Dunkirk (2017): Bir Yapabilirlik Gösterisi

Aşağı yukarı 15 yıldır sadece anaakım sinemayı değil, direkt olarak popüler kültürü yönlendiren bir yönetmen Christopher Nolan. Ardı ardına yaptığı hitlerle yıllar içerisinde kendine sektör içerisinde oldukça ayrıcalıklı bir konum elde etti. Şimdilerde de ‘yapmak istediği’ her şeyi yapabilen nadir yönetmenlerden biri olarak bunun keyfini sürüyor. Takdir edersiniz ya da etmezsiniz, buraya kadar tırnaklarıyla kazarak ve sattığı bilet parasının karşılığını her daim vererek geldi. Son on yılda, yaptığı her film, senenin sinema olaylarından biri olarak hızlıca kabul gördüğü gibi çağdaşlarını da yakından etkiledi.

Nolan birbirinden çok farklı türlerde filmler yaparken önceliği hep aynıydı; amiyane tabirle her filminin bir “olayı” olmalıydı. Mesela onun Batman’, diğer Batman’lere benzememeliydi, onun adı Dark Knight’tı ve diğer süper kahramanlardan çok daha ‘derinlikli’ ve karanlık problemleri vardı. Interstellar diğer bilimkurgu gibi filmleri gibi olmamalıydı, evrene dair merak ettiğimiz soruların cevabına yönelik akıl yürütebilecek kadar cüretkar olmalıydı. Rüyaları bir bond çanta yardımıyla tasarlayabilen bir grup insanın hikayesi Inception bile Nolan tarafından bize amansız bir ciddiyet ve özgüvenle anlatıldı. Neredeyse her filmi zamanla yarışan karakterlerle ilgili, izleyene kendini zeki hissettiren öte yandan açıklama yapmaktan bir an olsun çekinmeyen filmlerdi.

Yönetmenin yeni filmi Dunkirk önceki filmlerinden pek çok düzlemde ayrılıyor. Bugüne kadar –genellikle- hikayelerinin bağlamını izleyenine Bilal’e anlatır gibi anlatan Nolan bu kez onları bir enkazın ortasına pat diye bırakıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın en bilinen, en epik ve en biçare hikayelerinden biri var odakta ancak düşmanın adı bile anılmıyor. Dunkirk’te cephenin bir bataklık üzerine kurulmuş ‘bizim’ tarafı var, onu çevreleyen gölgede ise isimsiz bir canavar. Dahası, Nolan’ın yeni filminde gerçek anlamda tanıma şansına eriştiğimiz bir karakter de yok. Bazı yüzler görüyoruz, yaşadıkları travmaları anlıyoruz ancak onların nereden geldiğine ya da yarın nereye gideceklerine akıl yürütemiyoruz. Yanlış anlaşılmasın, bunlar filmin eksi hanesine yazdığımız şeyler değil. Sadece bu kurulum, Nolan filmografisi dahlinde hakkında konuşulması gereken bir yenilik ve büyük bir risk. Hem de onun filmlerini bugüne kadar sözüm ona derinlikleri ve delişmenlikleri sebebiyle sevmiş olan kitleyi dışarıda bırakabilecek türden bir risk.

Peki Nolan yönetmenlik maharetlerinin hemen paralelinde bugüne kadar altını çize çize görücüye çıkarmaktan bir hal olduğu zekasını nasıl sergiliyor? Tabii ki bir kez daha zaman duygusuna tutunarak, lineer öykü anlatma yöntemlerine hançer saplayarak. Dunkirk’te yaşananları üç koldan izliyoruz. Üç kulvardan akan öykülerden birincisi bir hafta (Sahilde tahliye edilmeyi beklerken hayatta kalmaya çalışan askerlerin öyküsü), ikincisi bir gün (İngiliz kıyılarından Dunkirk’e doğru yola çıkmış bir baba ve yanındaki iki gencin öyküsü), üçüncüsü ise bir saatte (Müttefik devlerler askerleri üzerine bomba yağdıran Alman uçaklarına karşı savaşan İngiliz pilotlarının öyküsü) olup biten olayları anlatıyor. Bir tür illüzyonist olan Nolan, filminin kurulumuna sarılarak çok sevdiği ve kabul edelim ki pek iyi uyguladığı paralel kurguyla bu zaman dilimleri arasında durmadan mekik dokurken bize ‘çok farklı’ bir şey yaptığını hissettirmenin derdinde, her zaman olduğu gibi.

