüyen bu eşsiz komedi, nişanlısına ve kendisine daha iyi bir gelecek sağlamak amacıyla büyük şehre giden ve orada çalışmaya başlayan bir genç adamın etrafında dönüyor. Haliyle tek starlı bir film olan Safety Last!, tüm gücünü Lloyd’un bedensel ve mimiksel komedi gücünden alıyor. Nişanlısına çok iyi bir mağazada çok iyi bir konumda çalıştığını söyleyen Harold’ın nişanlısının kendisine sürpriz bir ziyareti sonucunda yapabileceklerini varın siz düşünün. Filmin ilk yirmi dakikasında Harold’ın arkadaşının yüksek bir binaya tırmanmak üzerine gösterdiği beceriyle filmin eses sahnelerini sinyalleyen sahneden sonra irili ufaklı komik sahneyle devam eden filmin vurucu sahneleri son yirmi dakikaya sığdırılmış. Çalıştığı mağaza için bir reklam kampanyası olarak binanın tepesine tırmanma sözü veren “esrarengiz” adam paçasını bir türlü polisten kurtaramayınca, binaya tırmanma işi Harold’un başına kalır ve izleyenlerin asla unutamayacağı, defalarca referanslar verilerek başka filmlere de ilham kaynağı olan o ünlü efsane sahneler başlar. Bize de bugün bile ağzımız açık kalarak o sahnelerin inandırıcılığını ve cesaretini görmek ve alkışlamak düşer. (Seçil Toprak)

Bronenosets Potyomkin (1925) – Sergei Eisenstein

Sinema tarihinde kuramlarıyla ve kurgu-montaj tekniğine getirdiği yeniliklerle çok önemli bir isim olan S. Eisenstein’ın 1925 yılı yapımı Potemkin Zırhlısı, sinema külliyatının ilk basamaklarından biri olarak kabul görür.  Beş bölümden oluşan film, Odessa önünde demirlenmiş bir gemide çalışan mürettebatın kötü yaşam koşullarına isyan edişi ve Çarlık Rusyası askerlerine karşı direnişleriyle başlar. Gemideki direniş çok kısa sürede Odessa’da grevde bulunan halk tarafından destek bulur ve halkın gemidekilere yiyecek götürmek istemesiyle, filmdeki gerilim doruk noktasına taşınır. Çarlık askerleri grevdeki halka ateş açarlar ve unutulmaz Odessa merdivenleri sekansları vuku bulur. Sinema tarihinin en unutulmaz sahnelerinden biri olan merdiven sekansları, birçok yönetmenin filminde Eisestein’a gönderme niteliğinde kendine yer bulur.

Film, konusu itibariyle insanı ele alışı ve 20’lerin zorlu koşullarında dayanışmayı işleyişi, halk direnişinin gücünü göstermesi bakımından bir devrim niteliğindedir. Bu nedenle pek çok yerde gösterimi engellenmiştir. Eistenstein’in kitlenin devrimci gücünü vurguladığı Potemkin Zırhlısı, montaj açısından da bir devrim niteliğindedir. Zira filmde kullandığı ritmik montaj tekniği ve gerilimin düzenlenişi ile izleyici arasında kurduğu bağ, daha önce hiçbir yönetmen tarafından başarılamamış tekniklerdir. (Aylin Sol)

Filmin yönetmeni Sergei M. Eisenstein ile ilgili yazılmış dosyamız için: http://eksisinema.com/dosya-sergey-m-eisenstein/

Chelovek s kino-apparatom (1929) – Dziga Vertov

Sinema kuramcılarının en önemlilerinden biri olan Vertov, mekanik göz-sine göz kuramıyla döneminin olmasa da özellikle 60’ların cinema-verite(gerçeğin sineması) hareketine önemli bir katkı sağlamıştır. Sinemanın kurmaca yönünü sevmeyen ve kurmacanın sadece insanları kandırmak için kullanılan bir teknik olduğunu savunan Vertov, gerçeği ve sinemanın toplumsal işlevselciliğini savunuyordu.

