Edebiyat Sinema Uyarlamaları: Jean-Christophe Grangé

Neslihan Güngör
Neslihan Güngör
18 Temmuz 2012

Virginia Woolf, “Kaptanın Ölüm Döşeği ve Diğer Denemeler” (1) isimli çalışmasında sinemadan “Tuhaftır ki; bütün sanatlar çıplak doğarken, sanatların en genci baştan aşağı giyinik olarak dünyaya geldi.” diye bahsederek, onun diğer disiplinlerle kurduğu ilişkiyi tespit eder.

Gerçekten de sinema, yarattığı sahnenin etkisini güçlendirirken diğer sanatsal disiplinlerden yararlandığı gibi edebiyatı da eğip bükerek, farklı bir anlatı düzeyinde yeniden tanımlar.

Bu yönüyle bakıldığında pek çok film, tutkulu edebiyat okurları tarafından başarısız bulunup eleştirilse de, şüphesiz edebiyat sinema ilişkisi bir aşk nefret durumu olarak varlığını koruyacaktır. Elbette ki tüm sevme biçimlerinde olduğu gibi diyalektik bir akış burada da söz konusudur. Sinema ve edebiyatın karşılıklı sürdürdüğü zarif geçişkenlikte, her iki tarafta birbirinin güçlü yönlerinden beslenir. Sonuç kıvrak ve sağaltıcıdır.

Klasik polisiye romanın tüm anlatı perspektifini tersine çevirerek ürettiği anlayışla, bir modern zaman filozofluğuna soyunan Jean-Christophe Grangé’ ın popülaritesi ve romanlarının sinema diline uygunluğu film uyarlamalarını gündeme getirmiştir.

Tüm dünyada eserleriyle çok satanlar listesinin üst sıralarında yer alan Grangé, daha ilk romanı olan Leyleklerin Uçuşu’ nda (2), moral değerlere sonuna kadar bağlı klasik dedektif tiplemesini alaşağı ederek, kendi travmalarından güç alan, cerahatli yaralarını defalarca kanatmaya kararlı baş karakterinin peşi sıra okuyucuyu, saf kötülüğün peşinde farklı coğrafyalarda, tehlikeli yolculuklara doğru savurur.

1994 yılında yayımlanan roman, hem uluslararası çapta bir ünün, hem de ilk uyarlama olan sekiz bölümlük bir TV dizisinin yolunu açar.

Yazar, bir çalışma metodu olarak, kitapta başkahramanın araştırmalarında takip ettiği rotayı uzun dönemlere yayılan bir süreçte birebir dolaşacaktır. Eserlerine hakim olan gerçekçilik hissi de bu sayede geçer okura. Olgulara yaklaşımlarıyla “koltuk dedektifi”(3) tiplemesinden, felsefe ve sanatı bildiği kadar, Krav Maga (4) ve Glock kullanımında usta Grange karakterleri böylece arz-ı endam ederler okurun canlı imgelemine.

İlk film uyarlaması, Grange’ ın  konu ve  politik duruş olarak en cüretkar romanlarından biri olan Kızıl Nehirler (5) için yapılacaktır.

Les Rivières Pourpres (Kızıl Nehirler- Mathieu Kassovitz, 2000)

“Biz efendileriz, biz köleleriz. Biz her yerdeyiz, hem de hiçbir yerde. Biz karar verenleriz. Kızıl nehirlerin hakimleriyiz.”

Hakkında görev sırasında ölüme neden olmaktan dolayı süren bir soruşturma sonucu taşrada bir üniversitede işlenen cinayet vakasına atanan Pierre Niemans ve kasabada aynı cinayeti farklı bir kanaldan araştıran Max Kerkerian’ ın beyaz perdedeki halleri olan Jean Reno ve Vincent Cassel’ in güçlü oyunculuklarıyla film için rahatlıkla en başarılı Grange uyarlaması olduğu söylenebilir.

Takip eden romanlarda derin entelektüel kimliğini ve sorunlu geçmişinin izlerini, başkalarının dertleri üzerinden çözmeye çalışan baş karakter yerine, Niemans, şiddet kullanmaktan çekinmeyen iri yarı bir görev adamı olarak betimlenir hikayede. Gerçekten de beyazperdedeki izdüşümü yaratan Jean Reno’ nun yorumu da okurun beklentisini bu anlamda karşılar.

Film seri biçimde işlenen cinayet ritüellerini aktarması ve belli bir düzleme oturtması bakımından da oldukça başarılıdır.

Grange’ ın bir tarz olarak kurduğu “hiçbir kurban masum değildir” mantığı filmde tıkır tıkır işler. Nazizmin ideolojik platformunu kuran Öjenik görüş (6), yüksek zekalı, yetenekli gençlerin eğitim gördüğü üniversite ortamında hortlamıştır. İşin güzel tarafı, faşizm gibi kıyıcı bir politikanın  felsefi dışavurumun sebep olduğu cinayetler, hayata en basit tarafından yaklaşan iki Parisli halk adamının elinde çözülecektir.