Gelgelelim bu ‘zeka küpü’ (Ve yeni Nolan filminin “büyük olay”larından biri olan) zaman buluşunun filme önemsiz bir hınzırlık dışında ne kattığı tamamen meçhul bize kalırsa. Bütün bu öyküler çizgisel bir şekilde anlatılsaydı Dunkirk ilginçliğinden çok şey mi kaybederdi? Ya da belki de şöyle sormalı: Filmin zamansal oyunlu bu hali çok mu ilginç? Kıyıda bir hayatta kalma mücadelesi, denizde kahraman İngiliz sivil vatandaşının gözü karalığı, havada yürek yemiş İngiliz pilotunun amansız savaşı… Bunların hepsi daha önce defalarca, bütün türevlerini tecrübe ettiğimiz şeyler. Nolan, teknik anlamda mükemmelen bir savaş tecrübesi yaşatırken o anlattığı irili ufaklı öykülere ucundan dahi olsa bir incelik katmayı hiç düşünmemiş Dunkirk’ü yaparken. Bütün öyküler tekil olarak incelendiklerinde alabildiğine basit ve kolaycı çatışma noktalarına sahipler. Evet, uçaklara kamera bağlamak, gerçek savaş gemileriyle eski usul, dehşetle ve mükemmel tasarımla donatılmış savaş sahneleri tasarlamak filan, sinema adına takdire şayan şeyler (Öyle mi?). Lakin bütün filmin bir tür yapabilirlik gösterisinden hallice olması, artık olgunluk çağına erişmiş ve kimseye kanıtlayacak bir şeyi olmayan bir yönetmenin tek amacı haline geliyor anlamak çok güç.

Öte yandan, savaşı bir anlamda yönetmenlik düzeyinde kendi iktidar ve şov alanı haline getiren Nolan, -yüzünde mahir bir tebessümle işin yetenek tarafının altından kolayca kalkarken- en basit ve en ucuz hamasi söylemlere de bel bağlamayı ihmal etmiyor ki bu işin daha da vahim tarafı… Ufuklara bakıp (Açık havada Dunkirk’ten Britanya kıyılarını görmek mümkün) ‘batan gemi’yi terk etmeyi reddeden generaller, yakıt göstergesi bozulmuş olmasına rağmen çark edip de kendini güvene almayan pilotlar, Nazilerin inine doğru korkusuzca yola çıkan vatandaşlar… Dunkirk çok uzun bir süre dehşete bulanmış şatafatında bunu gizlese de dümdüz bir destan anlatısı aslında. Öyle ki, bir noktada Churchill’in meşhur “Asla teslim olmayacağız” konuşması bile sahnede buluyor kendini. ‘Özel’ bir yönetmenin ‘deli işi’ savaş filminde söyleyecek yegane sözü “Bize bakın! Ne kadar da kahramandık değil mi?” olabilir mi? Olmuş. Propaganda yöntemleri bile kendilerine postmodern gidiş yolları bulmuşken nicedir, Nolan’ın bu alanda dahi bu kadar ucuz ve sakil kalmasına akıl sır erdiremedik desek yeridir.

Savaş filmlerini geçmişten bugüne takip eden bir sinema izleyicisi defalarca tecrübe etmiştir, saygı gören pek çok savaş filminde şöyle bir yarım saatlik, ‘gövde gösterisi’ bir sekans olur (Saving Private Ryan’daki Normandiya Çıkartması bu bağlamda en çok refere edilenler biridir şüphesiz). İşte Dunkirk, bu sekansın iki tarafından çekilip uzatılmış, gösteri duygusu birkaç katına çıkarılmış hali gibi. Teknik virtüözlerle, muazzam bir mühendislikle tasarlanmış, dünyaya yeni yeni hükmetmeye başlayan ‘sanal gerçekçilik’ çağının kodlarına pek çok anlamda uygun, iyi kötü bir baş dönmesi ve bir şok hissi yaratan ama entelektüel noksanlığı (Sizi mi kıracağız ‘entelektüel naifliği’ diyelim) sebebiyle sanatın özüne uygunluğu tartışılır cinsten bir film bu.

Halbuki biz, Nolan’ın sadece 107 dakikalık bir film yaptığını duyduğumuzda belki bize bir şeyleri dakikalarca açıklamaktan vazgeçer diye biraz olsun heyecanlanmıştık. Ancak bu kez yönetmenin elinde izleyiciyi inandırmaya çabalayacağı bir şey bile yok. Yani, hikayesini anlattığı İngiliz askerleri faşistlere asla teslim olmasa da, Nolan, izleyicisinin kendisine çoktan teslim olduğunu düşünüyor.

Kaan Karsan
twitter

***

***

Yönetmen: Christopher Nolan

Senaryo: Christopher Nolan

Yapım: Hollanda, Britanya, ABD, Fransa

Oyuncular: Fionn Whitehead, Damien Bonnard, Aneurin Barnard, Tom Hardy, Mark Rylance

Süre: 107′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 5