Drag Me to Hell (2009): Şu Eski Kara Büyü…

Fırat Ataç
Fırat Ataç
15 Ocak 2012

Hasılat getirisinin garanti altında olması, düşük bütçelerle kotarılabilmesi gibi avantajlarıyla korku sineması, diğer türler arasından kolayca sıyrılan bir özelliğe sahip. Birçok büyük yönetmenin ilk çıkışlarını bu tür sayesinde yaptığı da malum. Cronenberg’den Peter Jackson’a, De Palma’dan popüler yönetmenlerin bayraktarı Spielberg’e kadar birçok sinemacı, korku janrı sayesinde kendilerini duyurdular. Dikkat çekici ayrıntı ise bir süre sonra korkuyu geride bırakmaları oldu. Sanki görünmez bir mezuniyet seramonisi düzenlendi ve bu yönetmenler daha ‘ciddi’ işlerin adamı oldular. Sam Raimi de bu yönetmenlerden biriydi aslında…Ancak geniş kitlelerce sevilmesini sağlayan ‘Emo Spiderman’ serisine kadar A listesine bir türlü yükselemedi. Özellikle serinin 3. bölümünde yaşanan büyük düşüş ve bazı büyük projeleri (Tintin, The Hobbit) haleflerine kaptırması Raimi’nin bazı şeyleri gözden geçirmesini sağladı. Bunu düşünmemizin sebebi, mümkün olduğunca iddiasız bir şekilde karşımıza sunulan, adı ikinci sınıf bir İtalyan westerninden çalıntı gibi görünen Drag Me To Hell‘in eğlence dozunda gizli.

Hell’in hikayesi, Evil Dead serisinde yakalanan basitlik ilkesine birebir uyuyor. Bir bankada kredi danışmanı olarak çalışan Christine, haciz işlemleri başlatılan yaşlı bir çingenenin erteleme talebini kabul etmeyince (ve aşağılanmasına seyirci kalınca), çingene tarafından lanetleniyor. Lanet, Christine’in gölgeler tarafından rahatsız edilmesi, eziyet çekmesi, oyuncak bebekler gibi havalarda savrulup paçavra haline gelmesi ve üçüncü günün sonunda cehenneme çekilmesi esasına dayalı. Sam Raimi, filmi 70’lerin sonu ve 80’lerin başlarında kullanılan eski Universal logosuyla açarak işe koyuluyor. Bütün filme yayacağı son derece hızlı tempoya ilk 15 dk’da bizi alıştıran yönetmen, kendine özgü numaraları ardı ardına sıralamaya başlıyor.

Hikaye örgüsünü kurmada Amerikan korku sineması standartlarının en yüksek olduğu dönemlerden ilham alan Raimi, müzik, ses, makyaj ve ucuz görünen CGI efektleri profesyonelce kullanıyor. Saçların çekildiği, tırnakların deriye girdiği muhteşem otopark sahnesiyle gideceği yönü iyice belli eden “Hell”, Raimi’nin arsız stiliyle ilgili ne gerekiyorsa ortaya döküyor. Öyle ki, korku filmleri için bir ölüm öpücüğü niteliğinde olan PG-13 ratingi bile korku sahnelerinin etkisini azaltamıyor. Kırılan kemikler, etrafa fışkıran kanların yerine; gıcırdayan kapılar, ses çıkarmayı alışkınlık haline getirmiş yer döşemeleri ve kurbanın peşindeki gölgelerle (Jacques Tourneur’un 1957 tarihli klasiği Night Of The Demon‘daki gölgelerle neredeyse aynı) gerilimi had safhaya taşıyan Raimi, alttan alta kurduğu muhteşem kara mizahıyla da kahkahayla çığlıkları birbirine karıştırıyor.

“Evil Dead” serisini teknik açıdan en çok hatırlanan ayrıntılarından, olayları ‘şeytanın gözünden’ izlediğimiz first person çekimler “Hell”in de en büyük kozları arasında. Kimi zaman yüze yapılan deli işi zoomlar, kimi zaman kamerayı iyice yatay konuma getirerek aldığı görüntüler ‘hobisine geri dönüş yapmış’ birinin, kendi eğlenirken bizi de eğlendirdiğini gözler önüne seriyor. Zaten filmin gücü de bu eğlenme hali… 6-7 ana sahneden oluşan ‘Hell’ , bunun dışında kalan kısımları espri ve muhabbetle tamamlıyor. Ama bu bahsettiğimiz sahneler o kadar iyi ki neredeyse kendi sayıları kadar filmi inşa edebilecek psikolojik tansiyon taşıyorlar.

Filmin ilginç bir başka özelliği ise laneti başlatan çingene ve uygulayan kötü güç Lamia dışında bir başka kötü karaktere daha sahip olması. Bu kötü karakter, genel olarak bankacılar ve kredi danışmanları olarak tanımlanabilir. Filmde o kadar acımasız ve itici olarak resmediliyorlar ki, aklımıza 80’lerin koca Rusları, 90’ların arka sokaklardaki uyuşturucu satıcıları ve geçtiğimiz dönemin İslami cihadistlerini getiriyorlar. Belki de Raimi yakın gelecekte yeni kötü adamların tekelleşmiş şirketler ve birleşmiş dünyanın uzantıları olacağını düşünüyor. Bu bakış açısından yaklaştığımızda, mesleğinde yükselmek için, çingeneye ihtiyacı olanı vermeyen Christine’i açgözlü finansal kurumların, çingeneyi de evlerini kaybeden, mal haczine maruz kalan, ezilen insanların sembolü olarak okumak mümkün. Tabi bu alegorik ekonomik kriz yaklaşımı pekala tesadüfi de olabilir.

Oyunculara baktığımızda ise Ellen Page yerine kadroya son anda dahil edilen Alison Lohman’ın çok iyi bir iş çıkardığını görüyoruz. Christine, canlandırması kolay bir karakter değil. Güneyli aksanıyla, geçmişteki çiftçi kızı imajıyla, sevdiği adamın ailesiyle, patronuyla ve bizzat kendisiyle alakalı o kadar çok problemi var ki, tüm bunların birleşimi onun büyük bir hata yapmasını sağlıyor. Bu hata da filmi götüren hikayenin kaynağını teşkil ediyor. Alison Lohman, bütün bu dramatik gibi görünen altyapı içerisinde, Sam Raimi’nin kafasını o kadar anlamış görünüyor ki bazı anlarda Bruce Campbell’a saygı duruşunda bulunduğunu bile düşünebilirsiniz.

“Drag Me To Hell”, Sam Raimi’nin “Amerikan yapımı korku filmi hâlâ çekilebilir” düsturunu diğer yönetmenlere göstermesi açısında önemli bir film. Bu marifet gösterisinin, çok eğlenceli bir 100 dakikayla birlikte, sinema endüstrisinin merkezine özlenen janrı geri kazandırması dileğiyle…

Filmin notu: 8/10

 

Fırat Ataç

firat_atac@hotmail.com / firatatac.tumblr.com / twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5