Film düşmeyen temposu, detaycı çekimleri ve karakterlerden yansıyan karanlık ile tipik bir Grange romanının havasını aktarır seyirciye. Yazarın kendisinin de senaryo aşamasında çalıştığı uyarlama, birkaç küçük dokunuş haricinde romanı temel alarak akar ve sonuca kavuşur.

Empire Des Loups (Kurtlar İmparatorluğu- Chris Nahon, 2005)

“Adam bütün dikkatini bu parlak ve kusursuz dudaklara vermişti. Annesinin, parlak rengini koruması için saplarını yaktığı yabani haşhaşları düşündü.

45’ liğin namlusundan çıkan mermi vücuduna girdiğinde, en azından böyle bir gülümsemenin gölgesi altında ölmekten mutlu olacağını biliyordu.”

Roman hafıza konusunda problemler yaşayan Anna Heymes’ in anlamlandıramadığı durumları araştırması üzerinden açılır. Bir kez daha Grange’ ın çok sevdiği bir travma söz konusudur, fakat olay ilmik ilmik örülüp, farklı ülkelerden insanların ve her türlü yasadışı ilişkinin yer aldığı devasa bir komploya doğru çevrilirken, pek çok öyküsünde olduğu gibi hiçbir şey başladığı mecrada bitmez.

Chris Nahon’ un elinde öykünün gizemi son derece tempolu ve başarılı geçişlerle işlenir. Türklerin “Demir” lakabını taktıkları persona non grata polis ekolünden Jean-Louis Schiffer karakteri Jean Reno tarafından canlandırılmaktadır. Onun genç fakat kararlı ortağı olan Paul Nerteaux ise “Demir” in bünyesinin en derinlerinden gelen ahlaksızlığa karşı temiz olan tarafı temsil etse de, bilindik Grange kahramanları kadar normaldir sadece.

Romanın sürprizlerle ilerleyen yapısında, her adımda katmerlenerek yanlış tahminlere doğru manipüle edilen okurla kıyaslanınca, film seyircisinin de daha avantajlı bir konumda olduğu söylenemez. Geçmişini biyolojik izler üzerinden bir dizi tahlille çözmeye çalışan Anne’ ya doktorun söylediği, “fakat hanımefendi siz bir ….” cümlesine filmi izlediğim sinema salonundaki insanların verdiği şaşırma ünlemleri bile bu görüşü destekler niteliktedir.

Film Grange’ ın farklı ülke, kültür ve siyasalarla ilgili derin bilgisine de işaret eder. Karakterler derinlik ve çelişkileriyle yansıtılırken, kökleriyle olan ilişkileri sağlam bir biçimde kurulur. Bir kez daha kimse ne masum, ne de yalansızdır yazarın gözünde.

Paris’ te vahşice katledilen bir dizi kadından, İstanbul’ a ve oradan Nemrut’ a uzanan girdap çözülürken Grange, akıl almaz deneyimlerden geçmiş kadın karakterlerini kuvvetli ve direngen bir hatta tanımlayacaktır.

Filmin kırılma noktası, tam da bu hattın tahrifi üzerinden gerçekleşir. Romanda geçmişini ve geleceğini çalan tüm erkeklere karşı yenik düşmeyen Anne son ana kadar savaşır. Filmde ise obsesif-romantik bir duruşun temsilcisi olan Paul tarafından kurtarılmaya razı gelecektir.

Le Concile de Pierre (Taş Meclisi- Guillaume Nicloux, 2006)

“Oysa şimdi yanıldığını anlıyordu. Annesi tekrarladı:

-Ruh eti denetler. Bizim talihsizliğimiz de bu; bizler maddenin ötesindeyiz. Şimdi de son değişim için geldik.

-Hangi…değişim?

Kadının kahkahası kocaman çemberde yankılandı.

-Meclisin yasalarını anlamadın mı çocuğum? Her şeyin gerçek olduğunu anlamadın mı?”

Grange’ ın imzasına dönüşen, zorlu koşulların ve gizemli bir geçmişin yarattığı güçlü kadın karakter örneği Diane Tielberge üzerinden kurulur olay örgüsü. Hem kısa oğlan çocuğu saçlarıyla narin ve kolay incinir,  hem de kendisine dokunan bir erkeğin kemiklerini kıracak kadar zalim Tidelberge, Monica Bellucci tarafından canlandırılır filmde.

Evlat edindiği oğlunun, Paris’ te bir trafik kazası sonucu komaya girmesiyle başlayan ve adım adım Sibirya taygasına kadar uzanan macera, nükleer reaktörlerden Tseven Şamanlarına kadar katmanlı bir tarihsel doku üzerinden ilerler.

Grange’ ın mistisizmi en sofistike haliyle kristalize ettiği Şaman Kültü, kitap ve filmde gerek erk hayvanları (7), şekil değiştirme ve sağaltma ritüeli (8), gerekse folklorik öğelerin (şaman davulu, kıyafetler, tüyler, şamaniçe (9) vb.) doğru biçimlerde kullanımıyla temsil bulur.