Son sessiz filmi olan Kameralı Adam’ın hikâyesi ise, bir günü sabahtan akşama kadar Moskova sokaklarında gezmekte olan kameranın kaydettiklerini, zamansız ve mekânsız olarak izleyiciye sunmak üzerinedir. Düğünler, toplantılar, cenaze törenleri gibi günlük hayatın her anını bir senaryoya bağlı kalmaksızın gözlemler.  Ana karakterin kamera olduğu film, gerçek hayatın bir tanığı konumundadır. Kameralı Adam, zamanının çok ilerisinde olan kurgusu, sinema ve gerçeğin ayrımındaki geçişleri ve kamera açılarıyla bugün ve gelecekte pek çok sinemacının eğitici filmlerinden biri olmuş ve olacaktır. (Aylin Sol)

Menschen am Sonntag (1930) – 5 Yönetmen

“Menschen am Sonntag” bugün daha ziyade sinema tarihine geçmiş kimi ustaların ilk filmi olarak hatırlanıyor. Farklı kaynaklarda görev dağılımı değişik şekillerde yer alsa da çoğunluğa göre yönetmen koltuğunda Curt ve Robert Siodmak, Edgar G. Ulmer ve Fred Zinnemann vardır. Senaryo Siodmak kardeşler ve Ulmer’e ek olarak Billy Wilder’ın imzasını taşır. Görüntü yönetmeniyse Eugen Schüfftan’dır. Oysa “Menschen am Sonntag” çekildiği dönemde de ülkesi Almanya’da epey ses getirmiş, döneminin ziyadesiyle ötesinde bir filmdir. Öncelikle o yılların Alman sinemasından çok farklı, bugünkü anlamıyla bağımsız bir prodüksiyondur. Dışavurumculuk akımını perdeye taşıyarak tüm dünyada ses getiren Alman filmlerinden ziyade, belgesel tarzı bir gerçekçiliğe sahiptir “Menschen am Sonntag”. Kendisini canlandıran, oyunculuk deneyimi olmayan beş genç Berlinli’nin bir Pazar günü yaşadıklarıdır konusu. Bir hikâye anlatmaktan ziyade o tatil gününün rahatlığını pelikül üzerinde belgelemektir amacı. Kamera filmin büyük bölümünde sokaklarda, gerçek mekânlardadır. Bu bağlamda hem Şiirsel Gerçekçilik’in hem de İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin öncüsü sayılır. Nazi Partisi’nin iktidara gelmesinden sadece birkaç yıl öncesinin Almanyası’nı ve bambaşka bir ruh halini göstermesi bir yana, yaratıcılarının tümünün III. Reich döneminde Hollywood’a kaçıp, orada üne kavuşmasıyla da ayrıca sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir. (Engin Ertan)

Der blaue Engel (1930) – Josef von Sternberg

“Zor aşktı, zordu her adımı atmak, zordu sana yakın olmak, daha da zordu uzaklaşmak…Ve olanaksız olduğunu bile bile sevdim seni, Oysa sana verebildiğim tek bir aşk vardı, zor aşk. İşte çok uzaklarda olsam da söylüyorum seni sevdiğimi, şunu da unutmayacağım eklemeyi, aşk asla boşa gitmez, hatta olsa bile zor aşk”

Heinrich Mann’in romanından sinemaya uyarlanan Mavi Melek, bir lise öğretmeni olan Profesör Raat, öğrencilerin taktığı isimle Profesör Unrat (Çöp) ve öğrencileri arasındaki ilişkiyle beraber bir gece kulübünde tanıştığı Lola Frohlich’ e duyduğu aşkla hayatını tarumar etme konusundaki azimli tavrını anlatır.

Marlene Dietrich’ e dünya çapında ün getiren film, aynı zamanda beyaz perdeye güçlü bir femme fatale kazandırmıştır. (Neslihan Güngör)

 

A nous la liberté (1931) – René Clair

 

a_nous_la_liberte

Fransız sinemasının ilk sesli film döneminden, 1931 yapımı klasik bir komedi izlemenin neresi çekici olabilir? René Clair’in özgürlük peşindeki iki mahkumdan yola çıkan üçüncü sesli filmi “A nous la liberté”, hem dönemin iyi bir örneği, hem de Chaplin ve Ozu gibi ustaların filmlerinin esin kaynağı. İki mahkum hapisten kaçar, biri yakalanır, öteki zengin olur. Ama sonunda gene biraraya gelirler, işler sarpa sarınca da özgürlük şarkısı söyleyerek yollara düşerler.

Clair’in her karakterin farklı bir toplumsal grubun üyesi olduğu filminde, konuşmadan çok şarkı ve ses var. Oyuncular konuşmadığında zaten sese başvurulmamış. Filmin teknoloji ve modernleşme eleştirisi Charlie Chaplin’in “Modern Times”ına da model oluşturdu, hatta Clair’in yapımcıları Şarlo’yu mahkemeye verdi. Ernst Lubitsch’in “Trouble in Paradise”ı (1932) ile Yasujiro Ozu’nun iki filmi de, “À nous la liberté”den izler taşır. (Sevin Okyay)

Freaks (1932) – Tod Browning

Hollywood’un fiziksel ve zihinsel açıdan “normal” insanlardan farklı insanlara karşı sempati göstermesinin çok da mümkün olmadığı zamanlarda çekilen Freaks, Tod Browning’in “Spurs” isimli kısa hikâyesinden uyarlandı. O dönemlerde (bu durum film çekildikten sonra da uzun süre devam etmiştir) Hollywood’un sadece güzel insanlara filmlerde oynama şansı vermesine karşın film, hikâyedeki karakterleri makyaj ya da çeşitli film hileleri kullanarak göstermek yerine zaten bu tür sorunları olan insanları oynatması dönem için oldukça büyük bir adımdı. Bu aynı zamanda filmi bir belgesel havasına da sokmuştur.

Filmin konusu döneminde çekilen diğer filmlerin konusundan çok da farklı değildir. Oyuncuların gerçekliği dışında zaten Hollywood filmlerinde kullanılan bir dramatik olay üzerinden yürümektedir film. Kendisi gibi olan insanları ve birlikte olduğu kadını fiziksel açıdan daha güzel bir kadın için terk eden genç adam, daha sonra bu kadının aslında düşündüğü gibi biri olmadığını fark eder ve eski hayatına geri döner. Ancak hikâyede dönem için çok farklı bir şey yapılmış, sirkte çalışan, diğer insanların yalnızca eğlenmek ve aşağılamak için izlemeye geldiği bir grup “ucube” iyi kalpli insanlar olarak gösterilirken, hikâyenin başkarakteri cüce Hans’ın evlendiği güzel Cleopatra kötü biri olarak gösterilerek dönemin güzellikle ilgili tüm Hollywood klişeleri yerle bir edilmiştir.

Film, gösterildiği yıllarda gösterim şansı bulmak konusunda çok büyük sıkıntılar yaşamış, Amerika başta olmak üzere birçok ülkede yıllarca yasaklanmıştır. (Alican Yıldırım)

L’atalante (1934) – Jean Vigo

Talihsiz Jean Vigo’nun tek uzun metraj filmidir L’Atalante. 1934 yılında, 29 yaşında hayata veda etmeden kısa süre önce tamamladığı bu film, özünde ekonomik şartlar yüzünden çıkmaza giren bir aşkı/evliliği anlatır. Geçmişte ressamlarla ilgili sık tekrarlanan o klişedeki gibi ölümünden çok sonra kıymeti bilinen Vigo, bu filmde şiirsel gerçekçiliğin en özel örneklerinden birine imza atmıştır. L’Atalante, çoğu çağdaşından ileride bir estetin geride bıraktığı acıklı bir veda mektubu gibi gözükür bugün çoğumuzun gözüne. (Ali Ercivan)

La règle du jeu (1939) – Jean Renoir

 

la_regle

Burjuvazi, dayanılmaz ağırlığını her zaman hissettirmiştir. Sinema tarihi bu ağır malzemeden elinden geldiğince faydalanır. Bu Jean Renoir filmi de gittikçe yozlaşan Avrupa kültürünün komedyası niteliğindedir. Gösterildiği ilk yıllarda büyük bir tepkiyle karşılanan, aşağıdakiler – yukarıdakiler çatışmasıyla oluşturulmuş filmde, uç sınıfların kendi sınırları içinde oluşturdukları şiddetleri, ahlaki çürümüşlükleri, yozluğun getirdiği pervasızlıkları ele alınır. İkinci Dünya Savaşı sırasında orijinal negatifleri kaybolan film, toparlanan parçalarla 1956’da restore edilir. Yönetmenin kontrolünde yapılan bu restorasyon ve atlattığı diğer badireler filmi niceliksel olarak da önemli bir yere taşır. (Fatma Onat)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25