Moğol- Türk mitolojisi ve Şamanizm üzerinden, ciddi araştırmalar sonucu var edilen eser, maalesef Guillaume Nicloux’ un yönetiminde kitaptaki yoğun mistik kıvamı veren bir film olarak çıkmaz izleyicinin karşısına.

Karakter tanımı ve oyuncu seçimindeki yerli yerindeliğe karşın, romanın büyüleyici, vahşi çekiciliği –özellikle erk için sürdürülen mücadelede, filmde basit bir savaşa dönüşür. Yine de özellikle taygada geçen sahnelerin hakkının verildiği söylenebilir rahatlıkla.

Edebiyat gücünü romanda anlatılan kahraman ve olayların okurun zihninde yarattığı imgelerle sınırsız bir biçimde tasavvurundan alırken, sanat dallarının en ele avuca sığmazı olan sinema, bu imgeleri ışığın yarattığı yanılsama üzerinden yeniden kurar.

Pervasızlığın en güzel yanı da budur zaten. Zaman zaman okuru düş kırıklığına uğratmak pahasına kendi düşlerine anlatmaktaki ısrar!

(1)    The Captain’s Death Bed-Virginia Woolf, 1950

(2)    Leyleklerin Uçuşu ,Doğan Kitap, s: 405 Çeviri: Tankut Gökçe

(3)    Armchair Detective: Romanlarda vakayı çözen dedektifin, olay yerinde herhangi bir araştırma yapmadan, bir gazete haberi ya da kendisine aktarılan ipuçlarından yola çıkarak sürdürdüğü çalışmaya dayanan tarz. Kavramın Sherlock Holmes’ un 1893’ te basılan Yunanlı Tercüman, (The Greek Interpreter) adlı hikayesinde ağabeyi Mycroft’ tan söz ederken “Eğer dedektiflik sanatı bir sandalye üzerinden akıl yürütme şeklinde başlayıp nihayete erseydi, ağabeyim gelmiş geçmiş en muhteşem cinayet dedektifi olurdu” sözünden yola çıkarak oluşturulduğu düşünülür.

(4)    Krav Maga: İbranice yakın dövüş anlamına gelen dövüş stili. 2. Dünya Savaşı sırasında Yahudileri sokakta avlayan SS Subaylarına karşı “kaç ya da öldür” mantığıyla geliştirilmiştir. Krav Maga felsefi bir altyapıyla yahut sağlık için yapılan bir spor aktivitesi değil, savaş mağdurlarının hayatta kalma mücadelesidir. Bu yüzden hareketler saldırganın hayati organlarını hedef alır ve azami düzeyde zarar gözetilir. X Men 1’ de Wolverine’ in kafes dövüşünde kullandığı teknik Krav Maga’dır.

(5)    Kızıl Nehirler,Doğan Kitap, 405 sayfa Çeviri: Tankut Gökçe

(6)    Öjenizm: En basit tanımıyla insan soyunun bilimsel yöntemler ve üstün ırk yaratma mantığıyla tasarlanmış evlilikler sayesinde bir üst aşamaya çıkacağını savunan görüş. Bahsi geçen pratiğin tıp tarafından desteklenen teorisi daha 1. Dünya Savaşı sonrası yaptığı sözde bilimsel araştırmalar bizzat Hitler tarafından ilgiyle izlenip desteklenen Harry Haiselden adlı doktorunun çalışmalarıyla ortaya atılmıştır. 1917 yılında çevrilen Haiselden’in başrolünde oynadığı “Siyah Leylek” (The Black Stork, Leopold Wharton, Theodore Wharton, 1917) adlı filmde, evlenmeye karar veren bir çift yeni doğan neslin sağlıklı olmayacağı, dolayısıyla evliliğin uygun olmadığı konusunda uyarılırlar. Çift evlenir ve doğan çocukları sakat olur. Film “Siyah leyleğin getirdiği çocukları almayın” mottosuyla son bulur.

(7)    Her şamanın göksel seyahatinde eşlikçisi olan ve gücünü temsil eden bir erk hayvanı vardır. Şaman erk hayvanına dönüşebilir fakat bu mantıkta belirleyici olan hayvanın cüssesi ve kaba gücünden çok temsil ettiği duruştur. Çünkü bir erk hayvanı kavga esnasında normal halinden kırk kat daha büyüyebilir. Modern hayatta erk hayvanları futbol klüplerinin maskotlarında, savaş yapılanmalarında güç belirten motif olarak kullanımlarını sürdürmektedirler.

(8)    Şamaniçe: Kadın şamanlara verilen isim. İlk şamanın kadın olduğu düşünülür. (bkz. Şamanizm, Mircea Eliade, İmge Kitabevi Yayınları)

(9)    Şaman Sağaltma Ritüeli: Şamanın (Türklerde Kam olarak da anılır) hastaları iyileştirme ve ruhlar dünyasıyla bağlantı kurma yeteneği olduğu düşünülür. Bu yüzden Şaman hem ruhani bir karakter, hem de hekimdir.

Neslihan Güngör

gungorness@hotmail.com

Twitter